Yusuf Ünal

Ekmek Kırıntıları 1 / Günlükler (Nisan 2016 –  Mayıs 2016)

Okuma süresi: 10 dakika

Okura Not: 1 Şubat 2026

Bu kısa günlükleri tuttuğumda devlet memuru bir öğretmendim. Hem iş yerinde hem sokakta her şey, herkes, tüm ülke üstüme üstüme geliyordu.

Kendi sessizliğimde boğulmamak için kör bir kuyuya taş atar gibi kısa kısa günlükler tuttum. Evlerinden atılıp ormana bırakılan Hansel ile Gretel gibi yola ekmek kırıntıları serptim. Evimi kaybetsem de yolumu yitirmemeliydim.    

Ortaya kaybolmamak için çareler arayan bir çocuğun ayak izleri çıktı galiba. Kesik kesik, bölük pörçük bir dil; parçalı bir anlatı oluştu.

Bu süreçte dış dünyayla arama biraz mesafe koymaya çalışarak kendi içime daha çok yöneldim. İçimi sevdim, kendime bakmak, kendimle meşgul olmak hoşuma gitti.

Nisan 17, 2016

Nermi Uygur bir denemesinde, “Yüce şeyler kuyumcusu değildir yazar. Yeri geldiğinde ‘bayağı şeyler’e de zaman ayırmalıdır.” demiş.

İnsanın buraya varması için elinde kurtaracak bir dünya kalmaması gerekiyor sanırım. Bir buz parçasının sıcakta erimesi gibi eriye eriye azalıyor benim dünyam. Şimdi o bayağı şeyler beni bekliyor sanırım…

Nisan 18,

Hanım çorbaya tuz atmayı unutmuş. Sofrada tuz istedim, tansiyonum çıkar diye tuzluğu sakladı. Ben de öylece içtim. İçtim ama bedavaya içemezdim, felsefesini yaptım:

Tuzsuz bir çorbayı içmenin faydası nedir bilir misiniz?

Tuzun ne büyük nimet olduğunu hatırlatmaktır. Yaşadığımız tatsız günler de böyle geliyor bana.

Gece,

İnsan yaşlandıkça iki şeyi daha çok sevmeye başlıyor; sohbet etmeyi ve bahçeyle uğraşmayı. Bir de çocuklarla konuşmayı.

Bu kadar erken yaşlanacağımı beklemiyordum. Yine aldanmışım. Zaten insan nedir ki bir aldanıştan gayrı…

Nisan 19,

Her ortamda ev, araba ve teknoloji muhabbetine maruz kalmaktan usandım. Bu durum bana sosyal uyumsuzluk olarak geriye dönüyor.

Sürekli edebiyat ve kitap konuşmak da sıkıcı.

Düşündüm de sıkıcı olmayan tek sohbet, sohbet-i canan. Evet, son kararım. Sallu aleyh…

İkindi,

“Sana söz, yine baharlar gelecek.” diyorlar. Bunu biliyorum, ışık da sönmeyecek.

Benim korkum, bahar geldiğinde evde olmamak. İçim ürperiyor, ya evde yoksam…

Nisan 20,

Mahallemizdeki son gecekondu da boşaltılıyor, yıkılacak. Horoz sesleri de kesilecek demek. Uyanır uyanmaz gözüme değen kiremitlerin rengi çekilecek hayatımdan. İnsan hüzünleniyor.

Her bitiş hüzünlüdür, her ne kadar lüzumlu olsa da…

Öte yandan her başlangıç umut doludur. Umutlar bir kör kuyuda boğulsa da…

Nisan 21,

Bazı ölenlerin arkasından öyle güzel şahitlikler ediliyor ki, insanın onun yerinde olup ölesi geliyor. Allah’ım nasip…

Nisan 22,

Geleceğe ait bütün endişe ve korkuların kaynağı tul-i emel duygusudur. Öleceğini hiç hesaba katmamak.

Bu böyle biline.

Nisan 23,

İnsan kendi dertlerini büyük görüp evham yaptıkça dertler büyüyüp çoğalıyor. Başkalarının dertleriyle dertlenince kendi derdini unutuyor.

Tecrübe konuşuyor.

Nisan 24,

Bugün Keçiören’in sırtlarında, Bağlum’un dağlarında dolaştım. Abdülhakim Arvasi’nin kabrine de uğradım, Necip Fazıl’ın şeyhi hani.  Sade bir çevre düzenlemesi yapmışlar. Biraz oturdum başında, Fatiha okudum. Üstad Bediüzzaman’la olan meseleleri aklıma gelince içim burkuldu, Yasin okuyasım gelmedi… Yine de rahmet olsun…

Sonra tepelere doğru ağdım arabayla. Yaşamayı bilen aileler buldukları subaşlarını ve ağaç altlarını piknik alanına çevirmişler. Onlara imrendim. Ne güzel bir araya geliyor, yiyip içiyor, gülüp eğleniyorlar. Birlikte göğüslüyorlar yaşamak gailesini.

Yaşamak dediğimiz şey bu değil midir zaten! Başkalarını hayatına ortak etmek ve onların hayatına karışmak.

Bense gitgide uzaklaşıyorum yaşamaktan, tenhalaşıyorum. Kimselere karışasım yok, kimselerin de beni çağıracağı…

Akşam,

Eve dönünce merak edip biraz araştırdım. Şeyh Arvasî, Risale-i Nur’da bazı ayetlerin cifir ve ebced açısından yorumlanmasını tenkit etmiş ve işi Risalelerin yakılmasını isteyecek raddeye kadar götürmüş. Çünkü onun anlayışına göre dinin ve imanın, Risale-i Nur tarzında anlatılması bidatmiş. Bu tarz bir usul eskilerde hiç görülmemiş.

Üstad’ın Kastamonu Lahikası’ndaki ilgili mektubunda Şeyh Arvasî’ye gücendiği anlaşılıyor. Talebelerine şöyle demiş: “…herkesten ziyade kusurlarıma, eski karışık hayatlarıma, taşkınlıklarıma bakmayarak bütün kuvvetiyle imdadıma koşmak lâzım iken, maatteessüf, ondan tereşşuh eden bir itiraz, bazı zayıf arkadaşlarımıza fütur ve ehl-i dalâlete bir senet hükmüne geçtiğini çok teessüfle işittik.”

Ancak yine de meseleyi çok büyütmemiş ve yine Kastamonu Lahikası’nda hazreti veli ve ehl-i hakikat olarak nitelemiş: “İki veli, iki ehl-i hakikat birbirini inkâr etmekle makamlarından sukut etmezler. Meğer bütün bütün zahir-i şeriata muhalif ve hatası zahir bir ictihad ile hareket edilmiş ola.”

Üstad, Denizli mahkemesi müdafaasında da bir soru üzerine meseleyi şöyle perçinlemiş: “Yalnız bizim gizli ve dinsiz düşmanlarımız ve nasılsa bir münasebetle çok ihtiyar, merhum Abdülhakim’e hulûl edip, ihtiyarlığından ve taassubundan istifade ederek Risâle-i Nur şakirdlerinin aleyhine çirkin bir söz söylettirmişler. Biz işittik. Onun tesiriyle bize epey zarar oldu. Şakirdler ölümüne beddua etmek istediler. Ben dedim: ‘Siyadetine ve ihtiyarlığına hürmeten yapmayınız.’ Yaptırmadık. Tâ o vakit helâl ettik. Hattâ şimdi ben, en yakın dostum gibi, hayırlı dualarıma teşrik etmişim.”

Necip Fazıl, O ve Ben’inde şeyhini anlatır. Okumuştum, etkileyiciydi. Mekânı cennet olsun.

O gün bu çeşit veli ve ehl-i hakikat vardı da bugün yok mu? Elbette vardır. O yüzden eline, diline hatta gönlüne sahip olmak en iyisi kardeşim…

Nisan 26,

Eşeğin kıymetini biraz da taşıdığı yük belirler. Taş taşıyan eşekle mücevher taşıyan eşek aynı tarzda sürülmez.

Ya senin sırtındaki yükün nedir ki altın semer istersin eşşoğlu eşek!

Nisan 27,

Altınpark’ta bir çay bahçesine gideyim dedim. Bir masaya oturup kitabımı açayım. Gittim, oturdum ve kitabımı açtım da.  

O da ne! Yüksek sesle pop çalıyor. Bundan hoşlanmıyorum. Gürültüden başka bir şey olmadığı gibi okumanın ve sohbetin de düşmanı.

Kös kös kalkıp odama döndüm. Okumak için en ideal yer insanın kendi odasıdır. Odam odam güzel odam. 

Nisan 28,

Çıkışını heyecanla beklediğim bir edebiyat dergisi yok maalesef. Dergi yazısı okumak acemi yazarların kobayı olmayı baştan kabullenmek gibi gelmeye başladı. Taze bir ses çıkar mı sayfalardan diye çevirip duruyorum.

Kendini ispatlamış yazarlar doğru dürüst dergilerde yazmayınca dergilere çoğunlukla hevesli ve ihtiraslı yazar adayları düşüyor. Ama bunda yadırganacak bir şey yok, işin doğası bunu gerektiriyor sanki.

Bu dergi muhabbeti şuradan çıktı: Dün kitapçıda gördüğüm, yeni çıkmaya başlamış bir öykü dergisini aldım. Bomboş bir şey çıktı, soğudum.

Dergiler hür tefekkürün kalesi değil artık. Hür tefekkürün kalesi internet ve sosyal medyanın eline geçti epeydir.

Gözüm büyük yazarlarda. Genç bir yazarı keşfetmenin hazzı da bir başka ama.

Nisan 29,

Günümüzde en kolay yapılacak iyilik, trafikte başkalarına yol verip gülümsemektir. Yol verin, yayılsın iyilik.

Şelale’nin orada biri bana yol verdi de içim göverdi vallahi.

Nisan 30,

Neyse ki bugün kitaplarımı ve gazetelerimi yüklenip Mogan Gölü’ne kaçmayı başardım. Burada da her yer şantiye. İnşaat ya Rasulallah demiş gibiler. Ama su sesi de var ve eminim ki su sesinin huzurla bir ilişkisi var. Birazcık esiyor ama rüzgârdan şikâyete hakkım yok, su onun sayesinde sesleniyor.

Gölün kenarındaki söğütlerin altında mendil kadar bir çimenlik var. İçinde oturma yerleri ve çocuk oyun parkı da bulunuyor. Birkaç sene öncesine kadar burası halkındı. İsteyen gidip oturur, gölü ve karabatakları seyrederdi. Artık bir çay ocağının masa sandalyeleri var üstünde. Parsellenmiş bildiğiniz.

Ama biliyor musunuz, Ankara’da erguvanlar çoğalmaya başladı. Ya da ben yeni fark eder oldum. Umut için her zaman taze bir şeyler vardır. Yeter ki umuda açık olsun kalbin.

Benimki bugün açıktı, yarına Allah kerim.

Mayıs 1,

Öğrenciliğimizde elden ele dolaşan Küçük Şey Yoktur’un yazarı, Nuriye Akman ve Ali Ural’ın babası Kemal Ural vefat etmiş. Amel defteri kapanmasın. Tanımazdım fakat kitabını okumuştum.

Böyledir, bir kitap hiç tanımadığınız birine dua etmeye de vesile olur. Amel defteri böyle böyle kapanmaz herhalde.

Rahmetli için tanımazdım dedim de, kitabını okuduğu birini tanımaz olur mu insan? Koskoca bir kitaptan daha iyi ne tanıtabilir birini? İlla ya alışveriş edecek ya yolculuk yapacak ya birlikte mi geceleyeceğiz?

Bilmem… Yalnız beni tanımak isteyenler yazdıklarımdan işe başlayabilir.

Mayıs 1,

Bazılarını görüyorum, zihnî ve fikrî olana zerrece ilgileri yok. Ne geçmişten pişmanlıkları var ne geleceğe dair hedefleri. Günlük yaşıyorlar, her şeyleri günlük.

Bazı bazı onlara özenmiyor değilim. Oohh, yaşıyorsun ve bitiyor. Ne muhasebesi ne düşüncesi birader…

Gece,

Kimi zaman insan yemek yemekten lezzet alamaz hale gelir. İşte o zamanlar oruç tutmanın tam zamanıdır. Oruç, yiyeceklere lezzet katar. Bozulan damak zevkine ayar vermek için birebirdir.

Ne yapsam ki, niyetlensem mi yarın için? Sahurluk ne var acaba mutfakta?

İmsak,

İftira atıyorlar diye dertleneceğine; Allah’tan ki iftira atıyorlar, ya bunlar gerçek olsaydı, diye de bakabilirsin. Bırak atsınlar bakalım, bu günlerin yarınları da var.

Mayıs 2,

Her insanın, hepimizin zaafları vardır. Yalnız bazılarının ortaya çıkması için henüz şartlar oluşmamıştır. Değişen her yeni durum zaaf doğurma riskiyle birlikte gelir.

Kendimden korkuyorum, zaaflarımla yüzleşmeye yüzüm yok.

İkindi,

Problem çıkaran insanların ekserisinin problemi, muhatap alınmamaktır. Çoğunun problemi sadece dinlemekle çözülebilir.

İnsan insana sadece omuz değil, kulak da vermeli. Kulak vermek nasihat vermekten etkili olabilir.

Elbette kendimden biliyorum, başka kimden bileceğim.

Yatsıdan sonra,

Bazen Allah bütün kapıları niçin yüzüne kapatır bilir misin? O kapılardan gelecek fırtınalardan seni korumak için.

Olanda hayır vardır. Kaderin hükmü karşısında boynumuz kıldan ince. Allah görelim netmiş /

Netmişse güzel etmiş.

Mayıs 3,

Hüzün, miraca anahtar olabilen bir mahiyettedir. Hüzünlüysen endişelenme.

Peygamber Efendimize (sas) miraç Hüzün Yılı’ndan sonra lütfedilmişti.

Gelgelelim hüznü kederden ayırt etmek lâzım. Keder insanı gama, kasavete, tembelliğe ve yılgınlığa atar. Oradan isyana ve tuğyana kadar yol gider.

Hüzün kaynağını kişinin kendine dair farkındalığından alır. Hüzün kulun faniliğini idrak etmesi, Allah’a karşı eksikliğini fark etmesi, günahlarını hatırda tutması sebebiyle duyduğu derin ama vakur bir iç sızısıdır.

Bu yüzden hüzün; tövbeye kapı aralar ve duayı derinleştirir. Kulu taşkınlıklardan ve yüzeysellikten korur.

Kederin sebebi genelde yitirilen dünya nimetleri ve/veya gerçekleşmeyen beklentilerdir. Şikâyete ve gönül darlığına yol açar. Kalbi meşgul eder ve derinleşmeye mani olur.

Peki şimdi ben bizzat kendim, hüzünlü müyüm kederli mi? Nedir bu üstümdeki hâl?

Hüzün ve Tesadüf’tür belki de. Ne alâkaysa artık…

Yatmadan önce,

Söz Hüzün ve Tesadüf’e gelince açıp yeniden okuyayım dedim Mustafa Kutlu’nun hikâyesini. 1999’da yayımlanmış. Benim ne hüzünse hüznüm ne kederse kederim benziyor oradakine. O çok naif çok şahsî kalıyor. Yıllar sonra çocukluğunun geçtiği mahalleye dönen bir adam, mahalledeki değişim, insanlardaki yaşlanma, geçmişin anıları derken tesadüfen karşılaşılan gençlik aşkı. Ama kadın kıllı ve şişman bir adamla evlidir artık ve elini sıkı sıkı tutan bir de kız çocuğu vardır.

Benimse dünya üstüme göçüyor dostlarım, ayaklarımın altındaki zemin çöküyor. Yarınımdan umutsuzum… Bir Tanrım var bir gitarım / Şu dünyada yapyalnızım. Kim razı olur ki benimle gelmeye. Tutunduğum dallar birer birer kuruyor.

Dışarıda mevsim baharmış. Bana ne! Gezip dolaşanlar varmış. Dolaşsınlar işte. Günler su gibi akarmış. Aksın. Bu işler de sırayla.

Böyle adamların böyle yazılarını okuyup bugünkü duruşlarını hatırlayınca ne hüzün kalıyor bende ne keder, öfkeye bürünüyorum; hayal kırıklığının öfkesine. Neyse ki çok kalıcı olmuyor, bir merhem bulup sürüyorum yaralarıma.

Mayıs 4,

Mülk sahibi mülkünde dilediği gibi tasarruf eder, onun tasarrufuna karışmak haddini aşmak olur.

Elbette bu dünya mülkünün de bir sahibi var. Şunun farkına bir varabilsek kimse tekerimize taş koyamaz bizim, karada ölüm bulamaz bizi. Ölen hayvan imiş çünkü, âşıklar ölmez.

Mayıs 7,

Bir kaç gün okumaya ara verdiğimde zihnim bakımsız ve harap bir bahçeye dönüyor. Bu normal mi, abartıyor muyum acaba?

Muhtemelen abartıyorum. Sadece alışkanlığımın aksamasından ötürü öyle hissediyorumdur.

Ama yine de okumak zihne bakım yapıyor, bundan eminim. Kafanın içinde bir düzenleme yapıyor, etrafın tozunu alıyor. Az şey mi…

Akşamüstü,

Maddi musibetleri büyük gördükçe büyür. Yüzlerine gülüp hafife alınca küçülür giderler.

Asıl musibet dine gelen musibettir. Dünyevi musibetler kılık değiştirmiş birer lütuf dağıtıcısından başka şey değildir.

Bunlar benim sözlerim değil, büyükler söylemiş. Ben gariban kendimi ikna etmeye çalışıyorum. Görüyorum ki güzel güzel ikna olmazsam buna, kafama vura vura öğretecekler.

Yatsı,

Anneler günü geliyor. Bizim çocuklar annelerine hediye almak istiyor. Tamam, bu anlaşılabilir bir şey. Amma keratalar beni de bir şey almaya zorluyorlar.

“Bana ne ya, benim annem mi!” diyemiyor, kuzu kuzu onlara uyuyorsun. Baba olmak bunu gerektirir ve bir de insan çevresindekilerin ortalamasıdır.

Mayıs 8,

Haldun Taner demiş ki: “İlk kitaplar basılmamalı.”

Haksız sayılmaz ama ilk olmadan ikinci asla olamaz. Ayrıca ilkinin samimiyeti bir başka. Benimki basıldı da oradan biliyorum herhalde.

Hem bu sene Sait Faik Hikâye Armağanı’nı alan Muzaffer Kale öğretmenmiş. Sevindim. Bugün ona yarın bana belki.

İster miyim?

Niye istemeyeyim de her rengi boyadık da bir fıstık yeşili mi kaldı.

Mayıs 9,

Annesi kanser tedavisi gören arkadaşıma nasılsın diye sordum. “Hayat insanı kıvama getiriyor, hastalığına alıştık,” dedi. Hayatın görevi budur belki de, insanı kıvama getirmek ve her türlü sonuca hazırlamak.

Kendi kendimize kıvama gelsek olmaz mı ki? Acı ve ızdırap çekmeden hani?

Olmazmış. İlla imbiklerden geçirilmek illa ateşlere atılmak gerekirmiş ki cevher ortaya çıksın. Böyle karmış bu dünyanın harcını karan.

Eyvallah, Rabbin takdirine itirazımız yok da Cesare Pavase da haksız sayılmaz herhalde, “… acı çekmek öğrendiklerimizden yararlanacak gücü bırakmaz bizde.”

Ben henüz öyle büyük acılar yaşadığımı söyleyemem ama perşembenin gelişi çarşambadan bellidir ve benim gücüm daha şimdiden…

Ya Sabur…

Mayıs 10,

Bu akşam evde yemek işi bana kaldı. Çocuklara melemen mi patatesli yumurta mı dedim, ikincisini seçtiler. Az kalsın parmaklarını da yiyeceklerdi.

Ben de beğendim doğrusu, ellerime sağlık.

Mayıs 11,

Hiç unutmuyorum, oğlum 5 yaşındaydı. Evden çıkarken, nereye gidiyorsun dedi. Şakadan, “Cennete gidiyorum.” dedim. “Baba ölmee!” diye ağlayıp ayaklarıma sarıldı. Zekâ başka şey canım. Babasından almış zahir.

Birinde de oğluma, “Cennet anaların ayakları altındadır.” hadisini öğretmiştim. Hemen annesine koştu, “Ayağını kaldır anne, cenneti göreceğim.” dedi.

Ne günlerdi be…

Mayıs 17,

Gazete okumak iyi hoş ama ne okuduğun belli oluyor ne okumadığın. Biriktiremiyorsun, tatmin olmuyorsun ve çok zaman alıyor.

Tivit okumak da gazete okumak gibi, hoş ama biriktirmiyor. Keçiboynuzundaki bal gibi.

Doymak için adres kitaplar, kitaplar ve dost sohbetleri. Hadi marş marş…

Mayıs 18,

Eline bir demet çiçek tutuşturdum. Kokmadıklarını o da biliyordu ama yine de kokladı işte.

Sevmek bunu icap ediyordu, sevdik işte.

Kaçıncı yıldönümümüzdü ki bu?

Mayıs 20,

Muzaffer Kale’nin Güneş Sepeti, evet Sait Faik Hikâye Armağanı’nı aldı ama ben beğenmedim. Kitabın yarısını okudum fakat doğru dürüst hikâyesi çok az.

Ya da sonra yeniden okumalıyım, emin değilim. Ama kapağı güzel. Turkuaz bir zemin, portakal diliminden güneş ve gökyüzünde başıboş kalmış bulutlar. Bir yaz serinliği bir deniz havası getiriyor uzaklardan. Adı da güzel tabi.

Mayıs 21,

Kitaplığımı düzenledim, bayağı kitap biriktirmişim yahu.

Kitap biriktirmeyeyim, kütüphanem olmasın, artık dijital çağdayız diyorum ama olmuyor işte. Güya bazı kitapları sahafa götürecektim. Nerede…

Deli gibi kitap okumaya taraf değilim ben. Çünkü kitap sadece satırlardan oluşmaz, hayatın kendisi de başlı başına bir kitap. Onu da okumalı.

Mayıs 22,

Dünya geçici bir misafirhane olduğundan her yeri aynıdır, yer seçmenin âlemi yok. Ha dağında ha ovasında ha sarayında ha zindanında yaşamışsın.

Âkıbet o kara toprağa gireceğiz.

Mayıs 23,

Her cephede kazanabileceğini sanma aslanım.

Bazı cephelerde kaybetmen lehinedir. İki tavşanın peşinden koşan ikisini de kaçırırmış.

Mayıs 24,

Gül mevsimindeyiz ama kokusu yok güllerin. Artık sadece göze hitap ediyorlar. Onların da ahlâkını bozduk.

Hanımeli dediğin de üç yüz metre uzaktan kokmalı. Burnunu dayayınca ot da kokar.

Amma iğdeler başka. Şimdilik kimse ilişmemiş görünüyor onlara. Bir iğde ağacının kokusu tüm sokağa umut doldurabiliyor.

Mayıs 25,

Bir işi bitirince dilime neşeli bir türkü takılırsa o işi olmuş sayıyorum.

Yanından ayrılınca iyi bir şeyler yapmak istediğim insanlar/gruplar iyidir.

Tecrübe konuşuyor.

3 thoughts on “Ekmek Kırıntıları 1 / Günlükler (Nisan 2016 –  Mayıs 2016)

  • Kani irfan

    Okudum 10 dakikadan fazla geldi bana 🙂 içinizden geldiği gibi yazmışsınız ne güzel anılar hatıralar barındırıyor

    Yanıtla
  • irfan

    Duygulu, güzel, hoş. O kırıntıları kuşlar yerse, çocuklar eve dönemezse diye düşündüm yalnız. Kırıntı güzeldir. Zaman kırıntısı, anı kırıntısı, ekmek kırıntısı…

    Yanıtla
  • Ramazan Balkanlıoğlu

    hayatın içinden, doğal ve samimi… okuması keyifli…
    yer yer kendime ait hatıraları bulduğum ve kimi satırlarda duygulandığım- gülümsediğim yazı için teşekkürler …

    Yanıtla

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Captcha *