Gün Evini – 18 / Damlamalı Sulama ve Masaüstünü Toplamak
4 Ağustos, Pazartesi
Arkadaşım bir söyleşi linki gönderdi. Yazar Tanıl Bora, okumak, yazmak gibi konular üzerine konuşmuş. “Kötü bir metin nedir ki gerçek kötülüklerin yanında” sözünü başlığa çıkarmışlar. Arkadaşım gönderdi diye okudum. Yazarı tanımıyorum, hiç bir kitabını okumadım, kendi kendime önüme çıktı diye okumazdım muhtemelen, ama belki de başlığa çıkarılan söz kışkırtıcı olduğu için okudum.
Çalışkan bir yazarmış Bora, sonradan baktım, birçok kitabı var, daha fazla çevirisi. İletişim’de “psyha” diye bir seri var, kitapları incelemiş, çoğunun yayınevinin paylaştığı ilk sayfalarını severek okumuştum. O seriyi de Tanıl Bora çevirmiş meğer.
Nasıl çalıştığıyla ilgili soruya cevap verirken kullandığı “damlamalı sulama yöntemi” ifadesi hoşuma gitti. Bir konuda notlar almak, açtığı bir dosyayı uzun süre açık bırakarak yeni bulduğu bilgileri eklemek, konunun zihninde demlenmesini beklemek şeklindeki çalışma yöntemi için kullanıyor bunu. Özellikle araştırmaya dayalı metinler için önemli bir yöntem, zaten yazarın eserleri de “damlamalı sulama yöntemi” gerektirecek metinler olmalı. Kitap okurken de kitabın içinde veya yanında bir kağıt bulundurur, gerekli gördüğü cümleleri not alırmış. Yalnız altını çizmekle yetinmiyor yani.
Fişlemeler, İşlemeler
Ben bir ara denedim bunu, bazı kitaplardan önemli gördüğüm cümleleri bir deftere yazdım ama devam ettiremedim. O notları denemelerde kullandım sonra, demek devam etsem iyi olacakmış. Eskiden “fiş” denen bir nesne vardı. Gençler muhtemelen bilmez. Bugün neredeyse tamamen olumsuz anlamlarıyla kullanılan fişlemek de oradan geliyor aslında. Küçük boyda kestirilmiş kağıtlar veya kartonlardır fiş. Bazen teksir kağıdından olsa da daha çok ince karton denebilecek kağıtlar olurdu. Bir A4’ün dörtte biri boyunda filan. Matbaaya gider giyotinde kestirirdin. Notlar bu fişler üzerine işlenir, sonra belli yöntemlerle tasnif edilirdi. Mesela bir konuyla ilgili yazı yazacaksın, o fişlerden bakar, kolayca bulurdun aldığın notu. Dijital imkanlar böyle çabaları gereksiz kıldı sanırım. Belki hâlâ fişleyen, fişlediğini işleyen yaşlı hocalar vardır köklü üniversitelerde, kim bilir.
Biz öğrenciyken tarih bölümünde okuyan bir arkadaşım vardı. Alttan bir sürü dersi olurdu. Hocanın biri ödevlendirerek geçiriyordu öğrencileri. Arşiv belgelerinin içerik özetini fişlere yazdırıyor, böylece, koca arşivin bazı devasa defterlerini odasına taşıtmış oluyordu. Oturduğu yerden yapacak araştırmasını. Arkadaşın iki ayağı bir pabuca girince ben de bir süre yardıma gittim. Fişle yaptığım iş bununla sınırlıdır gerçek anlamda. Aradan altı yedi yıl geçti, bir yakınımın arşivde araştırma yapması gerekiyordu bitirme tezi için. Arşivin artık lisans öğrencilerine giriş kartı vermediğini öğrendim. Onun yerine biz giriş izni aldık, gerekli belgeleri talep ettik. Bizim aldığımız belgeleri okuyup, inceleyip tezini hazırladı. O kapının öğrencilere kapanmasına kendi işini öğrencilere yıkan hocaların neden olduğunu düşündüm o zaman. Çekik gözlü araştırmacılarla dolu olurdu arşivin okuma salonu. Elin araştırmacısı ta Japonyalardan kalkıp geliyor, bizimki bir vapura binip gelmeye eriniyor. Arşivle son ilişkim köyle ilgili bir merak nedeniyle oldu. Merak ettim bir belgeye bakacaktım. Online girdim, aradım, merak ettiğim belgeye baktım. Bugünden bakınca bütün o fişler, emekler, ödevlendirmeler ne boş görünüyor. O hoca onca öğrenciye fişletip odasına doldurduğu o özel arşivini ne yaptı acaba. Bir hademe çağırıp attırmış olmalı.
Masaüstünde Boş Dosyalar Bitmemiş Kitaplar
Ben de bazen bir dosya açarım masaüstüne. Bir yazı olacaktır, bir deneme veya öykü. Bazen bir cümle ya da birkaç tamlama, söz öbeği yazmışımdır hatta. Ama o dosyaların çoğu öylece kalır. Nadir de olsa aradan epey vakit geçtikten sonra döndüğüm, tamamladığım yazı olur ama benim tecrübeme göre en iyisi sıcağı sıcağına toparlamaya çalışmaktır. Belli hacme ulaştıktan sonra kalsa da olur, onu toparlayabilirim. Ama henüz bir düşünce tohumu gibi açılmış dosyalar öylece kalabilirler. Sonra bir gün gelir masaüstünü temizlerim. Ne varsa bilgisayarın masaüstünde bir klasöre atarım, adı “masaüstü – mart 2005” gibi bir şey olur mesela. Sonra bir cd’ye, bir depolama aygıtına yedeklenecektir. Bu aslında artık kolay kolay geri dönemeyeceği bir çeşit geri dönüşüm kutusu gibi bir şeydir.
Yalnız bilgisayarın masaüstü değil, fiziki masaüstüm de böyledir benim. Okuduğum, okumayı düşündüğüm, satın aldığım kitaplar öylece durur. On – on beş civarı kitap, birkaç defter, kalemlik… Arada bir masayı toplamam gerekir. Çünkü ne çalışma odam vardır yıllardan beri ne çalışma masam. Salonda, yemek masasının bir köşesine konuşlanırım. Zaten pek kullanmayız yemek masasını, kırk yılda bir misafir gelecek de salonda yemek yiyeceğiz. İşte o zaman masayı toplar, kitapları bir yerlere sıkıştırırım. O kitaplar geri inerken bazıları geçici mekanlarında kalır. Kalabalığı azaltıp daha düzenli bir okuma rejimine geçmek istemişimdir artık. Bazen de birkaç haftalığına evden ayrılacağım zaman toplarım masayı. Dönüşte aynı zihinle gelmediğim için masaya aynı kitapları indirmem tabii.
İşte öyle, dağınık şeyler, övünülecek bir yanı da yok, anlatmaya da değmez, niye anlattıysam. Sanırım yazı yazmayı unutmamak için çiziktiriyorum arada böyle şeyler.
8 Ağustos, Cuma
Sabah “Hak Dini Kur’an Dili” okurken iki cümlenin altını çizdim. Müfessir, En’am suresinin başlarını tefsir ederken kurmuş bu cümleleri.
“Elemin halkı maksûdun li-zâtihi değil, lezzete taayyün vermek, onun hükmünü muhafaza etmek ve lezâiz-i faniyeden lezâiz-i bâkıyeye geçmek içindir.”
…
“Fakat yine Allah’ın rahmeti kendine yazmış olmasından nâşîdir ki bu imhâl, nâmütenâhî gidemez, elbette bunun bir ecel-i müsemmâsı vardır.”
…
Hele şükür.

