Aradığını Bulan
İsfahan’da, dünya nimetleri kendisine gülen bir genç, özü “ateş” olan dine bir türlü ısınamadı. Derken bir gün, farklı bir ibadete katıldı. Bunu sevdi. Şam’a gitti. Burada huzuru keşfetti. Lâkin bu, uzun sürmedi; yanında kaldığı rahip vefat etti. Genç adam, bir müddet Nusaybin ve Musul’da kalarak Amurium’a yöneldi.
Bu şehirde, yani Emirdağ’da, yine yaşlı bir rahip vardı. Gence baktı. Samimi bir arayıştaydı. Ona dedi: “Son Elçi’nin zamanı geldi. O, Cezire’de zuhur edecek, Hurmalıkları olan şehre gelecek. Hediyeyi kabul eder; sadakayı yemez. Ve iki kürek kemiği arasında nübüvvet mührü vardır.”
Genç adam, âdeta şok oldu. Aradığı bir yudum su, bulduğu okyanustu. Yola koyuldu. Ama yolculuk zordu. Özgürlüğünden oldu. Oldu; ama sonunda hurmalı şehri buldu. Çalıştı sabırla. Ümitle bekledi durdu.
Bir gün, o vakit geldi. Sabırla beklenen müjde duyuldu. Sevinçten uçtu. Hurma götürdü O’na: “Sadakadır bu.” dedi. Yemediğini görünce tebessüm etti. Hurma sundu yeniden: “Hediyedir bu.” dedi. O da yedi. Gülümsedi.
Sırada mühür vardı; çırpındı görmek için. Çabası kolayca karşılık buldu. Ve gördü. Cennetti bulduğu. Dünyalar onun oldu. Selman’dı o, sevildi çokça. Ve hatta paylaşılmaz olmuştu. “Muhacir mi, Ensar mı?” diye sordular Nebi’ye. O “Güzeller Güzeli” iltifat etti: “Selman, ehlibeyttendir.” dedi; noktayı koydu.
Bu, gerçekten büyük bir nasip, büyük bir onurdu.

