İrfan Arslan

Gün Evini – 21 / Yeni kar yağarken, Sayfalara firar…

Okuma süresi: 4 dakika

23 Ekim, Perşembe

Birkaç arkadaşla Tazarruname okumaya başlamıştık, bir süre devam edip bıraktık. Ben devam ettim, bitirdim. Ama bir şey eksik gibi. Ne bileyim, okuduklarım uçup gitti sanki. Böyle bir kitabı ilk kez bilgisayar ekranından okuduğum için mi acaba? Dijital kitap okuma pratiği, biraz tomar okumaya benziyor sanırım. Gerçi hiç tomar okumuşluğum yok ama filmlerde filan görürüz bazen, mabette sallana sallana Tevrat okuyan Musevi din adamları vardır. Önlerinde kocaman, upuzun bir tomar vardır. İki yanda iki çubuk, bir taraftan açılır, ötekine sarılır. Bu daha çok hatim mantığıyla yapılan bir okuma için uygun. Bizim bildiğimiz kitap gibi kullanışlı değil. Bir de şu sayfaya bakayım; ileri geri gidip geleyim demek zor. Bilgisayardan okumak da öyle. İki sayfayı karşılaştırmak istiyorum mesela, önce sadeleştirilmiş metin var, sonra özgün metin.  Özgün metinden okuyorum ama sık sık diğer sayfaya bakmak da istiyorum. Basılı kitap olsa ne kadar kolay olacak. Bunda öyle değil. Ama sebat ettim. Bitirdim. Çok sevdiğim, not aldığım yerleri de oldu. Yine de kitabı satır altlarını çizip, sonra kaldırıp kitaplığa koyamadım ya, elimden kayıp gitmiş gibi, uzak bir anı gibi.

Kardeşim Avrupa’da Türkçe kitaplar satan bir kitapçı bulmuş, gitmiş ve birkaç kitap almış. Aldığı kitaplardan biri de Fütuh’ul-Gayb, arada açar okurum, iyi gelir diye almış. Ben de aynı niyetle geçen yıl başka bir baskısını almıştım. Acaba beraber okuyabilir miyiz, dedik. Raftan tekrar indirdim, masaya koydum o kitabı. Beraber okuma, neden olmasın… Ama zor… Ama olsun… Bakalım olacak mı?

Kardeşim de zamana ayak uydurmuş, artık bazı okumalarını telefondan yapıyormuş. Günlük okumalar. Onlar olur belki. Ne bileyim, her gün okuduğun dua, vird; altını çizmem gerekmiyor. Dönüp dönüp aynı yeri okuyacaksın zaten.

Elbette dönüp durmak amaçsız değil. Geçen gün karşıma çıkan, eskiden beri bildiğim ama sözlerini tam hatırlamadığım için tekrar önümdeki deftere kaydettiğim cümle geliyor aklıma: “Tuğlaları üst üste koymak tekrar değil tesistir.”

4 Aralık, Perşembe

Mahallede bir terzi açılmış. Yürüyüş yaparken gördüm. Ne zamandır hep eski pantolonlar giyiyorum diye üç pantolon almıştım, paçası kesilecek, aldım götürdüm. Gençten bir arkadaş; mürekkep yalamış, kağıt paralamış gibi bir hali var. Pantolonları verdim, almaya gidince biraz muhabbet ettik. Bir zamanlar akademisyenmiş, doğru tahmin etmişim. Allah’tan öğrenciliğinde tekstilde çalışmışlığı varmış da böyle mütevazı bir dükkan açabilmiş. Ne hikayeler, ne hikayeler…

Arada yürüyüş yaparken uğrayıp bir kupa hazır kahve ya da sallama çay içebileceğim bir yer var artık. Evdeki sayısız kupadan birkaç tane götüreyim de çat kapı uğramaya yüzüm olsun bari.

23 Aralık, Salı

Kaç vakittir ne yazıyorum ne okuyorum. Bir soğukluk, pas, küf… Araya giren kocaman boşluk.

“Öyleyse ey şair, sen de davranmalısın!”

Geceze yazılarını okuyayım bari, belki bir kıpırdanış olur ruhumda dedim. Ben bakmayalı iki yazı çıkmış. Çok güzel yazılar, biri ağaçlar hakkında, biri gitmek öyküsü. Ağaçlar, en sevdiğim. Gitmek, ille gitmek…

Bu pası, küfü üstünden atıp… Hiç değilse sayfalara sığınmak. Firar. Kitap sayfalarına, deftere en azından.

30 Aralık, Salı

Bir yıl daha bitiyor. Ne demekse? 2000 yılı nasıl bir şey olacak çok merak ederdim eskiden. Geldi, geçti gitti. Şimdi üstünden çeyrek asır daha geçiyor. Ömür dediğin… Yarım asır geride kalmış. “Bu muydu?” diyor içimde bir ses bazen. Cevap veriyorum: “Ne bekliyordun ki?” “Hiç…” “Sus, otur o zaman. Şükret!”

3 Ocak, Cumartesi

97 veya 98 yılıydı, ilk kez konusu yazı yazmak olan bir kitap okumuştum. Ortaokul yıllarından beri şiir yazmaya çalışıyordum ama düzyazı denemelerine yeni başlıyordum. O kitabı sevmiştim. Bir kadın yazarın kaleminden çıkmış, pek kalın olmayan bir kitap. Adı da iki kelimeydi sanırım: “Yazmaya Dair”, “Yazma Üzerine” gibi bir şey olmalı. Birkaç cümle hatırlıyorum o kitaptan. Her gün az da olsa yazmayı öneriyordu, yazının türü ne olursa olsun. Sonra kendine yarım saat zaman ayıramayacak kimsenin olamayacağından bahsediyordu. Kölelerin bile o kadarlık vakti olur da diyor muydu emin değilim.

O kitabın Marguarite Duras’ın “Yazmak” adıyla basılan kitabı olabileceğini düşündüm. İlk sayfaları tanıtım amacıyla okunabiliyordu yayınevi sitesinden. Belki adını bu sefer böyle koymayı tercih etmişlerdir dedim. Alıp kızıma hediye ettim.  Aradan bir iki yıl geçti, ben de bir okuyayım dedim. Dün oturup okudum. Bu kitap o kitap değilmiş. Son sayfalarına kadar emin olamadım, aklımda kalan o iki cümleyi bekledim. Yine de fena kitap değil ama o değil işte. Daha önce dost meclislerinde “o teyze” diye bahsettiğim teyze bu teyze değilmiş.

Duras da güzel şeyler demiş elbette yazmakla ilgili. Birkaç cümle, tadımlık:

“Bir deliğin içinde, o deliğin dibinde neredeyse tam bir yalnızlık içinde olmak ve sizi bundan yalnızca yazının kurtarabileceğini bulgulamak.”

Çevirmen bulgulamak derken keşfetmek mi demek istedi acaba? Sanırım.

“Yazan kişinin kafasında kitap düşüncesi yoktur, sanırım, elleri boştur, kafasının içi boştur ve bu kitap macerası onun için yalnızca kuru ve çıplak yazıdır, geleceksiz, yankısız, uzak, altın kurallarıyla, temel kurallarıyla: yazım, anlam.”

“Kitap orada duruyorsa ve haykırıyorsa, sizi bitirmeye zorluyorsa oturup yazarsınız. Onun buyruğuna girmeye zorunlu duyarsınız kendinizi.”

“İnsan içinde bir yabancıyı barındırır: Yazmak, işte o yabancıya ulaşmaktır. Budur ya da hiçbir şey değildir.”

image

13 Ocak 2026, Salı

O mevsim geldi; çay kahve yapıp, kupayı avuçlayıp elimi ısıttığım mevsim. Salondaki yemek masasının başında oturuyorum. Sıcak kupada elimi ısıtıyorum. Pencerenin tül perdesini de açtım, karşı yamacı, tepenin üstündeki koyu bulutları izliyorum. Biraz ağarmış tepe. Kırağı mı hafif tozan kar mı bilmiyorum. Spotify’de açtığım Mohsen Namjoo ilk kez duyduğum bir şarkıya başladı günlüğe bu görüntüyü yazarken. Barfe No, “Yeni kar”. Çok hüzünlü değil, aslında hareketli bir parça hatta ama beni hüzünlendiriyor. Yılın ilk karı tozdu, eridi bu sabah. Şarkıcının ülkesi yangın yeri. Ama “Yeni Kar” diyor. Aslında umuttan bahsediyor biraz, yeni karın beyazlığından, çatıları örtmesinden bahsediyor ama çok kirli bir dünya bu diyor sonra. “Barfe No…” Osmanlı Farsçası ile söylersek “Berf-i Nev, selam, selam…”

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Captcha *