İnsana Ne Kadar Toprak Yeter?
Rus edebiyatının büyük ustası Tolstoy’un, ‘İnsana Ne Kadar Toprak Gerek?’ adlı hikâyesinde Pahom adında bir köylü vardır. Kendi hâlinde, toprağıyla uğraşan, ailesinin geçimini sağlamaya çalışan bir adam. Pek büyük hayalleri de yoktur başlangıçta. Biraz daha toprağı olsa hayatının kolaylaşacağını, kimseye muhtaç olmadan yaşayabileceğini düşünür. Derken o biraz, bir başka birazı çağırır. Sahip oldukları çoğalır ama Pahom’un içindeki istek bir türlü eksilmez. Doyumsuzluk hissidir bu.
Günün birinde, Başkurtların yaşadığı topraklarda geniş arazilerin neredeyse yok pahasına satıldığını duyar. Kalkar, gider. Kendisine ilginç bir teklif sunulur vardığı yerde. Gün doğumundan gün batımına kadar yürüyerek çevrelediği bütün topraklar onun olacaktır. Tek şart, güneş batmadan başladığı noktaya geri dönmesidir.
Sabahın ilk ışıklarıyla yola koyulur Pahom. Önünde uzanan verimli ovalar, yemyeşil çayırlar, bereketli topraklar… Şu tepeyi de geçse, ilerideki düzlükleri de içine alsa ne güzel olacaktır! Biraz daha yürür, sonra biraz daha… Gördüğü münbit toprakları geride bırakmaya gönlü razı olmaz. Biraz daha, biraz daha derken başlangıç noktasından hayli uzaklaşır. Güneş yükselir, vakit ilerler. Nihayet dönüş yoluna koyulduğunda başlangıç noktasından çok uzaklaştığını fark eder. Gün batımına yetişmek için var gücüyle koşmaya başlar. Nefesi daralır, ayakları birbirine dolaşıyor, ağzından kanlar akmaya başlıyor. Güneş ufka yaklaşırken son gücünü de tüketerek başladığı yere ulaşır. Ne var ki oracıkta yere yığılır ve ölür. Hizmetkârı, onu gömmek için oracıkta iki metre uzunluğunda bir mezar kazar ve oraya gömülür Pahom.
‘Gözünü toprak doyurmak’ deyimi Pahom’un hikâyesinde ne hazin bir karşılık bulur.
Aradan neredeyse bir buçuk asır geçmiş. Pahom’un yürüdüğü bozkırlardan çok uzaklardayız artık. Fakat nedense onun koşarken çıkardığı ayak sesleri hâlâ geliyor kulağımıza. Manzara değişmiş. Uçsuz bucaksız ovaların yerini gökdelenler, banka hesapları, yatırım fonları, tapu belgeleri almış. Pahom’un gözünü diktiği son bir tepe vardı; bugünün insanının önünde ise sonu gelmeyen sıfırlar, binleri bulan tapu kayıtları…
Artık servet edinmek için güneşin altında kilometrelerce yürümek gerekmiyor. Birkaç tuşa dokunmak, doğru(!) kişileri tanımak yahut kimsenin nasıl işlediğini tam olarak anlayamadığı kazanç düzeneklerinin içinde bulunmak yetebiliyor. Birkaç ay içinde katlanan paralar, akıl almaz getiri vaatleri, sahiplerinin isimlerini bile hatırlamakta zorlanacağı kadar çoğalan mülkler…
Hele şu son günlerde duyduklarımız… İnsanın aklı almıyor. Bir ömür çalışarak kazanılamayacak servetler, nasıl oluyor da birkaç imzayla, birkaç tuşa dokunarak el değiştiriyor? Benim de bir zamanlar ayak bastığım, sokaklarında yürüdüğüm o küçük kasabada birkaç yıl içinde binden fazla taşınmaz bir kişinin eline nasıl geçmiş?
Elbette çalışıp kazanmanın, biriktirmenin, geleceğini güvence altına almanın kınanacak bir tarafı yok. Fakat her servetin ardında alın teri bulunmuyor, ne yazık ki. Hele bir de bütün o sıfırların ve tapuların ardında, millete hizmet etsin diye emanet edilmiş bir makamın gölgesi varsa…
Bir makamın sağladığı yetki, hizmet etmek için değil de servete açılan bir kapının anahtarı olarak görüldüğünde, artık mesele yalnızca açgözlülük olmaktan çıkıyor. Vurgunlar, çalınmış emekler, milletin hakkı-hukuku….
Bir tarafta bir gecede kazanılan servetler, öte tarafta ay sonunu getirebilmek için günleri sayan insanlar. Birinin önünde yeni yatırımların hesapları, diğerinin önünde ödenmeyi bekleyen ev kirası. Oysa kamunun malı, kimsenin sahipsiz bulduğu bir hazine değildir. Orada herkesin alın terinden, emeğinden, hakkından bir pay vardır.
Böyle zamanlarda Tevfik Fikret’in Hân-ı Yağma şiirindeki o acı istihza gelip yerleşiyor insanın zihnine:
“Verir zavallı memleket, verir ne varsa; malını
Vücudunu, hayatını, ümidini, hayalini…”
Aradan geçen onca yıla rağmen şairin ‘Yiyin efendiler yiyin!’ diye davet(!) ettiği sofralar hâlâ yerli yerinde. Sofranın asıl sahiplerine ise çoğu zaman kırıntılar kalıyor.
Pahom’a kızmak kolay. “Ne diye o kadar uzaklara yürüdün be adam” diyebilir insan. “Niye aç gözlülük yaptın? Biraz daha erken dönseydin, elindekilerle yetinseydin…” Fakat sonra dönüp günümüze nazar edince, kendi hayatımıza bakınca susuveriyoruz. Bizim de peşinden koştuğumuz şeyler yok mu? Uğruna güzel vakitleri ertelediğimiz, yarınlara bıraktığımız, bir türlü vazgeçemediğimiz, hırs gösterdiğimiz…
İnsanın ihtiyaçları bitiyor belki ama istekleri kolay kolay bitmiyor. Üstelik ihtiras, kendisine makul gerekçeler bulmakta da mahirdir. Önce çocukların geleceği için biriktiriliyor, sonra torunların. Ardından henüz doğmamış nesillerin istikbali düşünülüyor. Her yeni mülk, bir sonrakinin bahanesi oluyor. Bir türlü yetinmek bilmiyor insan. Kendisine yeteni bulduğunda durmayı bilmezse, bir müddet sonra neyin kendisine yeteceğini de unutuyor.
Oysa kanaat ne güzel bir ölçüymüş. Azla yetinmeye mecbur olmak değil, çoğun içinde de ölçüyü kaybetmemek… Malın insanın elinde bulunmasıyla insanın mala esir düşmesi arasındaki farkı bilmek.
İnsan bazen bir ömür boyunca sahip olduklarını çoğaltırken hayatından eksilenleri fark edemiyor. Çocuklarının büyümesini, mevsimlerin değişmesini, dostlarının yaşlanmasını, kendi saçlarına düşen akları… Bir gün dönüp baktığında, ardında bıraktığı yılların önünde biriktirdiği mallardan çok daha kıymetli olduğunu anlıyor. Ne var ki insanoğlu bunu hayli sonra idrak ediyor. Çok geç fark ediyoruz taşın sert olduğunu.
Tolstoy’un Pahom’u da öyle değil miydi? Güneş batmadan başladığı yere dönebilmek için koşarken aslında hayatından kaçıp ölüme doğru koştuğunu bilmiyordu. Daha çok toprağa sahip olmak isterken sonunda toprağın kendisine sahip olacağını aklına bile getirmemişti.
Aradan geçen bunca zamana rağmen Pahom’un koşusu bitmiş değil. Günümüz Pahomlarının sadece koştuğu yollar, peşinden gittiği servetler, kullandığı araçlar değişti. Kiminin gözü önündeki ekranda sürekli yükselen rakamlarda, kimininki henüz sahip olamadığı son bir arsada, son bir dairede, son bir hesapta, son bir tapuda…
Ve güneş, her zamanki gibi, ağır ağır batıyor.
İnsanın bütün bu koşuşturma içinde bir an durup kendisine sorması gereken soru hâlâ aynı:
İnsana ne kadar toprak yeter?
