Deneme

Sanatın Akıl Oyunları

Okuma süresi: 5 dakika

İnsan şaşırıyor tabii. Bir lisanın çok yoğun kullanılan bir harfini kullanmadan koskoca bir kitabı nasıl yazarsın arkadaş! Hadi yazdın sayalım, onu Türk yahut İngiliz lisanına aktaran tilmaç onu aynı yolla nasıl aktarabilir… Ama yapmışlar; yazmışlar da aktarmışlar da.

La Disparition romanı hakkında konuşuyorum. 1969 yılında yayımlanmış. Fransız yazar G. P. zamanının bir yazın topluluğunun anlayışına uyarak Fransızcada çok kullanılan bir ünlü harfi, Fransızcanın 5. harfini hiç kullanmadan yazmış. Bunun için Fransızcadaki sözcük dağarcığının çok mühim bir kısmını kullanamamış.   

Fakat olay bununla sınırlı kalmamış, romanın bazı lisanlara aktarımında da aynı kural sürdürülmüş. G. Adair, A Void adıyla aynı harfi kullanmadan İngiliz lisanına. C. Yardımcı’ysa Kayboluş adıyla bizim lisanımıza aktarmış.

İlk başta bu çabaları lüzumsuz bir uğraşmış gibi düşündüm. Tam da bu yazarla tilmaçları kırk sopa vurulup kırk tam altın ihsan buyurulacak adamlar sandım. Harf sandığın bir tomurcuktur haddizatında, bir goncadır.  Onun açılmasını sağlamazsan yazı kuru kalır, güdük olur, kısırlaşır.

Fakat hakkında kafa yormaya başlayıp bazı okumalar yaptığımda gördüm ki kazın ayağı başka türlüymüş. Bu adamları bu yola sokan dürtüyü sanırım kuyruğundan yakaladım.

Romanın yazarı bu işi Oulipo adlı bir sanat topluluğunun anlayışına uyarak yapmış. Bu yazım usulü lipogram olarak adlandırılıyor. Bu gruba dâhil olan yazarlar, dışarıdan bir ısmarlama yahut zorlama olmaksızın, iradî olarak birtakım kurallar, kısıtlamalar koyarak kitap yazmaya çalışmışlar.

Alışılmış anlayışta özgürlük, sınırları kaldırarak yazmak anlamındadır. Oulipocularsa olaya biraz farklı bakmışlar. Yazarın gönüllü olarak bazı kurallara bağlanması, kısıtlanması; ona özgür kaldığında bulamayacağı bazı sözcük yahut anlatım tarzlarıyla yazma imkânı sunabilirmiş.

Yazarın ya da şairin kısıtlamalarla anlatma çabası bir tür boy ölçümü sayılabilir. Bu yaklaşım farklı kültür yapılarında da karşımıza çıkar. Japonların haiku şiiri misal, kısacık kalıplarla inşa olunur. Osmanlı’daki Divan şiiri aruz kalıplarıyla yazılır. Katı kurallarla yani kısıtlamalarla yapılır.  Halk şiirimizin dudaklar arasına kürdan konularak yapılan harf oyunlarına dayalı bir biçimi vardır. Kürdandan ötürü “b, p, m, f, v” gibi dudaklardan çıkan hiçbir harfi kullanmadan şiir kurma mahirliğidir bu.

Bu sanat dallarının da ortaya koyduğu gibi insanoğlunun aklına toptan zincir vurulamaz. O bütün maniaları aşmanın yahut onları başkalaştırmanın türlü yollarını bulur.

Sanatçıyı sınırlayan, baskı altına alan zorluklar ya dışarıdan kaynaklanır ya da yazarın bilinçli bir maksadından doğar. Kaynağı farklı olsa da iki durumda da zihin, alışılmışın dışında yollar aramaya koyulur.

Bu mânialar dışarıdan bir saik vasıtasıyla dayatıldığında bazı insanlar baskılara boyun büküp razı olsa da cins dimağlar, sanatçı fıtratlar bu baskıya karşı koyarlar. Dayatmalar ırmağın yoluna bir kayanın çıkması gibidir. Bu durumda ırmak akmayı bırakmaz. Kayayı oymaya çalışır, başarmazsa yanından dolaşır, icabında çağlayan olup aşağı akar ama illaki akmanın bir yolunu bulur. Sanatçı aklı da bu tarz çalışır. Sanatçı o kayayı aşmak için arayışa koyulur, kırk ırmaktan kırk kovaya su doldurur.

Sanatçının aklını durdurmak zordur çünkü. Onun için camları kapatırsan o kapılar bulur yolda. William S. zamanında tiyatrolarda çok ağır sansür uygulanıyordu. Yazarın şahsına has bir dil kullanmasında, farklı dil kalıpları ortaya koymasında bu sansür yasaklarını aşmaya çalışmasının payı hiç azımsanamaz. Onun çatallı, çok anlamlı, katmanlı yazısında sanatın icaplarının yanı sıra bu baskının da payı vardır. Dahası, sahanın kimi uzmanları onun tiyatro oyunlarındaki çok boyutluluğun bizzat sansür dolayısıyla olduğunu savunur.

SSCB zamanında bazı yazarlar, açık siyasi yazılar yazamadığı için asıl fikriyatını mitoloji, hayvan öyküsü, rüya, yolculuk gibi taşıyıcılara taşıtma yoluna gitmiştir. C. Aytmatov’un yapıtlarında bu açıkça ortaya çıkar. Onun çok katlı, cümbüşlü, yüklü kitaplar yazmasında Moskof sansürünü aşma çabalarının da izi görülür.  

Bu kısıtlamaları yazar bizzat iradî koyduğunda da sonuç yaklaşık aynı çıkar. Şu farkla ki o zaman sanatçının çabası bir oyun halini alır. Oyun; hayalin, varsayımın, ütopyanın yurdu yani. İnşa buradan doğar, hülya buradan başlar. Sanatçı buradan kurar kuracağını.

Yazar bir konuda kısıtlanınca onun aklı,  fikri, hafızası, hayali sanki uzamaya, yayılmaya, sınırlarını zorlamaya başlar.  Zihin, yazarın dilini aslında nadir uğradığı hafıza odacıklarında dolaştırır. Artık bir sözcük avıdır başlar kafasında. Bir bakar ki uzun zamandır kullanmadığı bir sözcük dimağının kuytularından göz kırpıyor, onu hafızanın kollarına çağırıyor. Sonunda çağrışımlar çağrışımları kovalamaya başlar.

Bir harfi kullanamamak başlangıçta bir noksanlık gibi görünür. Bana göründüğü gibi yani. Bu noksanlığın cins bir yazarın dikkatini artıracağını kavrayamamışım. Dikkat ki; unutulmuş söz harmanını dalgalandırır, fikriyatı kanatlandırır. Zihin yasaklı harfin civarında dolaşınca yalnızca sözcük başkalaşmaz. Yapı baştan kurulur, lüzumsuz bağlaçlar atılır, fuzulî ara söz varsa ayıklanır. Bunlar da yazıya bir tür duruluk kazandırır. Çünkü manzarayı kapatan bir örtü başka bakma imkânları doğurur. Sonra dilin başka imkânları ortaya çıkar. Yasak olan husus; îma, ironi, mizahla dışa vurulur.

Bunun bir misalini İslam sanatlarında görürüz. Bazı İslam toplumlarında canlı varlıkların tasvirinin İslam tarafından sınırlandırıldığına hatta yasaklandığına inanılması, hususan dinî- mimari alanlarda, sanatçıların hat, çizgi kompozisyonu, bitki motifi, taş-ahşap işçiliği gibi sahalarda yoğunlaşmalarına, dolayısıyla soyutlamalara yol açmıştır. Hüsnühat sanatını düşünün.  Harf sayısı sınırlı olsa da istif, oran, boşluk, çizgi imkânları sınırsız.

Fakat buradaki avantaj otomatik ya da garanti sayılamaz. Bu zorluk kimi zaman yapıtı cilalar kimi zaman da muhatabı yorar. Yarar, sanatçının istidadı yahut yapısının bu kalıplara uygunluğuyla yakından ilişkilidir. Bundan ötürü söz konusu oyun ya da kısıtlamalar bazı yapıtlarda yalnızca suskunluk, boşluk ya da büsbütün anlamsızlık oluşturur. Okurun/muhatabın açamadığı yahut aşamadığı katman, katman olmaktan çıkıp duvara dönüşür.

Ancak bu romana bu talihsizlik uğramamış. Bilakis çoklarınca başyapıt sayılmış. Misal, ünlü bir yazınbilimcimiz Batur, La Disparition romanı için şunları diyor:

“Kayboluş, ilk yayımlandığı 1969 yılından bu yana kısıtlamanın kaçınılmaz olarak yoksullaştırdığı kuru bir anlatı olarak karşılanmadı hiç! Dil oyunları, çağrışımları, konusunu başkahraman yapan kurgusuyla bir yazınsal başyapıt; doludizgin hayal gücü, insafsız mizah duygusuyla bir solukta okunacak bir roman olarak kabul gördü.”

Fransız Oulipocu yazarımız bu övgüyü boşa çıkarmamış görünüyor. Zira burada durmamış! 1972 yılında başka bir kitap daha yazmış.  Bunda sabık romanının tam zıttını yapmış. La Disparition romanında 5. harfi kullanmayı yasaklamıştı, bir sonraki kitabında ünlü harf olarak yalnızca 5. harfi kullanarak hiç başka ünlü harf kullanmamış. İnsan şaşırıyor tabii…

Bütün bunlar bana karşımıza bir duvar çıktığında, yollarımız tıkandığında, bir yasakla sınandığımızda mızmızlanıp durmaktansa bir yol bulmaya yahut yol açmaya çalışmanın lüzumunu hatırlatıyor. İnsan zihni, alıştığı imkânlardan mahrum kaldığında başka imkânlar bulabiliyor. Fakat bunun için aramaya, alışılmış yollardan çıkmaya razı olmalıdır. Filhakika insan çoğu zaman yoluna çıkan duvarı aşamaz da yıkamaz da. Fakat duvarın altından yol bulabilir, ardına dolanabilir. Olmazsa o duvarı bir kaçış rampası kılabilir. Ancak o vakit baskı ya da sınırlamaları bir oyuna dönüştürüp onlardan yarar sağlamak mümkün olabilir.

Yazının başından bu yana yazarın adını da ikinci kitabının adını da açık açık yazamadığımın farkına varmış olmalısınız. Dahası yazımda andığım yazarların adlarını da kısaltmalarla alabildim. Tüm bunlar da oyunun bir parçası. Katılabilirsiniz…

Paylaş:

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Captcha *