Kelimelerden Merhem
Bir kitabın sayfaları arasında teselli aradığınız oldu mu hiç? Günün bütün yorgunluğunu, zihninize üşüşen düşünceleri, gönlünüzün kuytularında biriken kederleri alıp bir kitabın başına oturduğunuz… Ne kimseyle konuşmaya mecaliniz vardır ne de içinizde olup bitenleri anlatmaya. Öylece açarsınız kitabı. Birkaç sayfa ilerlersiniz. Derken bir cümle çıkar karşınıza. Durursunuz. Bir daha okursunuz. Sanki yıllardır içinizde taşıdığınız, fakat bir türlü dile getiremediğiniz bir duygunun kelimelere dökülmüş hâlidir o. Tanımadığınız bir yazar, hiç karşılaşmadığınız bir kahraman, sizin yerinize konuşuyordur.
Kitapların böyle bir hüneri var işte. İnsanı kendi içine doğru götüren, kırık dökük hatıralarına dokunan, zihnindeki düğümleri usulca çözen bir tarafı var kitapların.
Meğer bunun bilimsel bir adı da varmış: Bibliyoterapi.
Yunanca biblion (kitap) ve therapeia (bakım, tedavi) kelimelerinden türetilen bibliyoterapi, kitaplardan ruhsal ve duygusal iyilik hâlini desteklemek amacıyla yararlanılması anlamına geliyor. Psikoloji, eğitim ve kütüphanecilik alanlarında kullanılan bu yöntem, kişinin okuduğu metinler aracılığıyla kendi duygularını tanımasını, yaşadığı güçlükleri anlamlandırmasını ve hayata farklı pencerelerden bakabilmesini amaçlıyor. Elbette her okuma faaliyeti bibliyoterapi değil. Bunun için metnin bilinçli seçimi ve okuma deneyiminin değerlendirilmesi de önem taşıyor.
Ne var ki kitapların gönle şifa olabileceği düşüncesi, bu yabancı kelimelerin, bilimsel kavramların doğumundan çok daha eski. İnsanlık, ruhun yaralarına hikâyelerle dokunmayı öteden beri biliyor. Masalların, kıssaların, destanların, şiirlerin yüzyıllardır dilden dile dolaşması biraz da bundan değil mi? Bir anlatının içinde kendimizi bulmak, başkasının acısında kendi sızımızı tanımak, onun sevincinden payımıza düşeni almak…
Yunus Emre’nin,“Bir ben vardır bende, benden içeru.” diye tarif ettiği o derin iç yolculuğu, okurken de yaşamıyor muyuz? Kitapların aynasında kendi yüzümüze bakıyoruz biraz da. Üstelik bu ayna, yalnızca görmek istediklerimizi göstermiyor. Sakladığımız korkuları, üstünü örttüğümüz pişmanlıkları, çoktan unuttuğumuzu sandığımız hatıraları da çıkarıyor gün yüzüne.
Fuzûlî’nin, “Aşk derdiyle hoşem el çek ilâcımdan tabîb.” diye seslenişi geliyor hatırıma. Derdine âşık bir şairin, şifadan bile kaçan o mağrur ve mahzun seslenişi… Ne tuhaf! İnsan her acısından kurtulmak istemiyor demek. Kederin de hatıralarla örülmüş bir yanı var. Kimi yaralar kapanırken, içimizde kendilerine ait bir iz bırakıyor. Edebiyatın marifeti belki de yaraları büsbütün silmekte değil; onların dilini anlamakta, insanı kendi kırgınlıklarıyla barıştırmakta.
Bir de kitapların teselli eden tarafı var. Günün bütün telaşı geride kaldığında, evin sessizliğine çekilip sevdiğim bir kitabı elime almanın huzurunu hiçbir şeye değişmem. Sayfaların arasından tanıdık bir ses yükselir. Çocukluğumun sokaklarına, çoktan yitip gitmiş zamanlara, uzağında kaldığım insanlara götürür beni sayfalar. Kimi kitaplar eski bir dost gibidir. Uzun uzun konuşmaya gerek duymazsınız. Yanınızda bulunmaları yeter.
Hele insan gurbetteyse…
Ana dilinde okuduğu bir şiirin, yıllardır görmediği memleketinden gelen bir mektuba dönüştüğünü hisseder. Bazı kelimeler vardır, başka bir dile çevrildiğinde anlamını korur ama sıcaklığını kaybeder. Gönül, sıla, hasret, hüzün… Her biri ayrı bir kapı açar hafızasında insanın. Başka dillerde karşılıkları vardır elbet; ama çocukluğun kokusunu, annenin sesini, eski bir sokağın akşam serinliğini de beraberinde taşıyabilir mi o karşılıklar?
İşte böyle vakitlerde şiir yetişir imdada. Kimi zaman yüreğimize su serper, kimi zaman içimizdeki sızıyı derinleştirir. Ama her hâlükârda yalnızlığımıza bir ses, sessizliğimize bir yoldaş olur.
Tanpınar’ın,
“Ne içindeyim zamanın, / Ne de büsbütün dışında”
mısralarında ne çok insanın kendi hâlini bulabileceğini düşünürüm. Geçmişin gölgesiyle geleceğin belirsizliği arasında, bir türlü bugüne yerleşemeyen ruhların şiiri gibidir bu. Zamanın içinde yaşarken ona dışarıdan bakmak… Hele iki ayrı memleketin, iki ayrı hayatın arasında kalmışsanız, bu mısralar daha da derinden dokunur insana. Böyle anlarda şiir, insanın söyleyemediğini söyler. İçindeki dağınık duygulara bir düzen, adını koyamadığı hâllere bir isim verir.
Belki bibliyoterapinin en güzel tarafı da burada saklıdır: İnsan, kendisini anlatan kelimelerle karşılaştığında yalnızlığının biraz azaldığını hisseder.
Fakat edebiyat yalnızca teselli dağıtan müşfik bir el değildir. Yerine göre huzurumuzu kaçırır, görmezden geldiğimiz hakikatleri önümüze koyar. Okuduğumuz bir romanın ardından günlerce düşüncelere dalmamız bundandır. Kitabı kapatırız ama hikâye kapanmaz orada.
Cahit Sıtkı’nın,
“Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder.” mısrası, insanın faniliğine tutulmuş bir ayna değil midir? Ne teselli vaat eder ne de ölüm gerçeğini yumuşatır. Hatırlatır insana mevti. Ve o hatırlayış, yaşadığımız günlerin kıymetini yeniden düşünmeye de çağırır.
Kitaplarla kurduğumuz dostluğun bir başka güzelliği de her yaşta yeniden başlayabilmesidir. Gençliğimizde büyük bir heyecanla okuduğumuz bir roman, yıllar sonra bambaşka duygular uyandırır. Değişen satırlar değildir; o satırlara eğilen gözler, o gözlerin ardında birikmiş yıllardır. Aynı kitabın içinde başka başka hayatlarla karşılaşırız. Kendi hayatımızın değişen yüzleriyle…
Bibliyoterapi üzerine düşünürken bütün bunlar geçiyor zihnimden. Kitapların iyileştirici gücünü yalnızca psikolojik bir yöntemle açıklamak, edebiyatın o esrarlı tarafını biraz eksik bırakıyor sanki. Çünkü okumanın ölçülere, tanımlara sığmayan bir yanı da var. Bir mısranın yıllarca gönlümüzde yaşaması, bir roman kahramanını eski bir tanıdık gibi hatırlamamız, bir hikâyenin en umulmadık anda gelip elimizden tutması…
Elbette kitaplar her derde deva değil. İnsan acısının, yalnızlığının, çaresizliğinin üstesinden yalnızca okuyarak gelemez. Fakat kelimelerin, bütün bu güçlükler karşısında insana nefes alacak bir alan açtığı da muhakkak.
Belki de bu yüzden kitaplığımda yalnızca kitaplar yok. Yaşadığım yıllar, geçtiğim yollar, hafızamın kuytularında saklı hatıralar, uzaklarda bıraktığım şehirler, gönlümde hâlâ ses veren eski dostluklar da duruyor raflarda. “Her birinin sayfaları arasında ömrümden bir iz saklı.
Ne vakit bir kitabın kapağını açsam, beni bekleyenin yalnızca başkalarnın hikâyesi olmadığını bilirim. Satırların arasından eski bir hatıra gülümser yüzüme; unutulmuş bir sevinç yeniden canlanır içimde. Ve gönlümün yorgun düştüğü vakitlerde, tanıdık bir dost sesi gibi yetişir imdadıma kelimeler. Bir teselli yayılır gönlüme, usul usul…
Kelimelerden yapılmış, küçük bir merhem kutusu sanki kitaplar.
