Deneme

Babil’den Sonra

Okuma süresi: 4 dakika

Kütüphanede çocuk dergilerine göz atarken, inşası yarım kalmış bir kuleyi tasvir eden, rengârenk bir gravür dikkatimi cezbetti. Babil Kulesi’ydi bu. Resmin altında Norveççe kısa bir açıklama vardı. Bir süre gravüre bakarken zihnimde bir düşünce belirdi. Dilsiz bir dünyada yaşamıyorduk. Kelimeler hâlâ vardı, fakat anlamları her zaman paylaşamıyorduk. Belki de hepimiz, aynı dili konuştuğumuz hâlde birbirimize ulaşamadığımız bir Babil’in içinde yaşıyorduk.

Anlaşılan Babil Kulesi metaforu, birçok dilde olduğu gibi Norveççede de karşılık buluyordu. Çocuk dergilerine kadar girdiğine göre… Bir süre sonra raflar arasında dolaşırken bu düşüncem daha da perçinlendi. Norveçli yazar Gabriel Scott’ın ilk baskısı 1910 yılına uzanan, üç perdelik ‘Babels taarn’ adlı tiyatro eseri gözüme ilişiverdi. Scott, Babil’i kendi ülkesindeki dil ve kimlik tartışmalarını hicvetmek için kullanmıştı.

Babil Kulesi, insanlık tarihinin en eski ve en etkileyici anlatılarından biri. Kadim metinlere göre insanlar bir zamanlar aynı dili konuşuyorlardı. Şinar Ovası’nda toplanıp göğe ulaşacak kadar yüksek bir kule inşa etmeye karar verdiler. Fakat kule yükselirken bir noktada dilleri karıştı; artık birbirlerinin söylediklerini anlayamaz oldular. Ortak bir dili kaybeden insanlar kuleyi tamamlayamadılar ve yeryüzüne dağıldılar.

Bu hikâye yüzyıllar boyunca yalnızca dinî bir anlatı olarak okunmadı. Farklı dillerde ve kültürlerde Babil Kulesi ifadesi, iletişimin bozulduğu, insanların birbirlerini anlayamadıkları durumların metaforu hâline geldi. Bir toplantıdaki karmaşayı, bir toplumdaki kutuplaşmayı ya da farklı grupların ortak bir zeminde buluşamamasını anlatmak için bugün hâlâ Babil’den söz ediliyor. Belki de bu yüzden Babil, yıkılmış bir kuleden çok, birbirine ulaşamayan insanların hafızasında yaşamayı sürdüren bir semboldür. Gölgesi hâlâ insanlığın üzerine düşmektedir.

Bir sabah dilleri karışır. Aynı meydanda duran insanlar artık birbirlerine ulaşamaz olurlar. Sesler vardır, harfler vardır, sözler vardır ama ortak bir anlam yoktur artık. Ve kule, yükseldiği yerde donup kalır öylece.

Anlatının asıl trajedisi kulenin yarım kalması değil; insanların birbirlerini kaybetmesidir.

O günden beri insanlık biraz da Babil’in enkazında yaşamakta sanki. İnsanın insana yabancılaşması o gün başlamıştır belki de.

Bugün göğe uzanan kulelerimiz eskisinden daha yüksektir. Şehirler büyümüş, yollar kısalmış, ekranlar ve telsiz aletler dünyanın dört bir yanını birbirine bağlamıştır. Bir zamanlar aylar sürecek haberleşme şimdi birkaç saniyeye sığmaktadır. Tarihin hiçbir döneminde insanlar birbirlerine bu kadar kolay ulaşamamıştı. Fakat bütün bu yakınlaşmanın içinde tuhaf bir uzaklık da büyüyor aramızda.

Birbirimize ulaşabiliyoruz; ama birbirimizle anlaşamıyoruz.

Dünya hiç olmadığı kadar konuşuyor. Herkes anlatıyor, açıklıyor, yorumluyor, itiraz ediyor, değerlendiriyor. Fakat bütün bu söz kalabalığının ortasında giderek azalan bir şey var: Dinleme kabiliyeti. Belki de çağımızın en büyük yoksunluklarından biri budur. Birbirimizi dinlemeye tahammül edemediğimiz için anlamayı da başaramıyoruz.

Bir de şu nokta var: İnsan yalnızca kelimeleriyle konuşmaz. Geçmişiyle de konuşur. Kırgınlıklarıyla da konuşur. Korkularıyla konuşur. Çocukluğunda duyduğu ilk seslerle, yıllar boyunca içinde taşıdığı eksikliklerle, bazen adını bile koyamadığı özlemlerle konuşur.

Bu yüzden iki insan tartışırken çoğu zaman fikirler değil, görünmez yaralar çarpışır. Birinin öfkesi düşünce kılığına girer. Bir başkasının korkusu ilke gibi görünür. Kimi zaman da insan, hakikati savunduğunu sanırken yalnızca eski bir incinmeyi koyuyordur düşüncesinin tam ortasına.

Belki bu yüzden aynı kelimeler farklı insanlarda farklı hayatlara açılır.

Özgürlük deriz.

Birinin zihninde açık bir ufuk belirir, diğerinin zihninde terk edilmiş bir oda.

Adalet deriz.

Birisi eşitliği düşünür, diğeri güvenliği önceler.

Sevgi deriz.

Her insan kendi eksikliğinin şeklini görür, gösterir.

Kelimeler ortaktır ama içlerinde taşıdıkları dünya ayrı ayrı.

Üstelik yalnızca kelimeler değildir farklılaşan. İnsanlar aynı olaya bakarken bile aynı şeyi görmezler. Herkes bildiklerinin, duyduklarının, yaşadıklarının ve doğru kabul ettiklerinin içinden bakar hayata. Birinin kesin hükme vardığı yerde öteki hâlâ cevap bekleyen sorularla baş başadır. Çünkü olay aynı olsa da ona dair bilgilerimiz, algılarımız ve zihnimizde kurduğumuz gerçeklik birbirinden farklıdır. Birimiz bütünü gördüğümüzü sanırken belki de yalnızca kendi bulunduğumuz yerden görünen parçayı tarif ediyoruzdur. Ortak bir bilgi ve gerçeklik zemini kurulamamışsa, aynı olaydan birbirine zıt sonuçlar çıkarılması da şaşırtıcı değildir. Böyle zamanlarda insanlar yalnızca düşüncelerinde değil, üzerinde tartıştıkları dünyanın ne olduğunda bile anlaşamazlar. Toplumsal gerçeklik algısı ayrışmıştır çünkü.

İnsan bazen en çok anlaşıldığını düşündüğü yerde anlaşılmaz olur. Kalabalıklar içinde yalnız hissetmesinin sebebi de çoğu zaman budur. Konuşacak kimse bulamamaktan değil; içindeki dili başka bir zihne, başkasının diline çevirememekten.

Sonra insan kendisini anlayan seslerin peşine düşer. Aynı şeylere gülen, aynı şeylere öfkelenen, aynı kelimelere benzer anlamlar yükleyen insanları arar. Bu arayış doğaldır. Çünkü anlaşılmak, insanın en temel ihtiyaçlarından biridir.

Fakat her ihtiyaç gibi bunun da bir gölgesi vardır.

İnsanlar zamanla kendilerine benzeyenlerin çevresinde küçük dünyalar kurarlar. Ortak kelimeler, ortak hassasiyetler, ortak anlayışlar etrafında toplanırlar. Başlangıçta bunlar bir sığınaktır. Fakat her sığınak zamanla bir duvara dönüşebilir.

İnsanlar birbirlerinin seslerini değil, kendi yankılarını duymaya başladıklarında düşünce yerini tekrarın konforuna bırakır.

Böylece yeni bir Babil Kulesi yükselir.

Bu kez taşlardan değil, algoritmalardan örülmüş bir Babil.

Herkesin kendi hakikatini duyduğu, kendi öfkesini büyüttüğü, kendi kabilesinin sesini evrensel gerçeklik sandığı görünmez bir kule…

Dijital çağın en büyük yanılsamalarından biri de budur. İnsan, sürekli karşılaştığı düşüncelerin çoğunluğun düşünceleri olduğunu sanır. Oysa çoğu zaman yalnızca kendi yankı odasının içinde dolaşmaktadır. Bir süre sonra kendi çevresinin sınırlarını dünyanın sınırları zannetmeye başlar.

Oysa medeniyet denilen şey, biraz da tanımadığımız insanların iç dünyasına zarar vermeden yaklaşabilme sanatıdır.

Gerçek diyalog bu yüzden zordur. Çünkü anlamak, kısa bir süreliğine de olsa kendi haklılığımızdan vazgeçmeyi gerektirir. Başka bir zihnin içine misafir olmayı… Başka bir hayatın penceresinden bakmayı… Başka bir acının dilini öğrenmeyi…

Hakikat çoğu zaman konforlu değildir çünkü. İnsan biraz da kendisine benzemeyeni de dinleyebildiği ölçüde büyür.

Belki modern dünyanın ihtiyacı yeni bir ortak dilden ziyade daha derin bir dinleme biçimidir.

Çünkü bazen bir insanı anlamak için onunla aynı dili konuşmak yetmez; aynı yalnızlığın kıyısından geçmiş olmak da gerek.

Belki Babil’den kalan en büyük ders de budur.

İnsanlar kuleleri dilleri karıştığı için yarım bırakmadılar; birbirlerini dinlemeyi bıraktıkları için bıraktılar.

Ve insanlığın kurtuluşu yeni kuleler inşa etmekte değil, yıkılmış köprülerin başında yeniden konuşmayı öğrenmektedir.

Çünkü göğe ulaşmanın sayısız yolu vardır. Ama insana ulaşmanın yolu hâlâ aynı: Anlamaya çalışmak.

Paylaş:

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Captcha *