Hayatın Kulpundan Tutan Bir Kalem
Sene 2004… Ankara’nın o günlerde gözde liselerinden birinin sınıf ve kabinetlerinin açıldığı bir koridorda, elinde iki beyaz sayfa ile bir meslektaşını yakalayan genç öğretmen heyecanla selam veriyor. Yüzünde tebessüm… İki ders arasındaki o dar vakitte sözü hiç uzatmıyor. Elindeki kağıtları uzatıyor arkadaşına; “Hocam!” diyor, “Şu yazıyı bir okur musun, nasıl olmuş?” Başka bir gün, öğretmenler odasında çay içiliyor; tebeşir tozlu genizlere bir ilaç… Yine bir anda birkaç sayfalık beyaz tomarlar ortaya çıkıveriyor. “Hocam, şu hikayeyi nasıl bulacaksın bakalım! Taze çıktı, dumanı üstünde!” Genç öğretmeni, mesleğindeki ilk yılların verdiği heyecanın dışında bir başka heyecan da sarmıştır: Yazma heyecanı. Vaktini iyi değerlendiriyor; o güne kadar okuduklarından taşanları bir sanat formuna dönüştürmeye meyilli… Çalıştığı okulda kitapla hemdem olan, edebiyatla ilgili kim varsa; daha çok onları yakın hissediyor ince ruhuna. En çok onlardan onay aldığını hissediyor belki de bu yazma hevesinde. Edebiyat sever dostları, meslektaşları da beğeniyor yazdıklarını ve teşvik ediyorlar onu. Genç öğretmenin kıvrak kaleminin ilk işaretlerini görüyorlar belli ki.
Böyle başlıyor hayatın edebiyat penceresine açılan kulpundan tutmaya Yusuf Ünal. Yazdığı hikayeler dergilerde çıkmaya başlıyor sonra. Yazı heyetlerine, yazma atölyelerine katılıyor hiç heyecanını kaybetmeden. O mutad meclisleri hiç aksatmamaya gayret ediyor. 2007 yılında ilk hikaye kitabı yayımlanıyor: Gül Dikenler. İki yıl sonra ise imzasını Zerdali Çekirdeği (2009) ismiyle atıyor kitaplar alemine, yeni hikayeleri ile.
Zamanla çalıştığı okullar değişir, arkadaş çevresi değişir, evler değişir, mahalle değişir, işler değişir, hayat şeraiti değişir ama değişmeyen onun yazma heyecanıdır. O her bulunduğu ortamı yazmak için elverişli hale getirme konusunda mâhirdir. Her şeraitte kendine yazmak için bir fırsat, bir vesile yakalayacaktır. Yazmayı bir kaçış rampası olarak görür. Yaşadıklarını, hislerini, tanıklıklarını, mâruz kaldıklarını, sevinçlerini, acılarını, yenilgilerini ince bir elekten geçirip yeni bir forma, bir sanata dönüştürme yetisi hayatın kulpundan tutabilmeyi sağlamıştır ona. Ve hayata böylece tutunabilmeyi de…
Geniş zamanlarda farklı türler de denemiştir Ünal. Zamanın ruhunu yakalamaya çalışırken sosyal medya edebiyatına bir katkı sayılabilecek yeni bir tür üzerine de çalışır. Tweet-öykü olarak isimlendirdiği kısa(cık) hikayelerdir bunlar. Yüz kırk karaktere sığabilen öykücükler… Bir kitap dosyası olacak kadar birikmiştir tweet-öyküler bir köşede.
İlk romanını, ayaklarının altından zeminin kaydığı; feleğin ona ilk sillesini vurduğu dönemde yazar. O kaotik dönemi ‘Hengâme’ diye tanımlamayı tercih eder ve kitabına da bu ismi lâyık görür. Dört duvar arasında kitaplarla başbaşa geçen o sancılı günler bir sevda romanının doğuşuna yol verir. O gâib, o mahzun, o mahsur günlerde; o hengâmede, tutunacak dalı olmuştur kalemi. Tahkiye türlerindeki kıvrak dili, lirik anlatımı 2020’de yayımlanan Hengâme’de oldukça belirgin hâle gelmiştir.
Kendisine uzun bir gurbet yolu göründüğünde de yine aklında yazacakları vardır. Fırsatını buldukça günü gününe not eder yaşadıklarını, gördüklerini, duygularını…. Yolu kuzeyin karlar ülkesine düştüğünde kalemine hiç mesafe koymayı düşünmez. Her fırsatta bir kaçış rampası bulur yazmaya. Evine ekmek götürmesi gerektiğinde, ikinci elinde kalem de her dâim hazırdır. İnşaatlarda fayans ustasılığı yaparken de yemek dağıtım işleri ya da uber şoförlüğü yaparken de bir taraftan akşam yazacağı yazının hazırlığı vardır zihninde. İşe mola verdiği vakitlerde, bazen şoför koltuğunda bir yazısının iskeletini çıkarıverir oracıkta. Şoförleşmeden şoförlük yapmayı başaracaktır. 2022 yılında günlük formunda yazdığı ikinci romanı yayımlanmıştır: Kaçış Rampası.
Ve şimdi bugünlerde yeni bir haber var Yusuf Ünal’dan. Bu kez gurbette yazdığı denemeleri, iki kapak arasına girdi. Bir kısmı Geceze’de yayımlanmış olan denemeler, “Hayatın Kulpundan Tutmak” ismiyle okuyucuyla buluştu. Sekiz bölümden oluşan kitapta Ünal; insan, yaşam, dostluk, iyilik-kötülük, mutluluk-huzur, ölüm, kitaplar vs.. gibi türlü kavramlar üzerine düşüncelerini kendisiyle, okucuyla ya da bir dostuyla sohbet ediyor gibi samimi bir dille anlatıyor. Kah okuduğu bir kitaba, bir şiire gönderme yapıyor; kah seyrettiği bir filmden esinleniyor. Uzaktaki bir dostuyla telefonda konuşması da komşusunun bir ziyareti de yazıların konusu için bir çağrışım değeri taşıyabiliyor. Kimi yazılarında derin düşüncelere dalıp felsefi kavramlara başvuruyor kimisinde laflamakla yetiniyor. Ama hiç birinde vaaz veren didaktik bir anlatım hakim değil. Düşüncelerini paylaşıp son tahlili okuyucuya bırakıyor. Ucu açık denemeler bunlar; okuyucuyla birlikte geliştirilebilecek türden.
Kitapta yer alan bir denemede, japonların ‘kintsugi’ sanatı üzerinden yapılan bir analoji ile insanın yaralarını, acılarını ya da karanlıkta kalan kusurlu yanlarını bir eksiklik olarak görmeyip onları başka bir forma, daha büyük bir değere, bir sanata dönüştürmekten söz ediliyor. Yusuf Ünal da son on yılda yazdığı üç kitabıyla tam da bu dönüşümü gerçekleştirmiş kanımca. Romanlarında tahkiye yöntemi ile içini döktüğü okuyucusuna bu kez sanatın başka bir formuyla, deneme tadında daha da derinleştirerek aktarmış içe doğru yolculuğunu ve bu yolculuğun düşünsel arka planını. Bu kez, bu hengâmede, yan yollara, patikalara saparak kaçış rampaları aramış, hayatın kulpundan tutmaya çalışmış. Ve bunu başarmış da. Hayata tutunmuş.

