Vatansız Kalmanın Adı: Stateless

Dünya üzerinde halen seksen milyon insan, doğduğu topraklardan uzakta, göçmen, sığınmacı ya da mülteci olarak yaşıyor. Bu sayıya her gün otuz yedi bin insan daha ekleniyor. Doğup büyüdüğü topraklardan geçim sıkıntısı, açlık, hukuksuzluk, baskı, zulüm ya da inançlarını yaşayamama yüzünden ayrılmak zorunda kalmak, insanlığın binlerce yıldır yaşadığı önemli sorunlardan bir tanesi…

Yapımcılığını Oscarlı ünlü oyuncu Cate Blanchett‘in yaptığı “Stateless”, vatanlarını farklı sebeplerden terk edip tamamıyla yabancı oldukları bir ülkede, yeniden hayata başlamak isteyen insanların öykülerinin anlatıldığı bir mini dizi.

Avustralya devlet kanalı ABC’nin de yapımcıları arasında olduğu dizi, tanıtımının yapılmasının hemen ardından Netflix tarafından yayın hakları satın alındı.

Cornalia Rau adında bir Avustralya vatandaşının başından geçen gerçek olayları merkeze alarak çekilen dizi, kaçak yollardan Avustralya’ya girmeye çalışanların toplandığı bir alıkoyma merkezinde hayatları kesişen dört temel karakter üzerine kurulu.

Ana karakter olan Sofie (Yvon Strahovski) bir hostes. Ailesinin tüm ilgisinin ablası üzerinde toplanmasından dolayı sevgi eksikliğinden mustarip, özgüveni düşük bir karakter. Aradığı sevgi ve ilgiyi bir nevi kült bir yapıya benzeyen bir dans topluluğunda bulduğuna inanır. Burada topladığı özgüvenle hayatını şekillendirmeye çalışırken topluluğun lideri Gordon (Dominic West) tarafından tacize uğrayınca yaşadığı travma sonrası ülkeden kaçmaya karar verir. Çaldığı pasaportla ülkeyi terk etmeye çalışırken yakalanır ve gerçek kimliği tespit edilene kadar bir mülteci alıkoyma merkezinde tutulur.

Kendisi de Polonya asıllı bir göçmen aileden gelen Avustralyalı oyuncu Yvon Strahovski’yi “Chuck” adlı bir zamanların çok seyredilen dizisinden hatırlayanlar olacaktır. Psikolojik rahatsızlıkları olan bir karaktere can veren Strahovski, yer yer hayalle gerçekliğin karıştığı sahnelerdeki performansıyla iyi bir iş çıkarmış.

Dizinin vermek istediği mesajın ana yüklenicisi karakterinde ise Ameer (Fayssal Bazzi) yer alıyor. Taliban zulmünden kaçmak için sahip olduğu her şeyi bırakarak iki çocuğu ve eşi için daha iyi bir hayat kurma rüyasıyla yollara düşen Ameer, ne yazık ki başına gelen trajik hadiseler sonucu eşini ve bir çocuğunu kaybeder.

Sonunda rüyalarının ülkesi Avustralya’ya elinde kalan tek varlığı kızıyla gelebilmiş ama şimdi de sığınma başvurusunun kabulünü beklemektedir. Yetkililere anlatamadığı sırları, kızını koruma adına söylediği yalanlar ve iş bilmez ve onu önemsemez avukatların yanlış yönlendirmeleri yüzünden iade edilme korkusu Ameer’i zor kararlar almaya sevk eder.

“Suicide Squad”dan tanıdığımız Jai Courtney dizide karşımıza gardiyan Cam rolüyle çıkıyor. Ailevi sorunlarının yanında mali sıkıntılar da çeken Cam, maaşı gayet iyi olan alıkoyma merkezindeki gardiyanlık işini en yakın arkadaşının da zorlamasıyla kabul eder. Kısa süreli, yetersiz ve adeta dostlar alışverişte görsün mantığıyla aldığı basit bir eğitimden sonra gardiyan olan Cam, çaresiz insanların toplandığı çölün ortasındaki bu yerde, başlarda bu insanlara empatiyle yaklaşsa da zamanla gelişen olaylar onu da değişime zorlar.

Bir insan hakları aktivisti olan ablasının da etkisiyle Cam, istemeden yaşadığı bu değişimden rahatsızlık duymaya başlayınca merkezde yaşanılan kanunsuzlukları üstlerine rapor eder. Şikâyetinin örtbas edildiğini öğrenen Cam, vicdanının yükü, ailesi ve yeni alışmaya başladığı yaşam standartları arasında bir seçim yapmak zorunda kalır.

X-Men ve Wolverine gibi filmlerden tanıdığımız Asher Keddie, alıkoyma merkezinin yönetici Clare karakteriyle politik kariyer yapma peşinde, hırslı bir kadını canlandırıyor. Tesisteki hukuksuzlukların basına yansımasını engelleme adına yukarıdan birilerinin özel görevlendirdiği Clare, yapılacak denetimi sorunsuz atlatırsa kariyerinde yükselme vaadiyle gönderilmiş ve bunu elde etme adına elinden geleni yapmaya çalışmaktadır.

Bir yandan yoğun bürokratik işlerle ilgilenirken bir yandan da tesiste yaşanan sıkıntıları çözmek zorundadır. İnsan hakları aktivistleri, basın ve üst düzey yetkililerin baskısı altında kalan Clare, patlayan son skandal sonrasında alacağı kararlarla tesisin kaderini değiştirmek üzeredir.

Dizide başat bir rolü olmasa da arada bir karşımıza çıkan Cate Blanchett ve kocası rolündeki Dominic West, diziye kalite katma adına kullanılmış biblolar gibi dursa da “Sefiller” dizisinde canlandırdığı Jean Valjean karakteriyle olağanüstü bir performans sergileyen Dominic West’i tekrar izlemek ayrı bir zevk… Bu arada Mrs. America’daki rolüyle adeta tek kişilik bir gösteri sergileyen Cate Blanchett’in kısa sürede bu iki yapımın altından nasıl kalktığı da ayrı bir merak ve hayranlık konusu…

Birleşmiş Milletler adına mülteci problemleriyle ilgili çalışmalara gönüllü katılan Cate Blanchett’in deneyimleri de dizide hissediliyor. Mültecilere adlarıyla değil kodlarıyla seslenme, haklarının kısıtlanması, ırkçı yaklaşımlar, kötü muamele gibi detayları dizide dozunda ve gerçekçi bir yaklaşımla buluyorsunuz.

Her şeyden uzakta, çölün ortasında, etrafı tellerle çevrili bir tesisi; vatansızlığı, kimsesizliği, çaresizliği, beklemenin verdiği tedirginliği gösterme adına mekân olarak kullanan Stateless, bu yönüyle başarılı. Anlattığı mülteci hikâyeleriyle de seyirciyi acındırmaktan ziyade farklı tarafların yaklaşımıyla da ona gerçekçi bir bakış açısı sunuyor.

Dizinin zayıf noktaları da elbette var. İlk iki bölümde olayların yavaş gelişmesi, bağlantı kopuklukları, karakterlerdeki mantalite değişikliklerinin hızlı yaşanması ve sanki “Bu dizi dört bölümde de bitebilirdi.” derken tekrar inişli çıkışlı bir seyir izlemesi bunlardan bazıları.

Bunun yanında arka karakterlerin anlatılmayan hikâyeleri de işlense sanki bir sezon daha rahatlıkla devam edebilirdi duygusu da hissedilmiyor değil. Örneğin tesisin çatısında eylem yapan iki gencin, tecavüz mağduru İranlı Kürt kızın, eşinden ve çocuklarından ayrı kalan gencin, sandalyede kendi dünyasına hapsolup öylece oturan yaşlı adamın ya da tesisin bir köşesinde elleriyle bir bahçe kuran Çinli kadının hikâyeleri de seyirciyi merak içinde bırakmıyor değil.

Dizide anlatılan olayların ardından Avustralya içinde yer alan alıkoyma merkezlerinin kapatılıp mülteci haklarının gözden geçirilerek yeniden düzenlendiği bilgisi de dizinin sonunda öğrendiğimiz tarihi gerçeklerden birisi.

Altı bölümde pek çok hikâyenin anlatıldığı Stateless, sonda verdiği mesajı, mülteci sorununa yaklaşım tarzı ve işlediği insan hikâyelerinin yüreğe dokunmasıyla birlikte tüm zaaflarına rağmen izlenmesi gerekli güzel bir mini dizi. Yüksek bütçeli Hollywood yapımlarının yanında neredeyse tamamı Avustralyalı oyuncuların rol aldığı bir dizi olması hasebiyle de mütevazı ama ilgi çekici bir yapım Stateless.

FRAGMAN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir