Açık Büfe

Etraf mis gibi… Hayır, hayır; misler gibi efil efil. Masalar rengârenk, süslü yiyeceklerle donatılı. “Cennette miyim?” diye soruyorsun; öyle olmadığını bilerek. İyice acıkmışsın. O büyülü, o en çok sevdiğin kahvaltıdasın. Pencereden süzülen güneş, bir başka salkımlanıyor içinde. Kuşlar uyanalı epey olmuş. Çimenler, çiçekler, yapraklar buğu buğu. Haydi, öyleyse, bir porselen tabak al eline; ne duruyorsun? Can boğazdan gelir.
Ama önce bir göz gezdir istersen. Tamam. İşte bak, çeşit çeşit zeytinler. ‘Zeytine aşk olsun…’ Yeşil çayırlar özü beyaz peynirler. Renk renk reçeller bir de; tatlı konuşmak için.“Ya ekmekler, sebzeler, meyveler de mi öyle?” Evet, onlar da… Her şey tat tat, çeşit çeşit. On dokuz pencereden bir seyret istersen. Ne iyi. Doldur tabağını. “Ama hangisinden, ne kadar?” Doldur, yersin… Çok alsan da önemi yok; bu manzara yedirtir. Lakin unutma; can, boğazdan gider. “Ama içecekler?” Onlardan da içersin, doldur haydi. Bak, sohbetlerin balı kaymağı çay. Bir semaver dolusu, iç iç bitmez. “Sütle meyve suyu da mı öyle?” Evet, doldur haydi; cennet ırmakları önünde. Bu mis gibi koku, çatal kaşık sesleri ve müzik… Tadını çıkar anın; fakat israf etme. ‘İsraf edenler sevilmez.’
Ne o, çabucak dolmuş tabağın? Biliyorsun, daha da alabilirsin. Burada sınır yok. “Yiyemem.” mi diyorsun? Peki, afiyet olsun öyleyse. Görüyorsun ya, yeme içme nasıl da mutlu kılıyor insanı. Gülümseyişin bundan olsa gerek. Peki, ‘yemeğin üç hakkını’ biliyor musun? Unutmadın mı? İyi. Baştakini sesli söyle. Genelde unutuluyor da. Çevredekiler de işitsin. “Bismillah.” İşte oldu; sofranın anahtarı sende… Ağzına sağlık. Şifa olsun lokmalar. Ama lütfen ‘konuş; susma yemekte!’ En tatlı sohbetler sofra başındadır. Hah, işte öyle; dostlarla birlikte…
Bak, o, bahçeyi andıran tabağın eksiliyor git git. Her çatal uzatışta biraz daha duruluyorsun. Fakat “Beni düşün, beni fikret!” diyor yediklerin. Bu, bir tabak dolusu yiyecek kaç yerden, kaç insanın eliyle? Hepsinden de öte, bu lezzetleri veren kim ve ne istiyor senden? Düşün; niye renklere, kokulara, tatlara böyle? Düşündükçe artıyor lezzeti, değil mi? Ya o, ruhuna dolan tada ne demeli? Ama dikkat et! “Lezzetin zevali elemdir.” diyor, şükürle yaşayan. Sence de mi öyle? Ne âlâ. Şükret haydi. Her lütfa şükür gerek? Nimetler sahibi, bunu istiyor senden. Ne kadar ucuz, zahmetsiz, görüyor musun? Yine de sen, servisçiyi ihmal etme. ‘Teşekkür.’ de, ona da. Teşekküre alışan dil, şükre de alışır. ‘Teşekkür’ de; acizliğin bir itirafı olarak.
Bu kanaviçe inceliğinde sofraları her gördüğünde, “Cennette miyim?” de yine; orda olmadığını bilerek. Bir şükürdür, cenneti zikretmek de. Ve mutlu ol bu konakta, üç gün kalacağını bilsen de. Ama aldanma. “Bir daha mı geleceğim nasılsa?” deme! Gördün sen de, nasibin bir tabak. Fazlası ne mümkün… Haydi, daha fazlasını yiyebiliyorsan ye! Yiyemedin değil mi? Fakat çıkarken, gözün kaldı geride; o, hep daha fazlasını isteyen gözün, için elvermese de. Gördüğü her şey onun olmuyor lâkin. Olmaz da. ‘Bir avuç toprakla dolan, bir vadi altın bulsa diğerini istiyor.’ Öyle değil mi kalbin de?
Bir düşün hele. Bedenin, bir atom zerresi evrende… Nasıl olur da bütün her şeyi ister, böyleyken? Niye sustun, haydi söyle? İste haydi! Dünya açık büfe; her şey önünde… İçebiliyorsan iç; yiyebiliyorsan ye. “Gözüm arkada kaldı yine.” deme. Öyle mi diyorsun? Ondan mı açık kalıyor gözler, giderken? Nasibin bir tabak sadece, ne dersen de. Fakat üzülme; burası geçici bir konak, bir gölge. Aslı ötede…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir