Can Yesari

Beyhude Zamanlar Denizi

Okuma süresi: 4 dakika

Mavi, yalnızca mavi… Ne vakit bir deniz düşlesem uzak sahillerde, ılık yaz gecelerini titreten yıldız şavkımasında, tek başıma ve yumuşak mavi dalgalarda bulurum kendimi. Herkesten uzak, yalnız kendi çocukluğum ve kendi düşlerimle yan yana. Ve bu hülya ile karanlık sularda kaybolan iri güller içinde yalnızca mavi bir sükût döner durur başucumda. Peşim sıra hatıralar, peşim sıra geçip giden yıllar…

Kaç hayalde deniz yoktur ki? Açıklarda kaybolan yelkenliler gibi, kendi sahillerimden ayrılır ve hür maviliğin enginliğinde anbean dünyalar kurarım sevinişlerimden. Zaman kaybolur. Enginlerde gök yeşil, deniz mavi; gölgeler ve ışıklar arasında bir denizdir her yer. Yavaş ürpermelerle rüzgârın raksında, oluşun altın uçurumuna yol alan akıntılarda çalkalanıp duran bir deniz. İçimde o en aydınlığa açılan, pencerelerin birinden kanatlanarak geçmiş ve geleceği yekpare yaşatan iklimleri soluklamanın hazzı, sırrın külçelenmiş yakamozu balkıdıkça balkır.

Bazı psikologlar sosyal baskılar ve benzeri sebeplerden kendi içine gömülen bireyi kavramaya çalışırken deniz ile anne yahut sevgili arasında bağlar kurar. Psikoloji, deniz ile ne zamandan beri meşgul oluyor bilmiyorum ama edebiyatta deniz ile insan ruhu arasındaki uyumu bulanın Baudelaire olduğu söyleniyor. “Hür adam denizi daima seveceksin” mısraıyla başlayan ve kendi aksinde kaybolan insan ile denizi yan yana değerlendiren şair: “Deniz aynandır senin, seyredersin ruhunu /Suyunun dalga dalga açılışında” diyerek iki sonsuz ruhu, deniz ile insanı esrarlı bir âlem yapmasını bilir.

Baudelaire’in üstadı Poe’nun sevdiği kadın, sefil kulübeciğinde kuru otlar üstünde ve asker paltosunun içinde veremden nasıl ölmüşse Annabel Lee de bir bulutun rüzgârından aynı şekilde üşüyüp ölür. Poe, deniz ülkesinin hasta ve güzel kızı Annabel Lee’yi tıpkı o sevip kaybettiği kadın gibi yine o sahillere gömer. Çok geçmeden geceleyip beklediği yerden dönülmez sahillere doğru yola çıkar.

Poe’yu götüren gemi Beaudelaire’nin tilmizlerinden Stephane Mallarme’nin “Deniz Meltemi” şiirinde fırtınaları çağıran direkleriyle ufukta belirir. “Bütün hazları tattım, kitapları okudum”, der Mallarme ama acı çeken ruhunu denizden öte hiçbir şey dindiremez. Çünkü gözlerinde denizin o eski ve uzun bahçelerinin aksi parıldamaktadır. Rimbaud’nun gemisi de aynı hazla ve aynı acıyla sarhoştur. Fırtınalar denizde sarhoş uyanışlarını kutsar. Dalgalarda milyonlarca altın kuş uyanır. Valery “o ince parıltıların hünerinde” bir deniz mezarlığına gömülmek ister yeniden çağlamak için. Her şey susar sonra… Bir çalkantı… Tiz bir ses… Bir piyano tuşu ve dalgalar… Debussy’dir uyanan Reverie ve Estampes’lardan!

Sembolizm’i denize çağıran neydi acaba bu kadar? Belki yeni hayat… Belki modern… Kent ve kalabalıklar…

**

Bizim cephede, Saadabad, Göksu, Kalamış ve Cevdet Paşa’nın Tezakir’inde o kadar anlattığı, Heybeli’de mehtap sefaları; suyun kenarında ama denizden de daha başka şeylerdi şüphesiz. Tanpınar, Namık Kemal’in Akif Bey piyesindeki apansız çıkıveren deniz tasvirinin alanında ilk örnek olduğunu söylüyor. Tevfik Fikret’in “saf ü rakid mai deniz”i sadece onun “elemi kalbine ağlayan bir çift mai göz”den başka bir şey değil. Deniz şiirlerinin bizdeki belki esaslı yankılarından biri olan Yahya Kemal: “Dağlar ufkunda mehabet/  Ova ufkunda huzur/ Deniz ufkunda teselli duyulur.”derken teselli eden deniz imgesiyle Fikret’e yakın duruyor. Deniz hem teselli eden hem de kendi uykusunda uyuyan bir kadın gibi adeta: “Aheste çek kürekleri mehtab uyanmasın / Bir âlem-i hayalde yatan hab uyanmasın” Eski Şiirin Rüzgârıyla bunları söylerken “Bugün deniz ölgündü, bir oltayla balıkta/ Kuşlar gibi yalnız, yapayalnızdım açıkta” mısraları şairin Fransız sembolistlerinden neler öğrendiğini de gösteriyor.  

Yahya Kemal’in “Açık Deniz” şiiri sanki yeni ile eski arasındaki fark gibidir. Çünkü bu şiirde deniz, sükûnetini bir kıyı mesiresinde bırakıp derin uğultularla çalkanmaya ve nefes almaya başlar. Uykusundan uyanmış ufuklar, açıkları yoklamış sular gerilerek haykırır. “Bugün deniz ölgündü bir oltayla balıkta, kuşlar gibi yalnız, yapayalnızdım açıkta” İlk başta yumuşak seslerden sert seslere geçişle kabaran deniz “ş” sesiyle nasıl da kayalara vurup nefes verir. Üstadın “derunî ahenk” dediği de bu olmalıdır.

Yahya Kemal’in ruhundaki ikiz ayna bu olmalı. Deniz bir yanıyla nefes alıp uyanırken diğer yanıyla “körfezdeki dalgın su”da Şarklı âlemlerin sarhoşluğuna geri döner. Şark kıyılarında denizin dalgın suları, saklayan bir imgeye dönüşür. Denize iyi bakan bir göz onda kaybolmayan geçmişi ilk günkü haliyle görebilir. Denizin salıncağında sevgili o eski hülyaları içinde kımıltısız uyur.

Sezai Karakoç’un pek anmadığı deniz imgesi, gözlerde değil ellerde belirir: “Ellerin ellerin ve parmakların /Bir narçiçeğini eziyor gibi /Ellerinden belli olur bir kadın/ Denizin dibinde geziyor gibi.” Kadının ruhu ve zarafeti tıpkı denizin dibinde yürüyen biri gibi ellerinden aksetmektedir.

Orhan Veli’nin kadınında ise eller değil ayaklardır denizle buluşan: “Bir kadının suya değiyor ayakları.” Mehmet Kaplan Hoca, Freud gibi düşünüp deniz, kadın ve anneyi buluşturan bir noktadan bakmış bu mısraya.

Oysa deniz bir buluştan çok, duyuşa teşne gibi. Bu duyuş Sirenlerin zamanın ötesindeki mekânlara çağıran seslerine kadar gidiyor. Lakin yazgı bu gidişe engeldir. Gitmek değil kalmak, hatta kalakalmak vardır yazgıda. Kalıp göçemeyen insanı Attila İlhan anlatır bu defa: “Bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden.”

Mavi, yalnızca mavi… Deniz yazlar biriktirir en çok da. Acılar tuz gibi bir tortudur. Yanıp sönen umutlardan… Geçip giden bulutlardan…

Bahsi Tanpınar’la bitirelim: “Ve üst üste rüya/ Bir ses yavaşça /Bir ses bin uykudan mahmur ve zengin / Zümrüt usaresi maviliklerin /Suların üstünde ara kendini /Yoklar, bir ömrün bütün sahillerini.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Captcha *