Bu Gece Gitmeliyim
Apartmanın kapısı ardından sessizce kapandı. Yalnız küçük bir tık sesi… Göğe baktı. Gecenin koyusuna. Şehrin ışıkları yıldızlara geçit vermiyordu. Sigara yaktı. Derin derin içine çekti, yukarı doğru boşalttı ciğerini.
“Bir işaret ver, yeter! Geri döner, yatağıma yatarım.”
Sigara bitene kadar göğe baktı durdu. Bir işaret bekledi. Gelmeyince izmariti yere attı, ayağıyla ezdi. Başını eğdi, yürüdü.
Otogara vardığında gece yarısını çoktan geçmişti. Açık kalan iki yazıhanenin ilkine girip bir bilet aldı. Telefonu evde bırakmıştı. Bilerek. Gittiği yerde onun külfetiyle uğraşamazdı. Duvarda asılı saate baktı. Kırk beş dakika sonra kalkacaktı otobüs.
Yazıhanenin önündeki banka ilişti. Bir sigara daha yaktı. Oturmak istemiyordu. Ayağa kalktı. İçinde koşmak hissi uyandı. Gitmeliydi oralardan. Otogardan, şehirden, dünyadan çıkıp gitmeliydi. Güneşi geçmeli. Galaksileri… Varlığın bir sınırı varsa onu aşmalı. Koşmalı, koşmalıydı.
“Bu gece gitmeliyim.” dedi sayıklar gibi.
Hiçbir yere sığamamak sıkıntısı gelip hayatta onun kalan her şeyin üstüne oturdu.
Sigarayı yere attı. Kollarını birbirine bağladı. Göğsünü sıktı. Sıkıntıyla bir ileri bir geri yürüdü. Banka iki büklüm oturdu tekrar. Alnını dizlerine dayadı. Sıkmak, içindeki hissi öldürmek istiyordu. Duygularını zapt etmenin kendi kendine bulduğu garip bir şekliydi bu hareket. Aysel görse “Yine başladın.” derdi.
“Nasıl olsa görmeyeceksin bir daha!”
Aysel yine başladı. Kafasının içinde. Sesi yankı yankı çoğaldı. Her hecesini ezbere bildiği kelimelerle konuştu. Yine. İğrenç bir yine! Karısı sinirlendi mi Türkçesi değişir. Ege şivesinin whatsapp ağzı. Zaten demez, saten der. Herkez der, inadına. Nolcek der. Ben seni bilmiyom sanki, der. Elini beline koyar. Annesi gibi. Aynı! Evden çıkalı ufak ufak uç veren pişmanlık hissi siliniverdi. Tereddütleri uçtu gitti. Başını dizine sertçe vurdu. Bir, iki…
“Hayrola hemşerim, hasta mısın? Ambulansı arayalım mı?”
Doğruldu hemen. Arkasına yaslandı.
“Yok, istemez.”
Başucunda dikilen biletçiye baktı. Adam sakallarını kaşıyordu. Başını sağa sola sallaya sallaya gitti. Çattık, dedi kesin.
İçindeki sığmama hissinden eser kalmamıştı. Çöküp kaldı bankta.
İki nefes çekip yere attığı sigaraya baktı. Canı yine o dumanı istedi.
Sigaraya da Aysel yüzünden başlamıştı. Üniversite ikinci sınıfta. Ders aralarında sigara içmeye dışarı çıkıyordu Aysel. Sadece onun yanında durabilmek, iki laf edebilmek için. Sorduğunda “Evet ama paketi evde unutmuşum.” demişti. Acemiliği anlaşılınca “ciğerlerim” yalanını uydurmuştu. Çok zaman sonra söyleyecekti Aysel’e.
Aysel de anlamıştı zaten. “Yanımda kalmanı istediğim için ses etmedim. Sigara tutmayı bile bilmiyordun ki…” demişti.
“Baştan başa güzellikti. Nasıl da tükendik!”
O ara otogarın öbür ucundan telaşlı bir genç göründü. Yirmili yaşlarında. Yorgun, dağınık.
İş bulmadan evlenmek hataydı. Parası olmadan evlenmek hataydı! Mezun olur olmaz evlenmek hataydı! Ailen zengin değilse evlenmek hataydı! Evlendiğin kızın ailesi zengin değilse evlenmek hataydı! Hele bir evlenelim, kervan yolda düzülürmüş, dediler.
“Kervan bizi!..”
Aylarca iş aradı. Gezmediği yer kalmadı. Memleketin bütün fabrikalarına iş başvurusu yaptı. Gece taksi şoförlüğü yaptı, gündüz iş arayıcılığı… Aysel’in annesini yanlarına çağırmak zorunda kaldılar. Onun kocasından kalma üç kuruşluk emekli maaşına sığındılar. Faturaları ödeyebilmek, “aç karınlarını doyurmak” için.
“İş meselesi çok yıprattı bizi. Ölü kayınpederin maaşını yiyeceğiz diye burnumuzdan geldi. Kayınpeder de güzel adammış. O, öleceğine keşke…”
Genç, çantasını sürüye sürüye yazıhaneye daldı. Biletçiye hararetle bir şeyler anlattı. Bu gece kesin gitmeliydi. Bilet? Biletçi Alper’işaret etti. Bilet yoktu. Son bileti “şu” almıştı. Genç, yüzünü buruşturup köşede kaldı. Çaresiz beklemeye koyuldu.
İş de buldu sonra. Kaynanasını da dehledi ama bazı eşikler geçilince geri dönüp kırılan dökülenleri onarmak kolay olmadı. Sökük, ezik, eksik kaldı bir yerler.
Tamir edecekti ama edemedi. Aysel’in kızgın halini de sevmez oldu zamanla. Önceleri öfkesine bile tutkundu. Aşktan içi yıkılırdı. Hayretle dolar, taşardı.
“Bu kız beni nasıl sever?”
“Bu kız beni nasıl?..”
“Bu kız beni?..”
Zamanla sevmez oldu. Bu cümleye itiraz etti birden. Tamam, çıkıp gidiyordu bu gece. Aysel’i içinin bütün enkazıyla bırakıp gidiyordu ama seviyordu hala. Aysel’in de sevgisinden şüphe duymuyordu. Biraz da sevdiği için gidiyordu. Belki de kendini kandırıyordu. Kim bilir…
Genç, çantasını yazıhanenin köşesine atıp dışarı çıktı. Cebinden sigarasını çıkardı. Yakacaktı ama çakmak arandı. Bulamadı. Sövdü aleni. Tekrar yazıhaneye girip köşeye oturdu.
Tutturdular çocuk da çocuk! Çocuk evin neşesi, bereketi! Doğru. Yani doğrudur herhalde!
“Ben de istedim. Aysel de istedi.”
İşin kötüsü herkesin onların bir çocuğu olmasını ikisinden çok istemesi.
“Tedavi olun.” “Olalım.”
“Şu doktora gidin.” “Gidelim.”
“Şu merkeze görünün.” “Görünelim.”
“O yöntemi uygulayın.” “Uygulayalım.”
Bütün bu tavsiyelerin sonunda kendini bilmem ne dedenin türbesine çaput ararken buldu.
“Olmayıversin çocuğumuz. Yürü, eve gidelim. Başlarım çaputuna, dedesine!”
Onca uyduklarından, uyguladıklarından sonra suç da ona kaldı. Çocukları olmayışının suçu. Seksen tane çare arayıp seksen birincide yeter dememeliydi.
“Hani badi badi yürüyen bir kız da fena olmazdı evde.”
Sonu gelmeyen hükmetme sevdası sonra. Her adımı bilme, her adıma karar verme saplantısı… Aksi dendiğinde tutan mağduriyet nöbetleri… Kalan iki üç arkadaşa tahammül edemedi Aysel. Her birinde sonu aynı kapıya çıkan farklı sebepler üreterek.
Burada durdu. Çok acımasızlaştığının farkına vardı. Bu kadar da değildi. İkisini düşünüyordu Aysel. Hükmetme falan değildi yaptığı, nöbet de değildi. Ya neydi? Evini, ailesini sahiplenme içgüdüsü.
“Benim sorumsuzluğum da işin tuzu biberi! Anlamadım ki Aysel’i. Aygır gibi inat ettim. Şımarık, sorumsuz, başına buyruk bir aygır!..”
Aysel’i özledi birden. Şimdi sıcacık sokulsaydı, sarılsaydı. Kokusunu içine çekip saçlarının dalgasında sıcacık dalsaydı uykuya. Pişmanlık damarlarında aldı yürüdü. İçinin dağları, tepeleri tekmil köpekler gibi pişman oldu. Oraya geldiğine, bunca yolu üşenmeden gecenin bir yarısı teptiğine şaştı.
Olamaz. Bu kadar kolay teslim olamaz. Direnmeli. Yazıhaneye doğru geri baktı. Şu tipe gidip “Bileti geri al!” demek de işti yani.
“Hop hop hop nereye? Ne geri vermesi! N’oluyoruz?”
“Eve gidiyorsun Alper!”
Karar anı! Hemen sigaraya sarıldı. Yapacak başka hiçbir şey yok! Yaktı, tütünü bütün zerrelerine çekti. İçi ısındı. Duman ayak tabanlarından çıkacaktı. O kadar derin çekti.
“Offf!”
Karısını seviyordu. Karısı da onu seviyordu.
“Evet, seviyor.”
Bunda şüphe yok! Bırakıp gitmek, hem böyle gitmek şık değildi. Sabah uyandığında kendini Aysel’in yerine koydu. Küs gitmiş gibi olacaktı resmen. Nereye? Hiçbir yere!.. Olsun, eve dönmeliydi.
Dönecekti. Döndüğüne de pişman olacaktı. Olmayacaktı! Yürütebileceğine daha çok inanıyordu şimdi. Gitmek çözüm değildi!
Dönmeyecekti. Gecenin bir yarısı Alper’i evinden oraya getiren duyguyu, duyguları, duygular yumağını görmezden gelemezdi. Şu an eve dönmek, hiçbir şey olmamış gibi yatağa yatmak ve sabahleyin buruk bir günaydın’la aynı hayata kaldığı yerden devam etmek olacak iş değildi. Bir şeyleri değiştirmeliydi. Evet, zordu. Otobüse bindikten sonra yeni bir hayat başlayacaktı onun için. Aysel için. Başlamak zordu. Bitirmek zordu ama yapmalıydı. Evden çıktığı andan bu yana ne değişmişti de pişman olmuştu? Hayır, dönmeyecekti.
Banka oturdu. Yeni bir sigara daha yaktı. Sıkıntıyla içine çekti yine. Geceye baktı uzun uzun. Ay ilk dördün. Ya da son dördün. Ayırt edemezdi ki. Ay işte!
Uzakta, binalarda tek tük ışıklar yanıyor. Şehir uykuda. Göğe baktı gönülsüz. Bakacak yer kalmayınca. Otogarın ışıkları, yıldızları sömürüyordu. Bilmem kaç milyon ışık yılı ötedeki birkaç milyon yıldızın ışığını mazot, sigara, sidik kokan bir otogarın üç kuruşluk florasanları emiyordu. Nasıl da adi bir varlıktı şu insan! Bu yapılır mıydı şu yıldızlara? Şimdi görseydi o yıldızları. Birkaç milyonunun altında bir dağ başında saçlarını okşasaydı Aysel’in.
O bahar akşamında olduğu gibi! O bahar akşamında olduğu gibi aşkını yeniden itiraf etseydi Aysel’e. Deseydi o gece dediği gibi.
“Bilmem kaç milyon ışık yılı öteden yansıması bu ana denk gelen bilmem kaç milyon yıldızın aydınlığı altında…”
Şapşalca gülümsüyor buldu kendini. Başını göğe kaldırmış. Ağzını ayırmış.
Etrafta kimse yoktu iyi ki. İyi ki şu ekşi suratlı biletçi görmedi o halini. İyi ki genç oturduğu köşede uyukluyordu.
İyi ki otobüs gelmemişti daha. İyi ki binip gitmemişti.
Ayağa kalktı. Cebinden bileti arandı. Yazıhaneye girdi. Uykunun bulanıklığında gözlerini kırpıştıran gencin eline çakmağını, biletini tutuşturdu. Evin yolunu tuttu.

