Sesli Yazı – Geçiyor Günler Çok Üzgünüm

Yazan: Can Yesari

Seslendiren: İlker Gültekin

“Hatırda zamansız bir plak,” diyordu Edip Cansever. Şarkı gelip seni bulur da zihninde döner durur da hatırda tutulduğunu kim bilir? Hiç beklemezken çıkıp gelen şarkılar vardır arada. Bastırılmış her şey gibi dönüp gelen şarkılar. Bastırılmış her şey gibi dizginsiz ve söz dinlemez. “Bu defa susturamazsınız beni,” der gibi konuşur da konuşur. Belki Cansever de böyle bir şeyi kast etmiştir.

 “Geçiyor günler çok üzgünüm!” diyor İzmir kızı nice gündür zihnimde dönen plakta. Niye öyle diyor hatta niye o diyor, bir cevabı yok bunun. Belki demiyor da sızlayıp duruyor o buğulu sesiyle. Susası değil. Susmasın da zaten. Madem hatırda zamansız bir şarkıdır, söylesin dursun, söylensin dursun. İyidir zihnin bir şeylerle uğraşıp durması.

Geçiyormuş günler! Ne de içli söylüyor. Yalnızca günler mi geçen? Yıllar geçip gidiyor hatta geçip gittiler çoktan. Pek çoğuna üzülmeye bile fırsatımızın olmadığı yıllar bir bir döküldüler dallarından. Tıpkı şarkıda söylendiği gibi sazlarımız vardı, ırmaklarımız vardı, çakıl taşlarımız vardı, çekip gittiler hayatımızdan. Kemal Burkay mı bu kadar dokunaklı yazmış, Sezen iyice dokunaklı mı seslendirmiş işin içinden çıkılacak gibi değil. Şehre bir film gelecek ve değişecek her şey. Şarkı bunu vaat ediyor! Ve gülümsemesini istiyor muhatabının. O kişi gülümseyince mi o filmler gelecek yahut filmler geleceği için mi o kişi gülümseyecek orasını kararsızca epey düşündüm sanırım. Ama kesin olan şu ki, şehre bir film gelecek ve bir kedisi bile olmayan kadın o zaman sevinecek. Yazılarda bir güzel orman olacak. İklim bile değişecek Akdeniz olacak. Yeter ki gülümsesin o kişi. Madem öyle, hadi gülümse..

Şehre filmin gelmesini bekleyen kızın bu şarkısını dinlediğimde lise yıllarımdı. Onu anımsıyorum ilkin. Bakıyorum şarkının zihnimdeki imgeleri o yıllar ve o sokaklar.

O film hiç gelmedi. Geldiyse de ben bilmiyorum. Ne billboardlarda gördüm ne de birinden sözünü işittim. Sazlarım, ırmaklarım, çakıl taşlarım benim de yoktu elbet ama gençtim ve derslerden sıkılınca okulu asıp İzmir’in o büyük palmiyeli sokaklarından yürürdüm. Bir kedim de yoktu ama çok dert ettiğim bir şey değildi o aralar. Zira kediden evvel daha nelerim yoktu.

Kediden evvel, dediğime göre kediye bir sıralama yapan tipik bir coğrafya aklıyla konuştuğumun da farkındayım ama tabii bu farkındalık geçen günlerin senelere dönüşmesinden sonra. Kaldı ki kedi bütün yoklukların evveli midir bilmiyorum. Öyle diyor şarkıda. Hiçbir şeyimin olmadığı bir kedimin olmamasından belli, der gibi.

Burkay’ın kedi yokluğuna hüznü başkaydı elbet ama 90’lı yılların şarkılarında bu kedi yokluğuna öykünen sözler aldı başını gitti. Abone olundu, kıl olundu, ateşlere düşüldü, karabiberdi, köfteşekerdi bir sürü şey. [Konunun üstüne düşecekler bu kedi meselesini iyi araştırmalı.] Enteresan cümleler alıp başını yürümüştü ama hâlâ bir kaseti almanın sevinci olurdu. Bir an evvel eve dönüp o kasetleri jelâtinlerinden söküp teybe yerleştirmenin heyecanı vardı. Herkeslerden bir an evvel kaçılmalı, kuytu karanlıklar bulmalıydı. Kaç kere okuldan eve böylesi bir heyecanın peşinde kaçtım. Şimdi hatırlaması bile zor.

Gülümse kasetinin kapağında güz kızıllığı gibi insanı sarsan, kendine çeken bir albeni vardı. Güz kızıllığı gibi; kuşburnu dumanı gibi. Bu kuşburnu dumanı tadındaki kaset bütün Sezen şarkıları gibi yine kısa sürede dört bir yana yayılmıştı. Bu defa bir film gelecek ve iklim Akdeniz olacaktı. Yol kenarlarında, kafelerde, garlarda, pasajlarda, asmalı çay bahçelerinde günlerin üzgün geçtiğini anlatıp duruyordu sesi buğulu kadın. Dört bir yan sepya rengi kederlerle doluydu.

Aşk niye hep ihanetin yanında dururdu, anlamazdım, toydum. Sesi buğulu kadın böylesi bir ihaneti anlatırdı. Sabahlara kadar anlatırdı. Sazlarını yitirişini anlatırdı sonra, çakıl taşlarını yitirişini… Okuldan eve yürüyerek dönerdim. Yol kenarlarında palmiyeler azalır okaliptüsler başlardı. Sonra onlar da kaybolur, dar sokaklar sökün ederdi. Tüm şehir bana küserdi ama o film hiç gelmezdi. İklim de belki bu yüzden değişmezdi. Belki de o kişi gülümsemediğinden. Sahi kimin gülümsemesiyle baharlar gelecekti ki?.. Gülümseyince mevsimler değiştirecek birileri olmalıydı.

Günler, aylar, yıllar geçip gitti öyle. Zaman çok şeyi öğretmişti belki. Artık aşkın neden ihanetin kıyılarında olduğuna dair cevaplarım bile vardı sorarlarsa. Belli ki o yıllarda bu soruyu soramıyordum. Yahut soruyu o şekilde sorabilmeyi bilmiyordum. İkisini yan yana kuramıyordum. İhaneti görülen kişi sorgularla dönüp gelebilir miydi, bilmiyordum.

Mevsimi değiştirecek filmi bekleyerek geçince hayat, bu soruları da sormaya başlıyor insan.

İyi şarkıymış, evet, diyor, sözler de öyleymiş, diyor..

Ama..

Hayat öyle değil, diyor.

Şarkıyı yazanın, söyleyenin artık her kimse bu sözlerinde liseli yılların toyluğunu buluyor örneğin. Toy olmasa, ihanet edenin sorgularla dönmeyeceğini bilebileceğini de düşünüyor.

Geçiyor günler çok üzgünüm!

Belki esas soru da buradadır: Çünkü geçip gittiğine üzüleceğimiz günler bile beklenmiyor artık. Çünkü çoktan geçti gitti. O film hiç gelmedi. Gelmediği için de mevsim Akdeniz olmadı.

O kişi gülümsemediği için mi tüm bu olanlar? Belki gülüşüyle mevsimler değiştiren o kişi gülmüş mevsimler değişmiştir de benim haberim olmamıştır. Dedim ya ne billboardlarda gördüm ne de birisi söyledi. 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.