Dünyaya Açılan Sokak: Midak

Ülkemizde ilk olarak “Ara Sokak” ismiyle yayımlanan ve asıl adı “Zuqaq al-Midaqq” olan roman, Necip Mahfuz’un 36 yaş verimi bir eser. İlk görev yerimde, Nobel ödüllü diğer yazarlarla birlikte okul kütüphanesine konulmuş olarak bulmasaydım, muhtemelen bugüne kadar ismini bile duymayacak ve yine muhtemelen özel bir sebep olmadıkça, roman okuma çağım da geçeceğinden, hiç karşılaşmadan yoluma devam edecektim.

O gün bu romanı okuduğumda, açık söylemek gerekirse, büyük bir romanı bitirmiş olmanın hazzını yaşamadım. Bugün bu düşüncem değişmiş değil; lakin nasıl ki Aytmatov romanlarından, totaliter yönetimlerin baskısı altında gelişen ‘örtülü anlatım’ın şiiriyetini tattıysam, Mahfuz’un bu romanından da yerelden evrensele geçiş yolunun ‘insanı yakalamak’tan geçtiğini fark ettim.

Mahfuz bu eserinde, küçücük bir sokakta yaşayan bir avuç sıradan insan üzerinden, içinde yaşadığı zaman, mekân ve toplumu, siyasi ve sosyal gelişmeleri, bir de insan gerçekçiliğini bütün samimiyetiyle nazara vermeyi başarmış. Kimsenin, belki de asla, ismini bile duymayacağı bu sıradan şanslı sokağı, romanının da kahramanı yapmış. Böylece, bir sokak, yazarı sayesinde dünyaya açılmış, içinde olup bitenlerin dile dökülmediği nice sokağın da tercümanı olmuştur.

Aslında her şehrin, özellikle eski çarşılara yakın mahallelerin bu tür sokakları halen mevcuttur. İnsan da genel hatlarıyla her yerde aynı insandır, malum. Bu noktada, Midak Sokağı, her nedense biraz Mardin, biraz Urfa, biraz Antep ve daha çok, eski Antakya’dan bir köşeyi çağrıştırdı bana. Bir yanında bir tatlıcı dükkânı, bir kahve, bir de fırın; diğer yanında da berber ve işyeri bulunan minimal bir mekân çünkü.

Henüz sokağa girişin sağında, zamanın çoğunu uykuyla geçiren tatlıcı Kâmil Amca; karşıda da takım elbisesi ve önlüğüyle lüks berberlere özentili Abbas yer almakta. Bununla birlikte kahveci Kirşa ile çırağı Sanker; kahve müdavimleri Buşi, Zaita, Şeyh Derviş, Rıdvan Hüseyni ve yaşlı âşık, bu sokağın öne çıkan karakterlerinden. Fakir sokağın diğerlerinden farklı olan tek istisnası, iş yeri sahibi varlıklı Selim Elvan.

Buşi, eskiden dişçi kalfalığı yapmış bir halk doktoru. Birlikte iş tuttuğu Zaita da dilencilik için para karşılığı insan sakatlayan tuhaf bir adam. Yaşlı âşık ise sazı sözü dinlenmez hale gelen, gözden gönülden düşmüş bir gariban. Radyo çıkmasına rağmen mesleğini oğluna aktaracak kadar ümitli, belki de çaresiz. Bir zaman temel din okullarında görev yapan lakin resmi durumun değişmesiyle konumu sarsılan ve süreç içinde görevden atılan Şeyh Derviş ise İngilizce öğretmeni. Ülkedeki İngiliz varlığının da tesiriyle konuşmalarını sık sık İngilizce kelimelerle pekiştirmesi bundan.

Sokağın diğer karakterlerine gelince, aşırı kilolu Fırıncı Hüsniye ve kocası Cüda, Kahveci Kirşa’nın yeni bir hayat arayan oğlu Hüseyin Kirşa, kiralık daireleri bulunan dul Afife hanım ve kiracısı Ümmü Hamide ile kızı Hamide karşımıza çıkmakta. Bu kız da tıpkı sütkardeşi Hüseyin Kirşa ve yaşayan her genç gibi, yeni bir hayata geçiş yapma derdinde. Sokağın en ideal karakteri olarak öne çıkan isimse, çile ve dertlerin olgunlaştırdığı huzur adamı Rıdvan Hüseyni’den başkası değil. Kendisine hac kısmet olmamış bir türlü.

Kişilerin ve olayların aktarımına ve detaylara dikkatle bakıldığında, Mahfuz’un çok dikkatli bir gözlemci olduğu görülüyor. Bu yönden bakınca, bunca dar bir alanda, bu kadar bir karakterle, otuz beş bölümden oluşan ve üç yüz on dört sayfayı bulan bir kitap ortaya koymak ve bununla Nobel’e giden yolu açmak elbette dikkate değer bir başarı. Elbette ki Nobel edebiyat ödülünde, “Bir idealist eğilimi en farklı şekilde ifade eden yazara verilir” kıstası yer alsa da, politik sebepler her zaman etkili olmuştur. Hatta bundan olsa gerek, Tolstoy, İbsen ve kriterlere uyduğu halde Aytmatov gibi dünyaca tanınmış yazarlara bu ödül bir türlü verilmemiştir.

Bu sebeple, Nobel edebiyat ödülü hakkında, kendi milletine ve değerlerine muhalif olan batı zihniyetine yakın kimselere verildiği yönünde söylentiler güncelliğini koruyor. Gerçi Necip Mahfuz’un, Müslüman bir toplum içinde, ‘Politika, cinsellik ve din’ üçgeninde yazan sosyalist bir kalem olarak öne çıkması, bu iddiaları doğrular niteliktedir; fakat böyle bile olsa, ömrünü kaleme adamamış ve üslubuyla adından söz ettirmeyi başaramamış kimselere Nobel verilemeyeceği de ortadadır.

Kitaba dönecek olursak, aklımda bir detay capcanlı kaldı diyebilirim. Bu detay, belki yemeğe ilgimden olsa gerek, ‘güvercin etli yeşil buğday pilavı’ydı. Yeşil buğday nasıl bir şeydi? Aradan geçen birkaç yıl sonunda merakım cevabına kavuştu. Güvercin etli olmasa da, et suyulu “firik pilavı”ydı bahsi geçen. Yanında ayran ile ya da zeytinyağlı, nar ekşili taze kekik salatasıyla bulunmaz bir mutluluk olarak hâlen tadıyorum onu.

Midak Sokağı, enfes ve büyük bir roman olarak değil, güzel bir eser olarak okunmalıdır derim. Zira Mahfuz da, her usta gibi bilgelikten ve edebiyattan çokça nasibini almış. Bu sebeple, ondan, inci gibi bir sözle noktalayalım satırları: “Mutluluklar felaketlerin çatlaklarında elmas gibi saklıdır.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir