Gün Evini – 26 / Sonbahar Düşleri, Göremediğim Kuşlar
30 Ağustos, Pazar
Dün akşam Kuyucaklı Yusuf’u okudum. Sonunda yine o kekremsi tat. Ben bunu okumuştum, tamamen unutmuşum. Son sayfalara kadar da hiç anlamadım.
Yok, bir kitabı tekrar okumaya karşı değilim. O kekremsi tat, hafızamın oyunlarından korktuğum için. Yavaş yavaş beni terk ediyor mu yoksa korkusu. Ardından bir kırgınlık, içime yuvarlanan öfkeden bir kartopu… Allah korusun.
Sabah okumalarımı yaptım, havada birkaç gündür bir serinlik var.
Yıkadım balkonu, oturuyorum. Çay da var. Balkonda fesleğen ve reyhan saksıları… Bazı kaynaklarda bu iki sözcük eşanlamlı gibi veriliyor. Geçenlerde biri soruyordu sosyal medyada, sizin orada hangisi kullanılır diye?
Bizde ikisi iki farklı bitki gibi kabul ediliyor. Belki biyolojik tasnifte akraba ama farklı. Reyhan iri yapraklı, yaprakları çoğu zaman yeşilden bordoya evrilebiliyor. Fesleğen küçümen yapraklı, beyaz top çiçekleri var. Gerçi fesleğen dediğimizin de birkaç türü var. daha iri yaprağı olan, çiçeği biraz farklı olan… Neyse… İki elimle başını okşuyorum fesleğenin, kokusu balkonu dolduruyor, hatta mutfağa doğru yayılıyor bir parça. Ne güzel.
31 Ağustos, Pazartesi
Rüyamda bir yürüyüşe çıkıyorum. Şehrin arka mahallerinde, ormanla birleşiyor orada rüyamdaki şehir. Evlerin önünde, çitlere, çardaklara gündüz sefaları tırmanmış, mavi mavi kahkaha atıyor. Memleketten insanlar görüyorum evlerin önünde, tanımıyorum ama bizim oralardan, köylüler… Şehrin kenarına tutunmaya çalışıyor olmalılar. Sonra saate bakan bir çocuk görüyorum. Benim de böyle plastik, elektronik saatlerim vardı çocukken. Yoluma devam etmek için bir çitten atlamaya çalışıyorum, atlıyorum da sanırım, sonra bakıyorum meğer yol açıkmış, güzelmiş. Yine devam ediyorum yola, artık şehir olmasa gerek, daha çok köy gibi. Çiğdemler görüyorum, rüyanın başında gündüz sefalarının fotoğrafını çekmeye çalışmıştım, yine fotoğraf çekiyorum çiğdemleri görünce.
Kızlarla konuştuk, eylül duyguları, duygulanışları. Küçük küçük depresyonlar, içine kapanmalar, eli hiçbir işe varmamalar… Ama seni düştüğün o kuyulardan çıkaracak kimse yok. Herkes bir şekilde kendi depresyonundan kendi çıkacak.
Onlara bir komut verdim: “Bu depresyondan çıkılacaaak: Çık!” Anlamadılar tabii.
Kısacık askerlik tecrübemden enstantaneler anlatarak açıkladım. “Yürüyüş kararı sayma” diye bir şey vardır askerde. Bir slogan söyler çavuş, mesela “Ne mutlu Türküm diyene.” Sonra komut gelir: Yürüyüş kararı sayılacaaak: Say! Herkes adımlarını sloganın ritmine uydurur: Ne / mutlu / Türküm / diyene. // Ne / mutlu / Türküm / diyene. Her adımda bir kelime koro halinde söylenir. İşte öyle.
28 Eylül, Pazartesi
Sabah hava kapalıydı, hâlâ öyle. Balkonda namaz kılmıyorum birkaç haftadır ama seccadem hâlâ katlanmış halde balkondaki plastik sandalyenin üstünde duruyor. Bir çeşit minder olarak da kullanıyorum seccadeyi. Bu sabah balkona çıktığımda havanın nemi küçük su zerreleri halinde yüzüme çarpıyordu. Yağmur yağdı yağacak ama yağmıyor.
Sabahları elime dört beş kitap alarak balkona çıkıp yarım saat, bir saat güne başlama okumaları yapıyorum bugünlerde. Dua, maneviyat… Yapmazsam, o gün yapmam gereken diğer işlere de pek elim varmıyor sanki. Gün öyle bereketsiz, evinsiz geçip gidiyor. Bugün havanın nemi kitapları etkilemesin diye masanın üstüne yığmak yerine mutfaktan tek tek götürdüm okuyacağım kitapları. Hem biraz yürüyeyim hem üşümeyeyim diye genelde yürüyerek okudum. İleri geri balkon yürümeleri. Sonra günlük sabah dozu demetini yine götürüp kitaplığın üstündeki yerine koydum.
İki dosya üzerinde çalışıyorum bu sıralar, ben diyeyim tashih, sen de redakte, yeniden yazma. Biri, görece iyi yazılmış bir metin aslında. Ufak tefek imla hataları, noktalamalarda sorunlar, bazı cümlelere küçük dokunuşlarla akıp gidecek gibi. Ama yüreğe ağır. On yıl içeride kalmış bir emekli öğretmenin hatıratı. Çok acı var, ne çok çile, ne çok hüzün… Günde on sayfa anca okuyorum. İçim şişiyor.
Diğeri zor bir iş. Konuşmadan deşifre edilmiş bir metni yazı diline çeviriyorum.
Bir de çilekeş bir dostum şiirlerini gönderdi birkaç hafta önce. Aradım, dedim ki: “Hocam, belli ki çok yoğun duygular yaşamışsın, duyguların çok değerli ama metin olarak, teknik olarak şiirler çok zayıf.”
Bu dosya, dosya olarak kalsın elinde demek istedim aslında. Ama baktım, gönlü buna yanaşmayacak. Bu sefer “Eve gel, çay kahve eşliğinde sana bir iki saat şiir tekniği semineri vereyim,” dedim. Bu teklifime de serin baktı. Hiç ilgilenmesem çilesine saygısızlık gibi geldi, ümit versem, teşvik etsem o da kötülük mü iyilik mi belli değil. Günde birkaç dörtlük onun şiirlerini de redakte ediyorum. Anlamını değiştirmemeye çalışarak heceye uyarlıyorum mesela. Dizelerin uzunluğuna göre onbirli, ondörtlü hece ölçüsü olacak şekilde düzenliyorum. Elimden geldiğince duraklarını ayarlıyorum: 4+4+3, 6+5, 7+7… Mümkünse kafiyelerine bir dokunuş, “aaaa” şeklinde rediflerle kurduğu kafiye örgüsünü “aaxa”ya çevirerek monotonluğu kırmaya çalışma gibi şeyler. Bu arada bu işte fena olmadığımı fark ettim. Tecrübeli ve yaşlı bir şair dostum vardı, Allah rahmet eylesin. Onunla uzun yıllar şiir aktarmıştık bir kardeş dilden. O zaman kazandığım tecrübe işe yarıyor. Bu yaptığım da bir çeşit dil içi çeviri aslında.
Şiire merak duyan ve bazı denemeler karalayan insanlarda şöyle bir düşünce var: Bir manzumenin dizesini ölçüye uydurmazsa o şiir serbest vezinle yazılmış sayılacak sanıyor. Bu tamamen yanlış. Serbest şiir zor bir şeydir. Sen hece ölçüsüyle yazılmak zorunda olan bir manzumeyi beceremedin diye satırlar uzunlu kısalı olduysa serbest şiir yazmış olmazsın. Teknik bilmediğini itiraf etmiş olursun sadece.
Neyse, işte böyle…
“Günler gelip geçmektedir,
Kuşlar gibi uçmaktadır.”
Kuş dedim de aklıma geldi. Bu yıl tam balkonumun önüne yeni bir ev kondurdular. İleri doğru derin bir boşluktan ve uzaklarda dağların arkasından yükselen ufuktan oluşan manzaram tamamen kapandı.
Çok kafaya takmamaya çalışıyordum ama dün, geçen yıllarda sıkça izlediğim, bana doyumsuz bir görsel şölen gibi gelen güvercin sürüsü havadaydı yine. Eskiden güvercinlerin gösterisini zevkle izlerken bu sefer sadece ilerdeki yüksek apartmanın önünde geçtikleri kısa bir kesiti görebildiğimi fark ettim. İlk defa manzaramı kesen bu eve cidden gönül koydum. Kuşların döngüsünün onda biri bile değil gördüğüm kısmı. Üstelik arkadaki mavi fon tamamen yok oldu.
Kuşlar orada bir yerde uçuyor yine,
Ben göremesem de.
Kuşlar uçuyor evet,
Yazık, görmüyor gözlerim.
Mavi gök oralarda olmalı, orda bir yerlerde…
Görmesem de.
Ama göremiyorum, yazık.
