Dedemin Pervaneleri
Yeryüzünde çalışmak için yaratılmış bir insan varsa o da dedemdi. Hemen her yaşta dur durak bilmeden çalıştı. Atadan kalma bakırcıda, evin arkasında kendine uydurduğu derme çatma atölyesinde, hasat zamanı tarlada arı gibi işlerdi.
Anlamadığı tamirat yoktu. Komşunun Massey Ferguson traktöründen muhtarın karısının çamaşır makinesine, tarladaki su motorundan belediyenin cızırtısı dinmeyen anons hoparlörüne kasabada elden geçirmediği mekanik alet kalmamıştır. Bir arızayı tamir etmek için aleti önceden bilmesine, işleyişinden anlamasına gerek yoktu. Vidalarını, somunlarını açar; bir müddet kablolarını, devrelerini incelerdi. Sonra yanındakilere sanki anlayacaklarmış gibi aletin işleyişini anlatırdı. Sorunu teşhis eder, arızalı parçayı kırk yıllık tamirci gibi bulurdu. Kimi zaman arızayı hemen orada onarırken kimi zaman da ilaçları hastasına reçete eden bir doktor edasıyla gerekli parçaları bir kâğıda yazar, sahibinin eline tutuştururdu.
Ve bütün bunları bir komşuluk görevi gibi gördüğünden olacak tek kuruş almazdı. Hiçbir zaman doğru düzgün malı mülkü, ele gelir bir dünyalığı olmayan dedem; para teklif etmeye cüret edenleri terslerdi. Aykırı yaratılışını bildikleri için üstelerlerse elinin yağını silip kalkacağının herkes farkındaydı. İnsanlara elinde tornavidası, İngiliz anahtarıyla faydalı oluyordu ve bu durumdan fazlasıyla memnundu.
Hobiyi aşan bu tamir işi onu civarın önde gelen kimselerinden biri yapmıştı. Sözü itibarlı, duruşu saygın bir aksakalıydı bizim civarın. Gelgelelim bu itibar eve kir, pas ve yağdan başka pek bir şey getirmezdi. Evin kadınları alelade bir günde yağa bulanmış bir pantolondan, çıkmayacak bir lekeyle kirlenmiş açık renkli gömlekten hiç memnun olmazlardı ancak yüzüne de bir laf edemezlerdi. Arkasından homurdanır, kendi kendilerine söylenirlerdi. Hepsi o kadar.
Bende ona dair zihnimde dönüp dolaşan, tekrarlamakla ne susan ne de bıktıran bazı sahneler var: Yine böylesi bir tamir işiyle meşgul; ak saçları, alnı kan ter içinde. Elinin tersiyle alnını silerken bana dönüyor. “Pervane, pervaneyi yetiştir Zülfikar?” diyor. Çocuk telaşıyla koşuyorum. Dedemin pervanesini büyük bir görevi eda eder gibi getiriyorum. Yakın bir priz aranırken “Şuraya, şuraya tak!” diyor. Dedemin pervanesi gürültüyle çalışıyor, sağa sola salınıyor. O derme çatma kulübeye elektriği nasıl çektiğine hiç şaşırmadığım dedemi serinletiyor. Sahne bu kadar.
Paragöz bir akrabanın çöpe atmak yerine üç kuruşa tamah ederek dedeme sattığı pervane, dedemin elinde hayata dönmüştü. Üç kanatlı, elektrikle çalışan bir rüzgârgülüydü sanki. Kanatlarını taşıyan bodur bir boynu ve pervanenin yükünü çeken çay tepsisi kadar bir tabanı vardı. İki kademeli hız düğmelerinden birinin yeri boştu. Küçük parmaklarımla kanatları koruyan tellerin arasından pervaneyi çevirmek basit bir çocuk eğlencesiydi benim için. Tek başıma çalıştırmazdım. Yasaklı bir işti bu. Riskliydi de. Dedemin nezaretinde çalışırken bile bazen havaya yanık bir plastik kokusu yayılırdı. “Yetiş Zülfikar!” derdi dedem. “Yine yandı gâvurun pervanesi!” Fişini çekerdim. Boynunu büker, öylece kalırdı alet.
Dedem için yeni bir uğraş demekti pervanenin bozulması. Üzülür müydü, sevinir miydi geçmişin tozlu sayfaları arasından çekip çıkartamıyorum o ayrıntıyı. Parçalara ayrılmış, bir daha hiç bir araya gelmeyecekmiş gibi paramparça görürdüm bazen pervaneyi. Öyle kolu kanadı darmadağın görünce dedemin pervanesinden ümidi keserdim ama ertesi gün parçaların toplanıp ahenkle çalıştığını görünce dedemin ellerinde bir sihir olduğunu sanırdım. Her işin üstesinden gelen, becerikli, acar adamın durulacağı, yorulacağı kim bilir belki hastalanıp yataklara düşeceği aklımın ucundan geçmezdi.
Bizim kasabanın çiftçi çocuklarından, esnaf çıraklarından kurulu futbol takımı o sene vilayetin anlı şanlı takımını evire çevire yendiği sonra da gidip yukarı dağ köylerinden birinin ömründe futbol topu görmemiş sığırtmaçlarına şampiyonluk maçında yenildiği seneydi.
Dedemin sağ eli, takımın her daim parasızlıktan şikâyet eden başkanının tarlasında su motorunu onarırken çizildi. Paslı bir telin yaptığı basit, küçük, önemsiz bir çizik aylarca kapanmadı. Şişti, kızardı, ince ince aktı, içten içe işledi durdu. Ömründe görmediği aletlerin işleyişini bir çırpıda çözen adam elinin üstündeki bu küçük yırtığı bir türlü onaramadı. Sarı kantaron çiçeğini zeytinyağıyla ezip mi sürmedi, kudret narını balla mı karıştırmadı, damar otunun kremini çıkarıp yaraya mı çalmadı. Atalardan kalma hangi çareye başvursa sinsi yara önce iyileşir gibi oldu neden sonra kaldığı yerden dedemin elinde sancımaya devam etti.
Türlü arayıştan şifa bulamayınca yolu şehrin devlet hastanesine düştü. Kapılardan zor sığan, dağ gibi bir cildiye doktoru dedemin elini lehim makinesine benzer bir aletle yakmış. Canı yanmasa doktordan elindeki makineyi isteyecekmiş. Bir söküp baktıktan sonra toplayıp geri verecekmiş. Lehim makinesine benzer aletle uyuşturmadan cayır cayır yakmak da dedemin elinin yarasını iyileştirmedi. Kötüsü yara elinden koltuk altına sıçradı.
Ufak bir sivilce, irice bir çıbana dönmüş. Büyüdükçe büyümüş. Sonunda koltuk altını cıvık bir pelteye çevirmişti. İri yarı cildiyeci dedeme teşhisi koyabildi: cilt kanseri! Sağ elinin üstünden sol koltuk altına nasıl sıçradığını çocuk aklım hiç almadı. Sağ koltuk altına sıçrasaydı ya, dedim durdum. Sanki bir şeyler değişecekmiş gibi. Doktor teşhis koyana kadar kasabalının tedavi tavsiyeleri hiç kesilmedi. Her komşu sol yanına hiç yatamayan dedeme eline yaptıkları işe yaramış gibi falanın akrabasının, filanın hısmının şifa bulduğu başka başka çözümlerle çıkageldi. Domatesle başlayan arayışlar zencefilli – zerdeçallı bulamaçlara, keten tohumlu yoğurtlara, kuşburnulu çaylara, daha hatırlamadığım yığınla denemeye kadar vardı. Brokoliyi seneler seneler sonra bir market rafında görünce tanımıştım. Almancı bir kasabalı dedeme şifa olur diye Almanya’dan alıp getirmişti brokoliyi. Babamın ardından küplere bindiği sonradan görme adam “Kötü yaşıyorsunuz, kötü!” demişti brokoliyi bırakırken. Doğru söylüyordu aslında. “Kötü yaşıyorduk, kötü!”
Doktorun teşhisinden sonra bütün arayışlar bıçak gibi kesildi. Kötü hastalığa otların, tohumların fayda vermeyeceği aşikârdı. Dedem sağı solu fark etmez, uzanıp hiç yatamıyordu artık. O günlerde gördüğüm bir manzara aylarca gözümün önünden gitmedi. Hava sıcak, çok sıcaktı. Odada anlayamadığım ekşi bir koku. Dedem önüne istiflenmiş üç koca yastığa ancak alnını dayayarak yüzükoyun yaslanmıştı. Sırtüstü yatmaları özlediğinden dert yanıyordu. Açık sırtı eski bir bulaşık süngerini andırıyordu. Sol koltuk altında parmağımın gireceği büyüklükte derin delikler gördüm. Ak saçları bir bebeğin taze çıkan saçları gibi cansız, şakaklarından ter akarken dedemin pervanesi sahibinin başucunda onu az biraz serinletmek için bir sağa bir sola çırpınıp duruyordu. Dedem canlı canlı çürüyordu.
İzmir’e üniversiteye gitmek fikrini attı birileri o zaman. Büyük şehir, büyük hastane, başka doktorlar, daha iyi imkânlar ve yeni umutlar demekti ama kimsede beş kuruş para yoktu. Babamın ses etmeden dedemin yanından çıktığını, kasabanın birkaç zengininden pancardan sonra veresiye borç istemeye gittiğini iyi biliyorum. Para yoktu ama dedemin hatırı çoktu. Birkaç güne toparlanıp babam, amcam, ninem bir seferberlik dedemi İzmir’e götürdüler. İyileşip gelecekti dedem. Yeniden ayağa kalkacak, işlemeye başlayacak, kasabanın biriken tamir meselelerine el atacaktı.
Gittiklerinin on dördüncü günü akşam ezanı okunurken geri döndüler. Dedem babamın sırtında, yarı baygındı geldiğinde. Babamla amcamı ilk kez bu kadar sakalları uzamış görmüştüm. Ninemse zayıflamış, küçülmüş, on yaş birden ihtiyarlamıştı. Dedemi yatağına koydular. Kapıyı kapattılar. Amcam olan biteni bir çırpıda anlattı. Kanser ciğerlerini bitirmiş, diğer organlarına çoktan sıçramıştı. Amcam, gözünün kenarından akan yaşı sildi doktorların hocasının dediğini derken. “Babanızı götürün, hiç olmazsa evinde ölsün!”
Ağustosun yarısı yaz, yarısı kışmış. Biz yönümüzü kışa dönmüştük artık. Dedem önüne konan yastıklara başını eğebiliyordu ancak. Uzanmak, yatmak yoktu. Konuşamıyor, yemek yiyemiyor, usul usul inliyordu. Alnı, şakakları ter içinde. Sıcak, diyormuş. Bir ninem anlıyordu. Geceleri adam akıllı serindi ama kapı, pencere kapanmıyordu. Üşümüyordu dedem. Pervane yanı başında sahibinin onu onaramayacağını bildiğinden olsa gerek hiç teklemeden çalıştı durdu.
Babamla amcam konuşurken duydum. “Keşke biraz para kalaydı da babama İzmir’den iyi bir pervane alabileydik.” dedi babam. Amcam gözünün yaşını sildi yine, babam başını eğip sustu. Ninem hastanede dedemin yanında refakatçi kalırken babamla amcam bahçede ağaçların altında aç biilaç iki hafta yatmışlar. “Para denen illeti bulan ciğersizin…” derdi babam hep. Ciğerine yaman söverdi!
Ölüyormuş dedem. Görünüyormuş da ben hiç anlayamıyormuşum. Çocuk aklım dedeme ölmeyi hiç yakıştıramıyormuş. Odasında hasta hasta durur sanıyordum. Belki de bir sabah herkesten önce kalkar, giyinir. Ev halkını uyandırır. “Bir şeylerim kalmadı. İyileştim ben!” derdi. Öyle umuyordum.
Olmadı. Gittikçe ağırlaştı. Yüzü zayıfladı. Yanakları içine çekildi. Gözleri çukurlarında büyüdü. Teni koyu bir sarıya hatta kahverengiye kesti. Ağzına çay kaşığıyla su akıtıyorlardı. Yemek zaten yoktu. Devamlı uyuyordu. Nadiren uyandığı zamanlar babasıyla, annesiyle, on beşinde ölen ablasıyla konuşuyordu. Annem götürmeye geldiler demek, dedi.
Yengem başında Yasin okurken bir yatsı vakti gerçekten de götürdüler dedemi. Acı, apacı bir feryat kopardı ninem. Pastırma sıcakları inmişti kasabaya. Kapı, pencere ardına kadar açık. Avludaki cevizin yaprakları uzun uzun hışırdadı. Ninemin sesi kasabayı aldı. Duyan geldi. Duyan geldi. Evin çocuklarını odadan çıkardılar. Onca zaman sonra sırtüstü yatabilmişti dedem. Ninemin ağıtı bugün hala kulaklarımda. “Özlediydin sırt üstü yatmaları. Doya doya yatıve gari! Yatıve gari!”
Biz evin hayatında kalabalığın arasında bir köşeye tünemiş olanları şaşkınlıkla seyrediyorduk. Köyün ihtiyarlarından biri çıktı odadan. “Allah’ını seven pervane yetiştirsin. Sabaha kadar şişmesin mevta!” Kalabalığın içinden dört beş kişi koşup çıktı. Ellerinde yeni, güzel pervanelerle çıkageldiler. Bir yanım dedeme bağıra bağıra ağlamak istiyordu. Bir yanım içeride ne olduğunu deli gibi merak ediyordu.
Odanın kapısına doğru gittim. İçeriden biri “Kapıyı açın. İçerisi çok sıcak! Böyle olmaz.” dedi. Kapıyı ardına kadar açtılar. Dedemi odanın ortasına yatırmışlar. Beyaz bir çarşafa sarmışlar. Büyük bir ekmek bıçağı üstünde. Dört yanı pervane. Yeni, büyük, güzel pervaneler… Ne çok pervanesi vardı dedemin. Üfül üfül esiyordu oda. Eski pervane de başucunda can havliyle dönüyordu. Çocukça sevindim. Terlemeyecekti artık dedem.
