Yaşayan Distopya: “1984”

Henüz kırk altısında, erken denebilecek bir yaşta ölmesine rağmen, ardında pek çok eser bırakan Orwell da geçim sıkıntısı çeken kalemlerdendir. Yaşadığı zorluklar ve yaptığı gözlemler, onun hayata ve toplumsal problemlere bakış açısını kökünden etkiler. Ezilen alt tabakanın geçim sıkıntısı ve zorlu hayat mücadelesi canını epey acıtmıştır. Buna karşılık, kapitalist ve antikapitalist elitlerin yaşadığı refah ve kurduğu acımasız dünya düzeni onu hayrette bırakır. İspanya iç savaşına da şahit olur. Yazarın gerek “Hayvan Çiftliği”nde ve gerekse “1984”te bu mesele üzerine çokça kafa yorduğu açıkça görülür.

Eser, kritik bir görevi icra eden devlet memuru Winston’ın etrafında döner. Olup bitenleri gören ve iyi kavrayan Winston, düşüncelerini yazmak ister ve bir defter edinerek günlük tutmaya karar verir. Verir ama nefeslerin ve kalp atışlarının bile kontrol edildiği bu düzende işi hayli zordur. Yine de suç işlediğinin ve hissedildiği anda bütün hayatının altüst olacağı bilinciyle yazmaya başlar. Gözlem ve sorgulamalar içinde görevini yapmayı sürdürürken kendisini sürekli takip eden bir kadın dikkatini çeker. Korku ve ümit arası çelişkili bir karmaşa ile heyecan da böyle başlar.

Daha en baştan, okurun ilgisini avcuna alan yazar, gücü elinde sımsıkı tutan iktidarın, sanki tanrıymışçasına, varlığını her an her yerde hissettirmesini satır satır zihne işler. İktidarın, hükmeden ve karar veren olarak, toplumu çekip çevirme yöntemleri akılla dalga geçer seviyededir; fakat bunu görebilmek için, az da olsa çemberin dışından bakmak gerekir. Sistem, milli hisler üstüne bina edilmiştir. Mesela tele ekranlardan önce bir zafer haberi yayınlanır, ardından da çikolata tayın miktarının otuz gramdan yirmi grama düşürüleceği açıklanır. Bunu unutturmak için de “Okyanusya her şey senin için” marşı çalınır. Her ne kadar maneviyat hayattan kovulmuş, yerine de partiye bağlılık konulmuşsa da milli hisler, her an “Ver mehteri” coşkusunda tutulmaktadır.

Halkı zinde tutmak için iç ve dış düşmanlar belirlenmiş, onlar olmadan gerilimi canlı tutmanın, baskıyı haklı ve sürekli kılmanın mümkün olmadığı iyi tespit edilmiştir. Bir iç düşman olarak Goldstein iktidar için elzemdir mesela. Bu yüzden, ekranlardan onun görüntüsü eşliğinde Asyalı askerler geçer hep… Böylece her iki düşmanı sürekli karşısında bulan toplum, bir kaç dakikada galeyana getirilecek seviyede tutulur.

Bir yandan tele ekranlarla, bir nevi güvenlik kameralarıyla, istisnasız her yerde ve her an denetim altında tutulan halk, bir yandan ekranlar vasıtasıyla sürekli propagandaya maruz bırakılır. Tabii bunlar yetmez. Özellikle proleterlerin olduğu kenar mahallelere ve sokaklara başta olmak üzere aralıklarla füzeler ve bombalar atılarak düşmanın varlığı pekiştirilir. Öte yandan düşünce polisleri iş başındadır. Bir jest bir mimikten başlayarak farklı düşünen ve farklı düşünme ihtimali bulunan kimselere hayat hakkı tanınmaz. Hatta öyle ki, çocuklar, anne babalarını bile ispiyonlayacak şekilde yetiştirilerek bütün bir toplum muhbire dönüştürülür. Bu iş, bir vatani görev, bir ibadet anlayışıyla icra edilir. Ama neticede toplumda güven biter.

Parti, hiçbir alanı boş bırakmamıştır. Dinleme, gözetleme ve ispiyonerlik denetim yöntemleri sebebiyle iki kişinin bile birbirine güvenmediği bir ortamda, en serbest kesim yine de proleterlerdir. Çünkü onlar, sürekli iş ve emek üretse de düşünce üretmeyen bir topluluktur. Çalışmaktan düşünmeye zamanları yoktur. Sadece çalışırlar ve ürerler. Bu da kurulu düzenin en çok ihtiyaç duyduğu şeydir. Sistem, nüfusun yüzde seksen beşini bulan bu kalabalık kitle sayesinde hayatiyetini sürdürür. Parti ileri gelenleri, rütbe ve derecesine göre daha konforlu bir hayat sürseler de,  onlar her ihtiyacını sınırlı sayıda bulunan üçüncü kalite ürünlerle gidermeye alıştırılmışlardır.

Proleterler, kendilerine sunulan hazır fikir ve sloganlarla yaşarlar. Çalışma zamanlarından kalan hayatları ekran karşısında, sokak gösterilerinde ve barlarda geçer. Hiçbir zaman ellerine geçmese de piyangodan çıkacak büyük ikramiyeden ümitlerini kesmezler. Parti, oyalanacakları sosyal aktivitelerden, heveslerini yönlendirdiği piyangoya kadar her yere el atmıştır. Bunun için, partiye bağlılık noktasında proleterlerin üzerine yoktur. Hem itirafçı hem ispiyoncu olarak kendilerini ispiyonlayan çocuklarını bile kahraman olarak görür ve bununla öğünürler. Onları güya kendileri yetiştirmiştir. Parti, kendilerini suçluyorsa bile bu doğrudur; çünkü partinin mutlaka bir bildiği vardır. Yine de parti üyelerine dahi gösterilmeyen tolerans onlara gösterilir. Rejim için herhangi bir tehdit oluşturmazlar; düşünce yoksunudurlar.

İktidar, hükümet işlerini, aslında isminin tam tersini icra eden dört bakanlıkla yürütür: “Doğruluk Bakanlığı,” “Sevgi Bakanlığı,” “Bolluk Bakanlığı” ve “Barış Bakanlığı.” Her bakanlığın bünyesinde kurullar, alt kurullar ve yardımcı kurullar gibi bitmez tükenmez insan istihdamı vardır. Tek tip elbise içinde, renksiz ve emniyetsiz bir hayattır yaşadıkları. Gazetelerden kitaplara ve tarihi belgelere kadar sürekli yeniden yazılan bir geçmişleri vardır. Parti sloganı: “Geçmişi denetleyen, geleceği de denetler”dir. Bir fotoğraftan gazete kupürüne kadar, tarihi belge niteliği taşıyabilecek ne varsa hepsi günlük olarak düzenlenir. Kahramanımız Winston’ın görevi budur ve o, işinde başarılıdır. Yapılan bu iş, “çelişmezlik çalışmasıdır.” Kullanılan aletin ismi de ilginçtir: “Konuşyaz.” Bir şey hem mümkündür hem de değildir. “Çiftdüşün” her meselede ikili düşünmeyi, tam tersini düşünmeyi ve sonuçta partinin baktığı pencereden bakmayı netice verir.

Her gün yeniden yazılan tarihle birlikte, her gün yeniden yapılan bir dil vardır. Dilde sadeleşme çalışmalarıyla, küçültülen, daraltılan ve gittikçe anlaşılması güçleşen bu dilin adı “Yenikonuş”tur.  Geçmişi yeniden yazarak yok etmekle birlikte, geçmişi dil aracılığıyla da yok etmek parti felsefesidir. Her şey gibi ekonomik ve sosyal veriler de sahtedir. İstatiksel olan her konu üzerinde durmadan bir düzeltme yapılır. Çünkü “akıl istatiksel değildir.” Bir önceki veriler yok edildiğinden yeni veriler doğru ve değişmez kabul edilir. Hiçbir şeyin “öncesi” yoktur; toplum, kendisine en son açıklananı dikkate alır.

Kitabın henüz başlarında, iktidarın adamı O’brien’ın bir sözüne yer verilir: “Karanlığın olmadığı yerde buluşacağız.” Bu söz, ilk önce bir büyük ümidi müjdeler gibi görünse de hiç de öyle değildir. O yer, düşünce suçu işlemiş kimselerin bir anda ortadan kaybedilerek, bütün benliğinden ve değerlerinden arındırıldığı, ışığı hiç sönmeyen bir işkence ve itiraf yeridir. Bunun için, bir slogan geliştirilmiştir: “Düşünce suçu ölüm tehlikesi yaratmaz, düşünce suçunun kendisi ölümdür.”

“Büyük Birader”in kurulu düzeninde hayat bir imaj ve slogandan ibarettir. En dikkat çeken ve saçmalığı hemen göze çarpan felsefik slogan ise: “Savaş Barıştır, Özgürlük Köleliktir, Bilgisizlik Kuvvettir.” İlerleyen sayfalarda bu sloganın ne anlama geldiği detaylı bir şekilde ortaya çıkar. Winston, kendisine verilen gizli bir kitap sayesinde, eleştirdiği ve haykırarak karşı çıkmak istediği modern iktidarın yaşam felsefesini bulur. Kurgusal olarak üç kutuplu bir dünyada her şey “-mış gibi” yaparak yaşanır. Gücü elinde bulunduranlar, kurulu düzenin devamını sağlamak ve üretim fazlasını eritmek için savaşa sarılır. Aslında savaşlar da dâhil her şey, devamı istenen mekanizmanın birer parçasıdır. Bunun için, hiçbir süper güç bir diğerini yok etmek ve topraklarını ele geçirmek istemez. Böylesi, alınan ülkeyi uzun yıllar elinde tutmak ve toplumu asimilasyona mecbur kılmak sebebiyle savaştan bile masraflı ve zahmetli olacağından hiç de akıllıca değildir.

İşte bu bölümler, dünya düzenini çok iyi kavrayan Orwell’ın dâhiyane bakış açısını ve geniş bilgi birikimini yansıtır. Nasıl ki, bu eseri kaleme alırken çıkış noktası kabul edilen iki kitaptan biri olan “Demir Ökçe”de ‘kapitalist iktidar’ın acımasız yüzü deşifre ediliyorsa, burada da ‘sosyalist iktidar’ın kirli çamaşırları ortaya dökülür. Biri ötekini aratmayan ve bir madalyonun iki tarafında duran iktidarın iğrenç yüzüdür ortaya konulan. Bu noktada, “1984”ün, farklı bir pencereden aynı meseleyi işleyen bir başka distopik eserle, Aldous Huxley’in “Cesur Yeni Dünya”sıyla da omuz omuza verdiği pekâlâ söylenebilir.

“1984”ün “Büyük Birader”i, evet, Stalin’i çağrıştıracak şekilde resmedilse de, aslında onun şahsında bütün diktatörleri düşündürür. “Büyük Birader”in saltanatı, Sovyet Rusya örneğinde yaşanıp bitmiş değildir, o, varlığını ve işlerliğini daha profesyonel bir şekilde, yine Rusya, Çin ve Kuzey Kore başta olmak üzere, ülkemiz de dâhil pek çok yerde, bütün mekanizmalarıyla sürdürmektedir. Bir kez ortaya çıkan ve bir asırdan fazla süredir kurumsallaşmasını kemikleşmiş bir şekilde tamamlayan kapitalist sermayeler ile sosyalist erklerin iki kutuplu oyun kuruculuğu durmadan kendini yenilemektedir.

Wiston ile Julia’nın birlikteliğine gelince, bu aşk hikâyesi kitabın sürükleyiciliğini artırmak için yerleştirilmiş kurgudan başka bir şey değildir. Yine de bu bölümler dâhil, eserde gereksiz denilebilecek bir tek paragraf bile yoktur. Orwell’ın, gerçekten iyi bir iş çıkardığı ortadadır. Yayınlanmasının üzerinden yetmiş iki yıl geçmesine rağmen, “1984,” değil güncelliğini korumak, hâlen fazlasıyla yaşanmaktadır. Bu şartlarda, dünyamızın, ne yazık ki, o, özlemi çekilen huzura ermesi kısa vadede mümkün görünmemektedir. Şayet bugün, sevgi, barış ve kardeşlik şarkıları söyleyen çocuklar, büyüdüklerinde de el ele tutuşmayı sürdürebilirlerse, işte ancak o zaman, yepyeni ve huzur dolu bir dünya mümkün olabilir.

163 thoughts on “Yaşayan Distopya: “1984”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.