İrfan Arslan

Gün Evini – 23 / Metin ve Piç

Okuma süresi: 6 dakika

7 Nisan, Salı

Balkonu yıkadım, balkon mevsimini açıyor muyum? Oturmak için erken, belki ileri geri yürümek ve derin nefes almak için…

Balkonda lale, cezayir menekşesi, karanfil, naneler… Karanfili marketten almıştım küçük bir saksıyla. Kokulu karanfil bu. İnce uzun saksının bir köşesine göçürdüm. Tutundu kaldı hiç beklemediğim şekilde, üstünden dört beş mevsim geçti, hâlâ yaşıyor. Aynı saksının diğer köşesine pazardan aldığım yeşil nanelerin kazıklarından sokuşturmuştum, onlar da tuttu. Bu ikilinin birbirine yakışmasını da beklemezdim.

Cezayir menekşesine gelince, aslında istilacı bir sarmaşık. Bahçem olsa dikmek istemem. Köyden getirmeye çalıştığım başka bir göklükle birlikte geldi. Biz “sıra” diyoruz, pek yok sanırım başka yerlerde, biraz dereotunu andırıyor, bazı yörelerde arapsaçı denen göklüğe de benziyor sanırım ama aroması çok daha keskin. Meneviş ucu yoğurtlamasına falan konulur. Neyse, söktüğüm sıraların köküyle birlikte geldi Cezayir menekşesinin kökü. Ayıklamadım, madem yapışmış bırakmıyor, şansını denesin dedim. Sıralar kurudu gitti, Cezayir menekşesi o ince köklerden filizlenip boy attı. Çok da güzel çiçeği var bu aralar.

Evimin önünde ve mahallede bir inşaat bir inşaat… Sanırım kentin müteahhitleri birikip ant içmişler boş arsa bırakmamaya.  Kapanan manzara, inşaatla birlikte son doğal tabiat parçalarının gidişi… Pırnallar, ahlatlar, balkonumdan selam verdiğim doğal bitki örtüsünün son kalıntıları yok oluyor. İlerde bir okul var, arkasında bir arsa vardı. Üzümlü, narlı, süsenli küçük bir avlu. Orayı da düzlemişler. Demir örgüler ve beton. Yanındaki arsa hakeza…

7 Mayıs, Perşembe

İstanbul’a gittim geldim. Eski bir dost gelmişti İstanbul’a, Batı Türkistan’dan, yanına gittim. Bir hafta kadar beraber kaldık. Üsküdar’a uğradık, sahilde biraz dolaştık. Hüdayi Hazretlerine selam verdik. Dönüşte vapurla geçtik karşıya. Vapur yoksa, deniz yoksa işin içinde İstanbul’a gitmiş sayılmaz insan. Onun için yolu uzatmak pahasına özellikle bindik vapura.

Akşamları kızım da yanımıza geldi.

Eminönü iskelesinde İBB’nin kitap dükkanı var. “Bir kitap seç, bugünün hatırası olsun,” dedim. Dolaştı durdu rafların arasında. Kendisi biraz zor beğenir. Felsefe raflarında oyalandı daha çok. Kitap tavsiye etmemi istedi. Ben genelde uzak dururum tavsiyeden. Babanın tavsiye ettiği kitap mundar oluyormuş gibi bir şey hissediyorum. Sanki çocuklar ben oku desem okuyacakları varsa da okumazlarmış gibi. Nermi Uygur’un Felsefenin Çağrısı vardı. “Bunu alayım,” dedim. Şöyle bir açıp baktı. “Dili ders kitabı gibi görünüyor,” dedi. Bir kaç karış ilerde Cemil Meriç’in “Jurnal”ı vardı. Onu gösterdim. “Sen uçan bir dil mi istiyordun? O zaman bunu al ama üslubuna zarar verebilir, etkisinde kalırsın.” Jurnal’ı kabul etti. “Zaten Virginia Woolf’un günlüğünü okuduğumdan beri dilim bir tuhaf oldu,” dedi. Ben de Jurnal’ı İstanbul’da öğrenciyken okumuştum. O zamanlar onun yerine “Felsefenin Çağrısı”nı okusam daha iyi olurdu belki ama bilinmez. İnsanın karşısına hangi kitapların çıkacağı da kaderle ilgilidir kuşkusuz.

*

Dostum yetmiş dört yaşında, tanıştığımızda kırk beş yaşlarındaymış hesabım doğruysa. Şimdi ben onun o zamanki yaşını geride bırakmışım. Onun o yıllarda yaşadığı hayata benzer şeyler yaşıyorum. O ise ak sakallı, takkeli, dingin… Oğlu ve torunu vardı. Torunu büyümüş, dinini daha iyi öğreneceği bir mekânda kalıyormuş. Lise erken bitmiş, bir sömestr boşluk, güzün üniversiteye gidecek. Boşluğu değerlendirmek istemiş. Orada kalmak da kendi tercihiymiş. Bu durum hoşuma gitti. Biz seferiyiz, sen kıldır namazı dedik, delikanlı öne geçti. Dostum duygulandı:

“Torunumun ardında namaz kıldım ya, şükür Huda’ya!” dedi.

“Tolstoy’u seviyorum, çoğu şey anlamsızlaştı. Dostoyevski’yi tercih ederdim eskiden, şimdi Tolstoy öne geçti,” diyor. Başka yazarlardan da konuştuk. Sahaflardan beş on kitap aldık.

1 Haziran, Pazartesi

Haziran geldi, sıcak geldi. Bir günde mevsim değişti. Kalın yorgandan doğruca çarşafa geçtik. Battaniye, pike gibi ara formlar yok.

Köydeydim, dün şehre indim.

Köyde bir hafta geçirdik, soba yaktık, hava hâlâ soğuktu geceleri. Her sabah bülbüllerin doyumsuz ziyafetini dinledik. Uzatmalı bahar hükümfermaydı bu yıl, gelincik dolu tarlaların araları, yol kenarları; yer yer sarı çiçekler, mor çiçekler…

Bir kaza haberi okudum önce, çok üzücüydü. Genç bir çift, ikisi de akrabadan. Beş yaşlarında kızlarını kaybetmişler. Yola çıkan kediyi ezmemek için sağa kırınca yandaki tarlaya uçmuş araba. Anne baba hafif yaralanmış.

Ziyarete gittik bayramda, ne diyeceğiz, nasıl teselli edeceğiz diye kara kara düşünürken, gençler bizi metanetleriyle şaşırttılar. Kadere iman, acıyla merdane yüzleşme nasıl olurmuş, gördük. Ehl-i tarik, imanı kavi gençler. Allah istikametten ayırmasın.

14 Haziran, Pazar

Balkon mevsimi tamamen açıldı, sabahları portatif masada kitap okumalar, çay içmeler. Balkonda yeni bitkiler, fesleğen diktik, bir iki kök reyhan, mutfakta filizlenen soğanlardan bazıları… Önümdeki inşaat hızla yükseliyorlar. Adamın arsası tabii, yapabiliyorsa yapacak. Ben olsam da yapar mıydım? Param olsa, arsam olsa yapardım belki. Bazen misafir geliyor, “Buraya da böyle bina dikilir mi ya hu?” diyorlar. Ben demiyorum. Kendine çevreci insanlar. Kendi önüne bina dikilsin istemiyor ama imkânı olsa kendi diker.

27 Haziran, Cumartesi

Dün kahvaltı masasındayız, hanım “yekelemek” ne demek diye sordu. Türkmence bir kelime belli, aslında kendisi de az buçuk bilir ama benim kadar değil. Şöyle bir zihnimi yokladım, kelimeyi biliyorum ama Türkçe hangi kelimeyle karşılanır çıkaramadım. Doğrudan açıklamasını verdim. “Gereğinden fazla sık bir şeyi aradan birazını ayırarak olması istenen yoğunluğa getirmek.” Çocuklar bir “oha” çektiler. Sözlüğe bakın dedim, sözlükte de bulamadılar. Yine nette Türkmence sözlük bulmak bana kaldı. Baktım, gerçekten benim açıkladığım gibiymiş. Örnek cümleler “pamuk kozası” ve “lahana yaprağı” hakkında. Sanırım seyreltmek kelimesiyle çevrilebilir. Ama hanımın aradığı bu değildi. Zaten o iki konuda Türkmenceye ihtiyaç duyuyor: ya satın alacağı bir elbise ya da merak ettiği bir yemek tarifi. Bir kumaş türü, “yekelenmiş yüpek” gibi bir şeydi sanırım. Biraz düşündük, herhalde “taşlanmış” anlamındadır dedik, yani rengi seyreltilmiş.

Bu kelime aklıma önüme çıkan bazı kısa videoları getirdi. Mesela bir çiftçi seradaki biberden, domatesten nasıl daha iyi verim alınacağını anlatıyor. Şu dalları, şu çiçekleri koparmak lazım diyor. Türkmence “yekelemek” dedikleri tam da bu iş işte. Sonra budama videoları: Şu dalı kes, şunu da, hatta şunu da.

Yirmili yaşlarda yazar şair arkadaşlarla otururduk Aşkabat’ta. Benden on yirmi yaş büyüktü çoğu. Birbirimizin öyküsünü, yazısını eleştirirken ustaların üzerinde çokça durdukları bir konu metnin “şaha yarması” olurdu. “Bak şu tayda şaha yarmış, ayır.” Şaha yarmak, dal vermek. Ağacın verimini veya güzelliğini bozan o dalı kes, at. Ziraat teriminden ödünçleme. Bunun Türkçesi “piç”. Piçin bu anlamını Elif Şafak’ın Baba ve Piç romanı sayesinde öğrenmiştim. Sözlükte şöyle açıklanıyor: “Bir bitkinin çevresinde yeniden beliren sürgün ve filiz.”

Bir metinde, özellikle öyküde ama denemede ve şiirde de olur, hikâyenin veya konunun “şaha yarması” kompozisyonu bozuyor. Orhan Pamuk Saf ve Düşünceli Romancıda “merkez” kavramından bahseder. Metnin bir merkezi vardır. Birden fazla merkez olmaz, olursa insicam bozulur.

Gerçi “piç” bir ağaç için ciddi sorun olsa da çalı için sorun olmayabilir. Baştan metni bir ağaç gibi mi kurguluyoruz, çalı gibi mi? Bunu da düşünmek lazım. Ben bazen merkezsiz metinler yazıyorum mesela ya da çok merkezli. Bu tercih mi acaba yoksa beceriksizlik mi? Bazen o bazen o.

Aklımda yıllar önce okuduğum bir söyleşiden şöyle bir parça kalmış. Konuşan kimdi, hatırlamıyorum. Ama Aziz Nesin’i seven, ondan etkilenen bir öykücü olmalı. Genç bir yazar olarak yazılarını gösteriyor ustaya. Aziz Nesin diyor ki, “Yazıların güzel ama o kadar çok fikri tek yazıda harcamışsın ki. Biraz tasarruf etsen iyi olur. Mesela ben senin şu yazından üç yazı çıkarırdım.” Elbette bu cümlelerle söylememiş ama buna benzer şeyler. Aslında usta yazar genç yazara belki de “Yazının merkezini korumaya çalış. Piç çıkarmasına izin verme” demek istiyordu.

Bir keresinde öyle bir roman okudum. Yazar Avrupa’da yaşayan bir Türkmen muhalif. Ben de bir romanını (aslında povest) çevirmiştim ama henüz basılmadı. Anlatacağım konu da o değil zaten. Neyse kendisinin sevdiği, önemsediği bir roman. Arkadaşım diye hiç param yokken para verip aldım. Vakit ayırıp altını çizerek okudum. Hakkında bir yazı yazmayı da düşünüyorum. Arkadaş o zamanlar beni sık sık arardı, sonradan biraz tartıştık, şimdi sadece arada video filan gönderiyor. Neyse, roman hakkında düşüncelerimi anlatmak istedim. Çevirdiğim romanın bu “önemli” romandan bazı yönleriyle daha sağlam olduğunu söyledim. Ben daha bir iki cümle söylemeden sözümü kesti. “Onu sen çevirdiğin için sana öyle geliyordur,” dedi. Baktım, beni dinleyecek hali yok, eleştiri kaldıramayacak, fikirlerimi de küçümsüyor, boşverdim.

Eğer dinlese şunları söyleyecektim. “Abi, eser güzel olabilirdi ama üç dört romanlık konuyu aynı metne boca etmişsin. Tamam, siyasi eleştiri yapmak istiyorsun, aynı zamanda ekoloji meselesini de ele almak istiyorsun, bir yandan da alegorik bir eser olsun istiyorsun. Hepsi iyi güzel ama bunların her biri yemeğin birbiriyle uyum sağlamayan malzemeleri gibi kalmış, aynı kazanda pişmemiş. Keşke altı yüz sayfalık bir roman yazacağına ikişer yüz sayfalık üç kitap yapsaydın bu malzemeyi.”

Çok dağınık oldu, evet, çok merkezli, çalı çırpı tarzında. Bir deneme yazıyor olsaydım kötü olurdu. Günlük götürür bence. Götürmese de ne yapalım artık. Böyleyken böyle.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Captcha *