Gün Evini – 17 / Yıldızlı Göğü Nereye Koyalım?
23 Temmuz, Çarşamba
Köye gittim geldim. On gün kadar kaldım. Bir iş yapmadım. Tek çöpü kaldırmadım desem yalan olur elbette. Hayatımı idame ettirmek için gereken şeyleri yaptım mesela, bazen kahvaltı hazırladım, sofra kaldırdım, süpürgeyi elime aldığım oldu ama dişe tırnağa dokunacak, mala davara yarayacak bir şey yapmadım.
Bilgisayarın şarj kablosu ve birkaç gerekli şey aklımdaydı, çantaya koymayı unutmuşum. Ama dinlendim mi biraz, dinlendim. Zaten ben yorgun muydum ki? Kaç yıldır çalıştığım mı var doğru dürüst. Kafa dinlemek belki. Peki, dinlendi mi kafam? Kafamın boşaldığını hissettiğim, huzuru yakaladığımı düşündüğüm anlar oldu, evet. Anlık duygular ama… Süreğen, daimi bir huzur değil. Huzur-ı tam, huzur-ı daimi… Nasıl bir hal ola ki… Bir gün nasip olur mu ki…
Balkona küçük bir masa çıkardım. Geçen yıl okumaya başladığım bir kitapla, rutinim olan iki kitabı koydum masaya. O yarım kitabı hiç açmadım sanırım. Tekrar geldiğimde devam ederim belki diye kitaplığa geri koydum dönerken. Yanımda getirdiğim “Üftade’den Aşk Dersleri” vardı. Onu okudum. Son sayfalarını köyde bitirmiş oldum. Aziz Mahmut Hüdayi’nin notları. Şeyhi Üftade Hazretlerinin yanına gelip giderken, manevi yolculuğu esnasında üç yıl boyunca Üftade’nin söylediklerini, bazı hallerini not almış. Eserin aslı Arapçaymış. Sonra Hüdayi müridlerinden Mehmed Muiziddin Efendi Türkçeye çevirmiş. Demek ki Hüdayi için Türkçe sohbeti yazmaya alışık olduğu Arapçayla yazıya geçirmek daha kolaydı. Bir âlim çünkü, Bursa kadılığına kadar yükselmiş ilmiye sınıfı mensubu. Ama sonra o da Türkçe şiirler yazıyor. Vaazlar veriyor.
Kitabı sevdim. Yalnız büyük bir külliyata ortasından bir yerinden rast gele başlamışım gibi bir duyguya da kapıldım. Ben ki, henüz temel tasavvuf kitaplığını okumamışım. Mektubat-ı Rabbani, Geylani’nin eserleri, Gazzali, Sühreverdi vs. öylece duruyor. Ne bileyim, bir acizlik, cahillik duygusu… Nasip tabii. Bunca zaman hangi yabancı meralarda dolaştım da bu çok temel kitaplardan uzak kaldım diye düşünmeden edemiyor insan.
Sonra bizim oğlan son zamanlarda İsmet Özel’e merak saldığı için kardeşimin kitaplığını yokladım, ne var yok İsmet Özel’den diye. Eskilerden sekiz kitap çıktı. “Erbain” yok, “Bir Yusuf Masalı” var mesela.
Birkaçını okumuştum bu kitapların ama içeriklerini pek hatırlamıyorum. Önce oradayken “Surat Asmak Hakkımız”a başladım. Güzeldi gerçekten. On yedi yaşında böyle şeyler okumak iyi gelir insana. Hem dil hem içerik bir şeyler katar mutlaka. Ben de Erbain’i ilk kez o yaşlarda okumuştum sanırım. Sonra İstanbul Beyazıt, Beyaz Saray Çarşısından kasetlerini almıştım Özel’in. Kendi sesinden şiirleri. Asır Ajans. Alışıldık kaset kabından farklı bir kaset kabı olurdu o kasetlerin. Tasarımı birbirine benzeyen bir sürü “kendi sesinden şiir” kaseti. İsmet Özel’in iki kaseti vardı. Necip Fazıl, Erdem Bayazıt kasetlerini de severek dinlediğimi hatırlıyorum. Yahya Kemal ve Arif Nihat’ın şiir okuyuşu delikanlı zihnimde bir parça hayal kırıklığı gibi kodlanmış. Belki çekim kötüydü, belki Arif Nihat yaşlanmıştı, bilmiyorum. Neyse.

Bir Yusuf Masalı, tek şiirlik bir kitap. Modern mesnevi gibi kurgulanmış. Bu yönüyle aklıma Sezai Karakoç’un “Leyla ile Mecnun”unu getirdi. İçerik olarak da yine Karakoç’un “Masal” şiirini andırıyor biraz. Elbette “Erbain”deki bazı şiirlerin yoğunluğu ve ustalığı yok ama okuduğuna değer yine de.
Bu okuyuşta şiirin felsefi metin olarak okunabileceğini fark ettim. “Sebep-i Telif” bölümünde şöyle bir alıntı var mesela.
“Üstümde yıldızlı gök” demişti Königsbergli
“içerimde ahlâk yasası.”
Sonra bu “yasa” sözcüğünü itici bulduğunu belirtiyor sertçe “yıldızlı gök” hakkında da
“Yıldızlı gökten bana soracak olursanız
kösnüdüm ona karşı
onu hep altımda istedim.” diyor.
Bu da sert ama zaten Özel’in üslubu böyledir. Zihnim “telkih” düşüncesi olmalı diye mûnisleştiriyor şairin “kösnümesini”.
Bahsettiği filozof Kant.
Alıntılanan söz, Kant’ın Pratik Aklın Eleştirisi adlı eserinin sonuç bölümünde yer alıyormuş ve şöyleymiş “İki şey, zihnimi her zaman yeni ve artan bir hayranlık ve saygıyla doldurur: üzerimdeki yıldızlı gökyüzü ve içimdeki ahlak yasası.”
Özel’in bu söze itirazı vardı. Onu düşünürken karşıma bir sesli yazı çıktı. Aynı söze Seyit Erkal’ın da itirazı vardı anlaşılan ama onun itirazı o kadar sert değil, daha çok tashih eder gibi. “Üzerimizde semavi şeriat, içimizde yıldızlı gök” diyor Erkal. Yazıda vurguladığı mesele vicdanın çok değerli bir şey olsa da her zaman tek başına ölçü olamayacağı. Çünkü psikopatlar, sosyopatlar var ve her seviyede insan için vicdan aynı biçimde çalışmıyor. Onun için üst denetçi olarak vahyi üste almak lazım.
Nursi’nin “Muhakemat”taki cümlesi aklıma geldi. “Akıl ve nakil teâruz ettikleri vakitte, akıl asıl itibar ve nakil tevil olunur. Fakat o akıl, akıl olsa gerektir.”
Evet, vicdan çok sağlam bir yargıçtır, fakat o vicdan vicdan olsa gerek, tefessüh etmemiş bir vicdan olsa gerek.
Yakında Perseid meteor yağmuru olacak, Ağustos ortasında. Işığı az tepelere, sahillere gidecek insanlar. Ben şehirde olacağım o tarihlerde, aklımda bir soru olacak.
Sahi, yıldızlı göğü nereye koymalıyız?

25 Temmuz, Cuma
Kuşatma altında hissediyorum kendimi. Hava sıcaklığı kırk civarı, bazen kırkı geçiyor. Komşuda tamirat var, pencereleri kapatamıyoruz, ana yolun sesi içerde. Yetmez gibi önümüzdeki arsaya yeri delen bir makine yerleştirdiler, motoru kamyon üstünde. Sanırım bu henüz ön hazırlık, sonra büyük bir inşaat gürültüsü başlayacak. Doğanın son özgün parçaları yok olacak, arsadaki çalılar, zeytinler, çam fidanları, böğürtlenler. Daha kamyon gelirken penceremden görünen gülhatmiyi tekerinin altına almış. İşin sonu nereye varacak belli.

