Ömür Erdem

Ağaç Deyip Geçmek Adet Olmuş!

Okuma süresi: 4 dakika

Birkaç yıl evvel oturduğum evin bahçesinde bir ağaç vardı. Bir elma ağacı… Öyle çok büyük değil, bodur bir şey. Zamanında ev sahibine öylesine bir esmiş olmalı bunu dikmek. Zira o büyük arazide ve yakın çevrede tek başına hayata tutunmaya çalışıyordu ağaç.

 Bir kış günü, kar ve bulut arasında, ârafta kalmıştı bizim elma ağacı. Güneş de karşıdan göz kırpıyordu bir taraftan. Ağacı korumaya azmetmiş ahşap korunaklar mihmandarlıklarını esirgemiyorlardı. Ağaç ne yapsındı? Yapraklarını döküp uzaklaşan rüzgarın peşine mi takılsın? Güneş ışıklarının bayıltan sıcaklığına mı tav olsun? Karın vereceği cansuyunu düşünüp köklerini mi salıversin yere doğru? Ya şu karşıda beliren öz bulutlar! Kaybolur muydu birazdan acep; yoksa ağacı da alıp ötelere taşır mıydı? Şu korumak için bekleyen hareketsiz ahşap bekçiler kaç mevsim dayanırdı? Yoksa ‘yalnızlık’ böyle bir şey miydi? Ârâfta olmak, bîtaraf olmak mıydı?

Bu manzarayı bir süre seyrettikten sonra güneş kaybolmadan resmini çektim ağacın. ‘Güçlü ol ey ağaç, güçlü ol! Kalbim gibi… Daha çok işimiz var.’ diye seslenmeden edemedim. Birkaç ay sonra nisan yağmurları kendini göstermeye başlayınca bizim elma ağacında bir hareket başladı ki sormayın! Bir yapraklar, bir çiçekler… Tabii bunu da resmetmesem olmazdı.  Sabırla yerinde sâbit kadem kaldı ve meyveye durdu baharda. Bu hâle gelene kadar başından neler geçmişti kim bilir? En önemlisi zaman kaybetmişti! Peki değdi mi? Görünüşe bakılırsa değmişti. Fakat yukarıda yine kara bulutlar dolaşıyordu! Herkes vazifesini yapıyordu. En çok kökünden gövdesine, içten içe ne kıyametler kopuyordu da ser verip sır vermiyordu ağaç. Kara bulutlara karşı bile çiçek olup açıveriyordu.

‘Bir ağaç ki ağaç deyip geçmek âdet olmuş.’ diyor ya bir şair.
İnsanın gözünün önünden çoğu kez usulca kayıp giden, fakat ruh yorulduğunda dönüp dolaşıp  sığındığı bir varlık ağaç.
İlk bakışta sessiz, ilk dokunuşta sır saklar; ama kulak verirsen anlatacak çok hikâyesi vardır ağaçların.
Çünkü ağaç, sadece toprağın değil; insanın kendi iç âleminin de tercümanıdır.
Ne kadar büyüdüğümüzü, ne kadar incindiğimizi, ne kadar direndiğimizi ağaçlara bakarak anlayabiliriz bazen.

Kimi için ağaç yalnızca yol kenarında duran yeşil bir gölgeliktir belki, kimi içinse bir meleğin gözyaşlarıyla parlar o.
Belki de bir ağacı nasıl gördüğümüz, kendimizi nasıl duyduğumuzu söyler bize.

Edebiyatın her coğrafyasında ağaca bir anlam yüklenmesi boşuna değildir.
Her tür ağaç, insanın başka bir yanının ses vermesi gibi bir şeyler söyler sanki bize.

Çınar, yüzyılları gövdesinde saklayan bir vakar abidesidir. Tarihin ağırlığını taşıyabilme gücüdür bu. Gölgesi, sadece serinlik değil; zamana edilmiş bir dua saklar. Ondaki büyümek şişmek değil; her yıl kabuk değiştirerek yeniden dirilmek, heybetli bir olgunlukla ağırlaşmaktır.
Kökleri derine inerken, insanın içindeki dayanma güdüsünü hatırlatır:
“Sarsılsan da devrilme!” der gibidir o vakur duruşuyla.

Söğüt, eğilmiş başıyla hüzünle zarafetin yan yana durabildiğini gösterir insana.
Başını öne eğer, eğilir, sarkar ama kırılmaz; çünkü eğilmek de bir direnme biçimidir bazen. Bükülen dal daha uzun yaşar bazen; salkım söğütler diyarında.
Rüzgâr elini omzuna koysa da, gövdesinin en kuytu yerinde ince bir ısrar vardır onun:
“Eğilmekten korkma, bükül ama kopma!”

Servi, göğe doğru yükselmiş ince bir zerafettir.
Sessizdir, uzun bir iç çekiş gibi tek çizgide yükselir. Bir bakmışsın bir şuh gazelin şah beytinde karşımıza çıkar, bir bakmışsın mezarlıkları gölgeleyen şemsiye. Boyu ince, duruşu sessizdir.
Hem ölümün ebedî sükûtunu taşır hem hayatın zerâfetini. “Belki ebediyet budur / Sabah saatinde sisler içinde / Yükselen servidir.” der bu yüzden Tanpınar.  İnsanın karanlığıyla aydınlığının aynı bedende yaşayabileceğini hatırlatır. Servi, içimize dönük tarafımızın ağacıdır:
Söylemeden anlatmanın sanatıdır servi:
“Konuşmadan da yükselebilirsin.”

Kavak, rüzgârla konuşan bir ağaçtır; en hafif rüzgarda başlar sallanmaya. Yaprakları hiç durmaz, titrek nefesleri bir iç kıpırtısı taşır; hışır hışır. Her titreme, geçici hâllerin ve bekleyişin musikisi gibidir.
Her kıpırtı, insanın kararsız ruhunun yansıması gibi. Hem tereddüt, hem yaşam enerjisi. Rüzgârın savurduğu kavak yaprakları bazen kaygıyı, bazen de umut kıpırtısını işaret eder.

Kavak öğüt verir insana:
“Duran değil; titreyen, kımıldayan, yapraklarını döküp yeniden açan yaşar;
kararsızlık da bir canlılık belirtisidir.”

Zeytin, sabrın en ağır, en bilge hâli. Sabrın, bilginin, barışın sembolü Akdeniz’in her kültüründe.
En sert, en yoksul toprağa bile kök salar; en sert rüzgârda bile gövdesindeki kıvrak güçle, dirençle ayakta durur. Sabırla bekler, herkes gitse o yine bekler gölgesini.
Vakti ağırdır; fakat verdiği meyve bekleyenin yüzünü kara çıkarmaz.
Bekleyişin bir zayıflık değil, bir kudret olduğunu öğretir insana:
“Vakit ağır da aksa, senin olan sana yine gelir.”

Ve sonra âraftaki bizim elma ağacı gelir yine hatıra.
Karla güneşin arasında sıkışan, rüzgârla bulutun arasında bir yerde duran o bizim ağaç.
Ne karın ağırlığına tam teslim, ne güneşin çağrısına tam meyilli.
Sanki varoluşun orta yerinde durur:
Bir adım atmakla yerinde kalmak arasında incecik bir çizgide.

Bir yanıyla susuz, bir yanıyla umut dolu; tıpkı insan gibi.
Rüzgâr onu çağırır, bulutlar üstünde dolaşır, kar ona can suyu vadeder.
Korumak için dikilmiş ahşap gözcüler ise onun yanında sabırla bekler.
Bunca çağrı, bunca duruş arasında o, sessizce kendi mevsimini kurar.
Ve bir gün, hiç beklenmedik bir anda çiçeğe durur.
Hiçbir meyve patırtıyla açılmaz; elma ağacı da sessizce meyvesini sunar.
Çünkü olgunlaşmak, meyveye durmak gürültülü değil, derinden bir oluş halidir.

Nazım Hikmet’in dizeleriyle:
“Yaşamak… bir ağaç gibi tek ve hür,
bir orman gibi kardeşçesine…”

Hem tek başına durur hem de tüm mevsimlerin ortak dilini taşır insan.

Belki de ağaçlara bakmayı unuttuğumuz için kendimizi anlamakta zorlanıyoruz.
Oysa bir yanımız çınar gibi kök ister,
bir yanımız söğüt gibi eğilir,
bir yanımız servi gibi susar,
bir yanımız kavak gibi titrer,
bir yanımız zeytin gibi bekler,
bir yanımız elma ağacı gibi kar ile güneş arasında yol arar hayata.

“Yaprak döker bir yanımız, / Bir yanımız bahar bahçe…”

Ağaçlara bakmak, biraz da kendi mevsimlerimizi okumaktır.

One thought on “Ağaç Deyip Geçmek Adet Olmuş!

  • irfan

    Çok güzel, gerçekten. Belki devamı gelir. Ahlat, alıç, meşe, at kestanesi, erguvan, ardıç… Uzar gider bu.

    Yanıtla

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Captcha *