Öykü

Emanet

Okuma süresi: 4 dakika

Ben on bir, kardeşim Bülent dokuz yaşındaydık o sıralar. Evimiz kiraz fidanlarının, erik ve elma ağaçlarının, domates-biber tarhlarının bulunduğu sokaktan geçilen dar bir yolun sonundaydı. Tek katlı, beyaza boyalı, kiremit çatılıydı. Birine salondan diğerine mutfaktan çıkılan iki balkonu vardı. Babam mutfak balkonunun altındaki boşluğu ev inşaatından artan tuğlalarla çevirip kümes haline getirmişti. Altı tavuğumuz iki de horozumuz vardı.

Karnelerimizi aldığımız gün elimizde takdirnamelerle eve girdiğimizde neyle karşılaşacağımızdan habersizdik. Benim yatağımın başında bir bisiklet, kardeşimin yatağının başındaysa içinde kıpır kıpır eden bir karton kutu duruyordu

Bülent tavşanları çok severdi. Tavşanları olduğu için arkadaşı Ahmet’e gıpta eder, fırsat buldukça onlara giderdi. Bunu bilen babam kardeşime bir çift tavşan almıştı. Tavşanların biri erkek diğeri dişiydi. Erkek olanın alnında bir tutam boz tüy vardı, kalanı öbürü gibi kar beyazıydı. Epey ürkektiler. Ne yaptıysak kendimize alıştıramadık onları. Bizi görünce pıt pıt zıplayarak hemen yuvalarına saklanıyorlardı. Babam salon balkonunun altını da çevirip tavşanlara yuva yaptı. Evin civarı lahana ve havuçtan geçilmez oldu onların yüzünden. Balkonun altında oymadık yer, açmadık delik ve çukur bırakmamışlardı. Bahçeye saldığımızda da ağaçları kemiriyorlardı. Bunun için babamla ağaçların gövdesini kireçledik, bazılarını da naylonla sardık.

Kardeşim o kadar bağlanmıştı ki tavşanlara, izin verilse onlarla birlikte yatacaktı. İsim vermişti her birine. Dişi olana “Nazlı’’ diyordu, yanına yaklaştırmadığı için. Erkeğineyse “Sakar’’, alnında boz tüyler olduğundan. Arkadaşmış gibi konuşurdu onlarla. Okulda başından geçenleri anlatır, bazen birlikte ders çalışırlardı. Bülent, öğretmen, tavşanlar öğrenci olurdu haliyle. Yerinde hiç durmayan haylaz birer öğrenci. Sorduğu sorulara onlar cevap veremeyince “Sizi gidi tembeller’’ diye şakacıktan kızar, cevabını kendisi verirdi.

Tavşan sevmeye gelen arkadaşları da eksik olmazdı evimizden. Yakalayıp sevmek için köşe kapmaca oynarlardı hayvancağızlarla. Her seferinde çocuklar kazanırdı oyunu. Yenilmek güzeldi bu oyunda. Cezası; minik yüreklerce sevilmek, günahsız dudaklarca öpülmekti. Buna rağmen her seferinde kaçardı tavşanlar.

Bir keresinde bahçeye giren bir köpek yavruları köşeye sıkıştırmış, yakaladı yakalayacakmış. Bunu gören Bülent öyle bir kovalamış ki köpeği, hayvan soluğu sokağın başında almış.

Nazlı’yla Sakar da ev halkından sayılıyordu artık. Onların da yemek saatleri, dışarı çıkma saatleri, oyun saatleri vardı.

WhatsApp Image 2026 10 03 at 12.02.25 AM 2

Mahallemizde komşular birbirlerini sık ziyaret ederdi. Babamın arkadaşları bazı günler camiden sonra bizde otururdu. Çayları ikram etme görevi bize düşerdi o zamanlarda. Ben doldurur dağıtırdım, kardeşim şekerliği gezdirerek ve boşları toplayarak bana yardım ederdi. Çay içmek istemeyenler kaşığı ters çevirip bardağın üzerine kapatır, “ziyade olsun’’ derlerdi. Misafirlerin yanından ayrılmayı hiç istemezdik. Dizimizi kırar sessizce dinlerdik konuşmalarını. Büyüklerin meclisinde bulununca “adam’’ olduğumuzu, bize değer verildiğini hissederdik. Bu yüzden her gün evimize gelmelerini isterdik.

Camimizin imamı Yakup Hoca da bu buluşmalara katılırdı. Zaten her hayırlı işte başı o çekerdi. İnsanlar tarafından sevilen sayılan birisiydi. Ben de Bülent de Kur’an okumayı ondan öğrendik. Sadece Kur’an’ı mı? İslam’ın şartlarını, imanın şartlarını, kısaca otuz iki farzı ve daha neleri, neleri…

Ilık bir rüzgârın açık pencereden içeriye ayva kokusunu taşıdığı bir yatsı sonrası komşular yine bizim evdeydi. Biz yine çay ikram ediyorduk. Avrupa’dan emekli Sefer Amca’nın evinin yanında bizim mahalle maçları yaptığımız büyük bir arsa vardı. Sefer Amca orayı, civar köylerden okuyup gelmek isteyen çocukların kalabileceği bir öğrenci yurdu ve mahalle kütüphanesi yapılması için mahalle derneğine bağışlamıştı.

Yakup Hoca epey heyecanlıydı. Yapılacak yurdun ne kadar da lüzumlu olduğunu anlatıyordu. Civar köylerde, kasabalarda okuyup da barınacak yeri olmadığı için güçlük çeken çocukların hallerini gözler önüne seriyor, mahalle çocuklarının da kütüphaneden nasıl faydalanacağını anlatıyordu. Geçmişten misaller verdi, geleceğe atıflarda bulundu. Ondaki heyecan dalga dalga yayılıp orada bulunanlara geçti.

Neticede, “Pilavdan dönenin kaşığı kırılsın.’’ diyerek sözleştiler. Herkes elinden geleni yapacaktı. Kimisi birikmiş parasını ortaya koyuyordu inşaat için, kimisi arsasını satılığa çıkarıyordu. Çimentoyu, tuğlayı biri; işçi ve usta masraflarını biri, hafriyatı biri üstlendi. Babam her ay, gelirinin belli bir miktarını vermeye söz verdi.

Ortamda bu konuşmalar dönerken Bülent bir ara gözlerini tavşanların bulunduğu balkona çevirdi, sonra yine sessizce konuşulanları dinlemeye koyuldu. Biraz daha dinledikten sonra yavaşça odadan çıktı. Biraz sonra kucağında taşımakta zorlandığı bir kutuyla geri döndü. Onu götürüp Yakup Hocanın önüne bıraktı. Odada bulunanlar meraklanmıştı. Acaba ne vardı içinde? Bülent diz çökmüş, masum masum duruyordu. Az sonra kutudan tıkırtılar duyuldu. Ardından kutu hareket etmeye başladı. Artık içinde tavşanların olduğundan kimsenin şüphesi kalmadı.

 “Bunları niye getirdin, ne olacak?’’ diye sordu Yakup Hoca. Bülent, “Satıp parasını inşaata vermeniz için.’’ dedi. Dedi ama derken gözlerinin içi ıslanıverdi. Tavşanlarından ayrılmak istemediği, onları çok sevdiği çok belliydi ama veriyordu yine de. Kardeşimin o halini görünce utancımdan başımı yere eğdim. Onun akıl ettiğini ben düşünememiştim.

Babam Bülent’i bağrına basıp saçını okşamaya, başından öpmeye başladı. “Aslan oğlum benim, aferin.’’ diyerek seviyordu. Kıskanmadım kardeşimi, onun gibi olmayı çok istedim sadece. Bisikletimi getirip veresim geldi ancak yerimden kalkamadım.

Tavşanları Sefer Amca sahiplendi hemen ve yüklü bir miktara satın aldı. Para inşaat için harcanacak, sevapları Bülent’e yazılacaktı. Yakup Hoca öyle dedi.

Sefer Amca tavşanlardan birini kutudan çıkarıp kucağına aldı, sevdi. Şirin sözler söyledi. Sonra Bülent’i yanına çağırdı, tavşanı onun kucağına bıraktı. “Bunlara sen bak benim yerime, olur mu?’’ diyerek kardeşime geri verdi. Kardeşim şaşırdı, gözleri parladı. Sonra şaşkın şaşkın başını salladı, “Hı hıı.”

Bülent o günden sonra “emanet’’ diye daha da titizlenir oldu tavşanların üzerine.

Bir pazar günü herkes uykudayken bisikleti alıp pazara götürdüm ben de. Tek başıma sattım onu. Parasını cebime koyup doğru inşaatın yolunu tuttum.  

WhatsApp Image 2026 10 03 at 12.02.25 AM 1

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Captcha *