Bir Adalet Mücadelesi: J’accuse (Suçluyorum)

Okuma süresi: 3 dakika

Roman Polanski’nin Venedik Film Festivalinde Jüri Büyük Ödülü ve aynı zamanda Fransız Oscar’ı kabul edilen Cesar’da en iyi yönetmen ödülü kazandığı filmi J’accuse (Suçluyorum) büyük ses getirdi.

86 yaşındaki Oscarlı ünlü yönetmen ödülünü almak için salona girdiğinde kadın oyuncular tarafından geçmişte kabul edip özür dilediği taciz iddialarından dolayı protesto edilse de sinema eleştirmenlerinden çıkardığı işten dolayı filmi tam not aldı.

Bir dönem Fransız tarihinde büyük etkilere yol açmış Dreyfus Davasının işlendiği film, yine Oscar ödüllü oyuncu Jean Dujardin’in başarılı performansıyla alkışı hak eden bir film niteliğinde.

Adını ünlü romancı Emile Zola’nın dönemin cumhurbaşkanına yazdığı açık mektuptan alan film, antisemitizm, ırkçılık, devlet zorbalığı, yargısız infaz ve adaletsizliğin insan hayatında nelere yol açabileceğini işlerken gerçek ve hukuk peşinde mücadele eden bir adamın da her şeyi göze alarak verdiği adalet savaşını anlatıyor.

Filmin dış mekanda çekilen nadir sahnelerinden biri olan muhteşem açılış sekansında, binlerce askerin bakışları arasında “vatan haini” Dreyfus getirilir. Biraz sonra yaşanacak aşağılayıcı sahneyi izlemek için de kışlanın duvarları ardında halk çoktan yerini almıştır.

Almanya adına casusluk yaptığı gerekçesiyle müebbet hapis cezasına çarptırılan Dreyfus, yıllarca beraber çalıştığı silah arkadaşlarının arasında uygun adım meydana yürür. Meydanın ortasında rütbeleri tek tek sökülen Dreyfus, son olarak kılıcı da elinden alınıp kırılırken masum olduğunu haykırır. Onun yürek parçalayan bu durumunu adeta bir sirk gösterisi tadında izleyen silah arkadaşları ise durumdan gayet mutludurlar.

Altınları çöpe giden bir Yahudi gibi ağladığını” söyleyen birine diğer subayın cevabı, aslında Fransız ordusunun o dönemki anlayışını gösterir. “Eskiden Romalılar Yahudileri aslanlara atarken şimdi biz onları halkın önüne atıyoruz.”

Dreyfus’un hakkındaki tek delil kendi el yazısına benzeyen bir bilgi notudur. Konuyu inceleyen müfettişe göre de “Dört şüpheliden biri Yahudiyse suçlu odur. Mahkemeye yapılan baskılar, ardından üretilen sahte delillerle Dreyfus suçlu bulunup Fransız Guyanası’ndaki korkunç Şeytan Adası’nagönderilir.

Dreyfus’tan onlarca sene sonra Henri Charriere’nin “Kelebek” romanında anlatılan Şeytan Adası aslında neredeyse giden hiçbir mahkumun geri dönemediği bir cehennem çukurudur.

Etrafında köpek balıklarının dolaştığı, mahkumların yatarken bile demir çubuklarla yataklarına bağlandığı ve ayakkabı giymenin dahi yasak olduğu bu adada Dreyfus ölüme terk edilir.

Bu arada Dreyfus vakasındaki katkılarından dolayı Albay Picquart askeri istihbaratın başına getirilir. O da diğer silah arkadaşları gibi Yahudilerden hoşlanmasa da özünde adil, sorgulayan ve gerçek peşinde bir adalet savaşçısı olarak karşımıza çıkar.

Yürüttüğü başka bir casusluk soruşturması sonucunda eldeki delillerden yola çıkarak aslında Dreyfus’un masum olduğunu, asıl casusun Esterhazy adında başka biri olduğunu ispatlayıp bunu üstlerine iletince olanlar olur.

Ordu yaptığı hatayı kabullenmek yerine inanılmaz şekilde davaya ait tüm delilleri karartmaya, olayı örtbas etmeye başlar. Başlangıçta uyarılan Picquart, gerçeğin peşinde mücadele etmeye başlayınca önce sürgün edilerek sırasıyla Cezayir, Tunus ve Afrika’ya gönderilir. Bununla da yetinmeyen ordu Picquart’ı sonu ölümle bitecek intihar görevlerine göndermekten çekinmez.

Her şeye rağmen hayatta kalmayı başaran Picquart, Fransa’ya dönebilse de şimdi de bir zamanlar emrinde çalışan adamlar tarafından takip edilmeye başlanır. Bunun üzerine Dreyfus davasıyla ilgili bildiği her şeyi Emile Zola’ya anlatır.

Zola, cumhurbaşkanına yazdığı açık mektubu gazetede yayınlayınca tüm Fransa ayağa kalkar. Mektupta davanın her aşamasında yapılan tüm sahtekarlık ve adaletsizlikler bizzat yapanların isimleri verilerek ifşa edilir.

Bu arada dönemin ırkçı gazetelerinin haberleriyle kışkırtılan halk, Zola’nın mektubunu yayınlayan gazeteleri sokaklarda yakmaya, Yahudi iş yerlerini yağmalamaya ve Yahudilerin evlerine Davut yıldızı çizip fişlemeye başlamıştır bile.

Zola yargılanıp mektubundan dolayı 1 yıl hapis cezasına çarptırılsa bile sonunda Dreyfus davası yeniden görülür ama sonuç değişmez. Bazı hafifletici sebeplerden dolayı Dreyfus’un cezası 10 yıla indirilip sonra da affedilerek olay kapatılır. Aradan geçen 7 yılın ardından Yargıtay tarafından suçsuzluğu anlaşılan Dreyfus orduya geri döner.

Olayın karanlığını adeta seyircinin belleğine kazımaya çalışan Polanski, başta da dediğimiz gibi film boyunca kapalı ve kasvetli mekanlarda kamerasını dolaştırır. Kah bir kışlanın soğuk koridorlarında kah bir zindanın küçücük hücresinde ya da adaletin karartıldığı mahkeme salonlarında bulursunuz kendinizi.

Kostüm dalında da ödül alan film, kısa notlarla da olsa 19. Yüzyıl Fransa’sının sosyal hayatına da dokundurmalarda bulunmaktan kaçınmaz. Özel hayatın gizliliğine nasıl müdahele edildiğinden, subaylar arasındaki çarpık ilişkilerden, dönemin gazetelerinin ırkçılığına kadar pek çok detayı filmde bulabilirsiniz.

Beklenenin aksine Polanski, filmi Dreyfus’un aklanıp tüm rütbelerinin, kılıcının ve en önemlisi itibarının iade edildiği bir başka muhteşem törenle bitirmez. Sadece filmin sonunda iki satırlık bir notla bunları öğreniriz. Üstelik olayın müsebbiplerinin başına neler geldiğini de bilmeden. Çünkü tüm delillere rağmen Dreyfus’a getirilen af onlara da verilmiştir. Polanski böylece aslında bu nefretin bitmediğini sadece gizlenip saklandığını anlatarak bitirir filmi. Zaten olaydan ancak 100 yıl sonra Dreyfus, Fransa devleti tarafından suçsuz ilan edilip 102 yıl sonra da kendisinden resmi özür dilenmiştir.

One thought on “Bir Adalet Mücadelesi: J’accuse (Suçluyorum)

  • Nisan 6, 2020 tarihinde, saat 17:15
    Permalink

    Geceze’ye yakışan bir sinema yazısı olmuş, yazarı tebrik ederim. Yeni yazılarını ilgiyle bekliyorum

    Yanıtla

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Time limit exceeded. Please complete the captcha once again.