Çay Bahçelerine Dair

Eskiden “Çay Bahçesi” denen yerler vardı. Her şehrin nerdeyse her kasabanın çay bahçeleri olurdu. Demir masa sandalyeler, çam ağaçları, akasya gölgeleri… Değilse de bendeki imgesi böyle.

Eh, neydi ki bu mekânların özelliği?

-Ne bileyim, bir sürü şey!..

Gezmeye gidilse, biri görülecek olsa buluşma mekânlarıydı buralar.  Ailelere mahsus yerlerdi. Sanıyorum liseli yeniyetmelerin de kaçıp geldiği yerlerdi. Kimileri arkadaş grupları ile gelirlerdi, kimi acemi sevgililerin kaçak yerleriydi yahut karşı masalardan bir gönül hikâyesi bulmanın… İşte kola fanta içilecek buz gibi, dondurma yenecek sade ve meyveli filan…

Şu yaz boyunca gittiğim şehirlerde bir çam rüzgârı, bir akasya gölgesi olur umuduyla arasam da hiç birinde bulamadım. O tuhaf kafeler almış yerlerini. Betonun içinde, ne ayar olduğu seçilemeyen her saçmalığa teşne iç düzenleriyle, çünkü mimari değil, gelip kurulmuşlar eskilerinin yerine. Bir de müzikler çalınıyor ki onlar hepsinden berbat.

Oysa o çay bahçelerinin ben en çok da çalan müziklerini severdim. Tuhaftır ama sanki bu mekânlara ait şarkılar varmış gibi gelirdi bana. Öylesine içli, öylesine umutlu, öylesine yitirmiş, birbirine o kadar tezat ama hayat dolu şarkılardı bunlar.

Evet, hayat doluydu. En arabeskinde bile bir yaşanmışlık, yani hayata dair bir hikâye dönüp dolaşırdı. Kederli şarkılardı lakin acının içinde saklanan sevinç gibi bir şeydi. Dikenler içinde bir gül umuduydu bu. Öyle olduğu için kuşağım gereği sevdayı acının içindeki çiçek gibi algıladığımın farkındayım.

Bu şarkıların çoğu gündüz şarkılarıydı zahir.

Ne demek ki gündüz şarkıları?

Arabesk kuşağı iyi bilir ki arabesk şarkıları geceler ve karanlıklar içindi. Müslüm Baba ile Neşe Karaböcek yahut Nilüfer aynı şarkıyı söylese bile aynı saatte alımlanması neredeyse imkânsızdı. Mesela “İnkâr Etme” adlı parçayı Nilüfer’den bir çay bahçesinde dinlemek kolaydı da Müslüm’den o kadar kolay değildi. Uzun hikaye!..

Söylemek ve anlatmak yerine hatırlamayı seçiyorum çok zaman. Bazen ben seçmesem de o resim gözümün önünde beliriveriyor: İzmir Fuarında çay bahçeleri… Palmiyelerin gölgelerinde demir sandalyeler. Öğle sonu başlardık işe. Demir sandalyeler masaların üzerine kapatılmıştır. Plastik zevksizliğine daha seneler vardır ve yerler sulanıp süpürülmektedir. Ama şarkılar devam etmektedir. Mesela Neşe Karaböcek’in “Sildim Seni Kalbimden” çalmaktadır. Ve biz yandaki lisenin buz mavi kot pantolonlu, beyaz tişörtlü ve kırmızı kolej ayakkabılı çocukları yaz harçlıkları için bu bahçelerde keyifle, bir imtiyaz gibi çalışmaktayızdır. 

İzmir’in o uzun yazlarında geçmişse insanın gençliği… Gündüzleri fuarda çay bahçelerinde çalışıp, akşamları Akasyalar gazinosu duhuliyesinde Bülent dinlemişse… Bir imtiyazı olmasa da şimdilerde, kendisince bir sızısı oluyor.

Bir de son kırkbeşliklerden çalmanın çok ayrı bir prestiji vardı. Pek çok konuk “Bu şarkı Sezen’in yeni kaseti mi, filancanın acaba hangi şarkısıydı?” diye çağırıp kibarca sual ederdi. Bazı hatırlı konukların, “filancanın kaseti var mı?” diye istekleri olur, imkân dâhilinde o isteği yerine getirilirdi. Bir ara çok hatırlı bir dostum bana Sezen Aksu’nun “Beni Unutma” kasetini hediye getirmişti de o yaz ne çok çalıp durmuştuk.

Hilmi Yavuz’a öykünüp söylersek, Geçip gitti o çay bahçeleri de tıpkı erguvanlar gibi.

“Çıkıverir karşıma,” diye arayıp durduğum o çay bahçeleri gibi şarkılardı bunlar. Karşılaşılıveren şeylerdi. Yani bir kere dinlenilen şeylerdendi. Eski bir hatırayla, eski bir dostla, belki de Necatigil’in dediği gibi eski sevgiliyle karşılaşıvermek gibiydi ve bütün sevinci, hüznü o karşılaşma anının içindeydi. 

Ne diyordu Neşe Karaböcek? “Sildim Seni Kalbimden”

Doğru, silinmiş. Şimdi ne o fuar çay bahçeleri ne o demir sandalyeler ne de o şarkılar. Eski şarkılar gibi hayat. Sevincine daima üstün gelen bir kederi var. Şimdi bakıyorum da çay bahçeleri yitip gitmemiş sadece. Bir devir bütün insanlarını, bütün şehirlerini ve bütün sevdalarını alıp götürmüş kendiyle beraber.

Bilmem arasak bulur muyuz kafelerde o hırçın rüyayı?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.