Al Benim Al Yastığım / İçine Un Bastığım

Efenim sizin bu yazarınız normalde sağlam bir delili olmadan böyle hikâyelere inanamaz amma onları dinlemeye ve hele anlatmaya karşı onun birazcık zaafı olduğu söylenebilir. Söylenceye göre Hz. Âdem ile Havva cenneteyken yasak meyveyi yiyip giysileri üzerlerinden düşünce ağaçlardan yaprak kopararak örtünmeye çalışmışlar. Bu esnada, sözüm ona, münasebetsiz bir iğde ağacı, üstüne vazifeymiş gibi Âdem babamızı yakalamış ve onu bırakmayacağını, bırakırsa Allah’a âsi olacağını söylemiş ve onu bırakmamış.

Güya bundan ötürü iğdecik, âdemoğulunun gözünden düşmüş. Onu götürüp susuz ve kurak yere dikmiş, bir çeşit sürgüne göndermişler anlayacağınız. Gelin görün ki yüce Allah iğdenin susuzluğa mukavemetini artırmış, üstüne bir de muhteşem rayiha bahşetmiş de o boz çalı, yedi kıtaya yayılıp çorak yerlerde bile yetişmeye başlamış.

İnandım mı buna? Hayır tabi ki! Ama insanoğlunun uydurma yeteneğinin cazibesinden kendimi alamıyorum, hele de sonu böyle güzel biterse.

Ama sonu hep böyle bitmiyordur ona atfedilen hikâyelerin. Bu sefer Nemrut, Hz. İbrahim’i yakmak için odun toplatıyordur güya. Hiçbir ağaç Allah’ın elçisini yakacak ateşin malzemesi olmayı kabul etmez de bizim iğdecik gönüllü olur ve Harran’da onun dallarından bildiğiniz o odun tepesi yükselir. Meymenetsiz öyle iştahlı yanar ki Nemrut’un aveneleri ateşe yaklaşamaz da İbrahim’i mancınıkla uzaktan onun içine atmak zorunda kalırlar. Ama orası İbrahim için bir gül bahçesine döner ve Nemrut gibi iğdenin de hevesi kursağında kalır. Hz. İbrahim Allah’tan iğdeyi cezalandırmasını ister ve bunun üzerine normalde pürüzsüz ve dikensiz olan iğde ağacı, dikenli ve yamru yumru, nemne şekil bir şey olur.

Buna da inanmadım elbette, üstelik bunun sonu da kötü bitiyor. Kimler, niye uydurmuşsa uydurmuş işte. Yazık değil mi ama, ayıp değil mi! Elsiz ayaksız, dilsiz dudaksız bir ağaççığa bunca vebali yüklemek insafa sığar mı. Allah’tan iğdelerin gölgesinde geçen çocukluğunda yazarınız bunlardan habersizdi. Bunları duymuş olsaydı muhtemelen çocuk aklıyla bunlardan etkilenir ve iflah olmaz bir iğdesever olmaktan mahrum kalırdı da şu gariban iğdeciğin hakkını savunacak kimse çıkmazdı yeryüzünde.

Gerçi ucuz kahramanlığa soyunmak Selim Güleç’e yakışmaz. Bir ben değil, halkın çoğu da pek kulak asmamış bu nereden geldiği bilinmeyen üsturelere. Öyle ya, bizim civarlarda bu söylencelerin hiç esamisi okunmazdı misal. Aksine bereket sembolü kabul edilmiş o Anadolu’da. Çekirdeği kolye gibi boyna asıldığında yahut dalları evin kapısını süslediğinde nazarlık olacağına inanılmış. Rüyada iğde görmek veya yemek hayra yorulmuş, başkasına iğde vermek bir iyiliğe vesile olmak şeklinde tabir edilegelmiş.

İnsanımız bu uydurma hikâyelere inanmadığı içindir ne güzel sözler, söz öbekleri, türküler türetmiştir onunla. İğde kelimesinin dilimize girmesi, yazının hayatımıza girmesi kadar eskiymiş neredeyse. Öz be öz Türkçe kendisi. Divanü Lügati’t Türk’te “yigde” ve “yikte”, bazı lehçelerde “cigde- çiğde” şeklinde kullanılıyor. İyda, jiyda, çiyde, cıcılık, çıçırgan, çişkan diyenler de var.

İnsanı alıp serçelerin tünediği serin bir gölgeliğe, eşiğinde taze yarpuzların tüttüğü cılga bir dere kenarına götüren türlü türlü söyleyişleri var. Ne güzel yer adları türetilmiş ondan: İğdecik, İğdeli, İğdeköy, İğdebel, İğdebağları, İğdeliören, İğdelikışla, İğdelidere…

Onun bir de türkülere konu olması var ki, dillere şenlik. Sözü güzelleştirmek, sevgiliye giden yollar açmak için onun dallarına tutunmuş sevdalılar. “İğdenin dalları yerdedir yerde,/ Gız siyah kekilin yüzüne perde.”, “Dağlar iğdeli yârim de/ Sana yandım vay vay.” İğde çiçeğini vesile kılarak dilek dilemiş, onu gülün tohumuyla bir tutmuş ozanlar. Sevdiklerine kavuşamadıklarında atlarını yine onun dalına bağlayıp Kazancı Bedih’in diliyle yakınmışlar: “Atımı bağladım iğde dalına/ Bu ciğerim yandı, benden alına.”

Efenim bin bir zahmete katlanıp bunca malumatı siz muhterem okurlarıma bilâbedel arz ettiğime göre, gelelim bu iğde yazısının nereden çıktığına. Tıpkı iğde gibi bu yazarınız da iftiraya uğrayıp güya gözden düştüğünde felek onu da köşeden köşeye, ilden ile savurmuştu. Doğduğu topraklardan binlerce kilometre uzakta buldu kendini. Dört bir tarafı ağaçlarla çevriliydi. Gittiği ülke, kelimenin gerçek anlamıyla ormanın içine kurulmuştu. Ama o, bu ağaçların hemen hemen hiçbirisine aşina değildi. O yüzden olacak, biraz kişiliksiz gibi geldiler ona, onları birbirlerinden ayırt edemedi başlarda. Ne kokuları, ne çiçekleri, ne meyveleri.. varsa yoksa boyları ve gölgeleri.

Hal böyle olunca doğaya yakınlaşma hevesi bir nebze kursağında kalmıştı. Onca ağacın arasında yaşıyordu ama umduğu gibi kendisini yakın hissedemiyordu onlara. Yaklaşıp gövdelerine yaslanamıyor, altlarına oturup gölgelenemiyordu.  Aralarında yürümek ve uzaktan seyretmekle yetiniyordu. Bir yandan da gizli gizli aşina çehreler arıyordu yörelerinde. İlk birkaç hafta böyle şaşkın geçti.

Sonra onu hiç beklemediği bir yerde, burnunun dibinde buldu. Kaldığı yerin hemen arkasındaki çıkmaz sokağın en dibindeki evin bahçesindeydi. Kocaman, yaşlı başlı, güngörmüş bir iğde ağacıydı. Yazarınızın köyündekiler gibi rüzgârla birlikte yatıp kalkan bir dikenli çalı değil, bildiğiniz ağaçtı bu. Kim bilir evin sahibi Asya’dan mı, Afrika’dan mı tanıyor da getirip dikmişti onu oraya… Oraların yabancısı olduğu pek belliydi. O bitki azmanı yeşilliklerin yanında hem boz bulanık yaprakları hem yamru yumru gövdesi hem de Anadolu’yu kaldırıp buraya getirmeye yeten kokusuyla yabancılığı aşikârdı. O da mülteciydi oralarda belli, o da muhacirdi.

Ee, yazarınız, yani bizzat ben kendim, vefalı bir adamım bilirsiniz, hatıralarıma düşkünüm. O günden sonra çeşitli vesilelerle yolumu oraya düşürüp onun halini hatırını sordum, dallarına konan kuşları takip ettim ve şehirdeki hemcinslerinin izini sürdüm. Şimdi aradan geçen birkaç sene zarfında milyonluk şehrin neresinde iğde olduğunu bilirim desem başım ağrımaz. Her şeye “berry” demeyi seven bura halkı ona da, yapraklarının gümüş rengine benzemesi sebebiyle “silverberry” demeyi uygun bulmuş olmalı.

Onları bulmam pek güç olmadı. Zaten işim gereği şehir kazan ben kepçe akşama kadar sokak sokak dolanıyordum. Takvimler haziran dedi miydi camlar inik gezmeye başlıyordum. Onun bana memleket bağışlayan kokusu yüzlerce metre uzaktan gelip burnuma doluyordu. Direksiyon gayrı ihtiyari kokuya doğru dönüyor ve ben kendimi ya bir yol kenarında ya bir dere kıyısında yahut bir Akdenizli göçmenin bahçesinin önünde buluyor, kokluyor, kokluyor, doyamıyordum…

Dalında meyvesini henüz göremedim burada. Meyve veriyor mu ondan da emin değilim. Kahırlı bir türkünün dediği gibi durum, “İğdenin iğdesi yok/ Dibinin gölgesi yok/ Üç beş tane yâr sevdim/ Birinin faydası yok.”

Belki de anayurdundan bu kadar uzak düşünce kahırlanıp kısırlaşmıştır o da diyeceğim geliyor ancak yazının burası teşhis sanatına girmeye pek uygun görünmediğinden ben onu dememiş olayım da sözü Anadolu’da avluların etrafında hem çit hem rüzgâr kesici olarak gördüğümüz iğdelere bağlayayım. Efendim, onlara “kuş iğdesi” denirmiş. Doğrudur, dallarından hiç eksik olmazdı kuşlar, özellikle sürü sürü serçeler. Sabahtan akşama serçe vicirtileri yayılırdı dikenlerinin arasından. O yüzden iğde her aklıma düştüğünde serçeleri de çağırır benim zihnime. Buradakilerin kuşlara öylesine bir ev sahipliği yaptığına henüz şahit olmadım ama umudumu kesmiş değilim bundan.

Şunu söylemezsem hocanın birinin başına gelen kabak hikâyesi gelir başıma da her gittiğim yerde, Selim Güleç ağabeyimiz iğdeyi çok sever diye tabağıma hep iğde koyarlar. O yüzden aklınızda olsun, bu fakirin iğde sevgisi onun sadece kokusuyla ilgili. Kısmen de serçelerin onun dallarını konser yeri olarak seçmeleriyle. Onun dışında ne şekli, ne rengi, ne gölgesi, ne meyvesi özel olarak ilgimi çeker.

Aslında meyvesi leblebi ve kuru üzümle birlikte kuruyemiş tabaklarının vazgeçilmeziydi eskilerde. “Küçücük al yastık, içine un bastık.”, “Bir küçücük boyu var, kadife donu var.”, “Dışı deri gibi, içi un gibi, daha içi odun gibi.” nice bilmecelere konu olan zeytin iriliğinde ve şeklinde; turuncu, kızıl yahut kahverengi bir şeydir mübarek. Bazıları kabuğuyla birlikte yer, bazıları kabuğunu soyup. Eti kemiğinden kolayca sıyrılmaz, leblebi tozu gibi genzimizi tıkar, damağımıza yapışır kalır da onu yutkunmak için dilimizi ağzımızın içinde döndürür dururduk. Tadı sonradan alınan yiyeceklerdendir o. Tam yediğim şey çektiğim eziyete değmez diyeceğimiz anda bir ikincisini ağzımıza çoktan atmış olurduk. Yıllardır hiç iğde yemedim, nedendir bilmem, özlemini çektiğim de pek söylenemez.

Dedim ya, ben asıl kokusuyla ilgiliyim onun. Ancak o mübarek de Ramazan pidesi yahut güllaç gibi senede bir ay kadar görünüp kaybolur. Yine onun esrikliğine kapıldığım bir bahar gününde onu en sevdiğim koku ilan etmiştim. Hanımeliler açınca saltanatı onunla paylaşmak zorunda kalmıştı ki ardından akasyalar yolumu kestiydi. Dallarından avize gibi sallanıp dünyayı ışıklandıran ıhlamurların olduğu bir sokaktan geçmeseydim bu koku bahsinde istikrarı sağlamış sayılabilirdim. Sonra vazgeçtim onları sıraya koymaktan, hepsini azlettim tahttan. Artık hangisi yoluma çıkarsa saltanat onun.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.