Bir Varmış Bir Yokmuş

Okuma süresi: 3 dakika

Bilgisayarımı alıp bir banka oturmuştum. Kaç saat orada çalıştığımı hatırlamıyordum ama sanırım –saate bakmayı sevmiyordum- uzun bir zaman olmuştu. Daha da duracaktım ki bir yaşlının yanıma oturmasıyla saatime bakmış ve “Epey geç olmuş!” diye mırıldanmıştım. Daha doğrusu mırıldanmışım.

“Bizi gören herkes nedense hep bir şeylerin geç olduğunu söyler,” demişti yaşlı adam içini çekerek. Aslında biraz da alınarak.

 Kalkmaktan vazgeçmiştim.

Yorgun görünse de bakımlı bir yüzü, gözlerinin üzerine öylesine atılmış çalı gibi kaşları, derin çukurları olan gözleri ve bu gözleri de içine alan derin bir bakışı vardı.

“Yok değil!” dedim.

“Öyle öyle evlat!” dedi bastonunu yere vurarak. “Şair haklı.”

Sormadım ama hangi şairi kastettiğini sanırım anlamıştım:

“Zamanla nasıl değişiyor insan!

Hangi resmime baksam ben değilim.

Nerde o günler, o şevk, o heyecan?

Bu güler yüzlü adam ben değilim;

Yalandır kaygısız olduğum yalan.”

“Ne yazıyorsun evlat?” dedi ikinci defa bastonunu yere vurarak.

“Öylesine!” dedim.

“Belli ki bir şeyler arıyorsun,” dedi.

Cevap vermedim. Aslında veremedim.

“Sen hiç bir şeyi bulanın bağırdığını gördün mü? Aramak hayatına anlam katar,” demiş sonra da küçürek bir hikâye anlatmıştı:

“Elinde sazla şehir şehir dolaşan bir aşığa sormuşlar, ‘Niye çalıp söylüyorsun?’ diye. O da, ‘Uzun yıllar önce camda bir güzel gördüm o gün bugün çalıp söylerim!’ demiş. ‘Peki, ona ulaşmayı düşünmedin mi?’ diye ikinci bir soru sorulunca da âşık, ‘Ulaşsaydım biterdi!’ diye yanıt vermiş.”

İşte bu hikâyesinden sonra tutunmuştum ona. Uzun hayat hikâyesini dudakları kuruyana kadar dinlemiştim. Önce kalaycıymış. Sonra yıllardır içinde tuttuğu ve kimselere açamadığı müzik tutkusuyla sokak sanatçısı olmuş. Çok kazanmamış ama yıllarca sevdiği işi yapmış. Evlenmemiş ama sanırım sağlam âşık olmuş.

“O âşık…” diye başlamıştım ki gülerek sözümü kesmişti.

“Yok, hayır evlat, ben o değilim. Ama vardır bizim de sevip ulaşamadığımız!” demişti. Demişti ama ben yine de o aşığın o olduğuna inanmıştım. Hala da inanıyorum.

Aradan yine uzun bir zaman geçmişti. Acıkmıştım. Yaşlı adam da acıkmıştı. Bisikletimin çantasından eksik etmediğim kraker ve termostan çay koymuştum. Gülerek bir parça kraker almış bir zaman sonra da soğuttuğu çaydan bir yudum çekmişti.  

“Hayat nedir?” diye sormuştum. Aslında müzik üzerine konuşmak istemiştim ama o anda öyle bir soru gelmişti aklıma.

Sanki soruya hazırlıksız yakalanmış gibi, “Bir varmış bir yokmuş!” demişti kestirmeden.  

Açıkçası verdiği bu yanıttan tatmin olmamıştım. Artık duymaktan yorulduğum klasik bir tekrardı benim için. Hikâyesinden sonra daha derin konuşacak sanmıştım. Biraz umudumu yitirir gibi olmuştum.

Bir zaman sonra… Çok zaman sonra ümitsizce bir daha sormuştum:

 “Sizce hayat nedir?”

Aynı cümleyi tekrar etmişti:

“Bir varmış bir yokmuş!”

Ama bu seferkini biraz farklı söylemişti sanki. İçine başka şeyler saklamış gibi… Yine de beni etkilemeyi başaramamıştı.

Ben bu sözün anlamını düşünürken kadim dostum –aslında kalan tek dostum- telefonun diğer ucundaydı.

“Eşim… Eşim…” deyip durmuştu.

Söyleyeceklerimi bir soruya dönüştürememiş öylece beklemiştim. Nice zaman sonra cümleyi o tamamlamıştı:

“Eşim kanser!”

Ben susmuştum o konuşmuştu:

“Hayat ne garip şey dostum; hikâyeler hep aynı bitiyor!” demiş sonra da eşiyle en son yaşadıklarından bahsetmişti. “Birkaç kitap baktık, ayaküstü bir şeyler yedik. Sonra da iki acı kahve…” dedikten sonra biraz durmuş, “Hâlâ dilimdedir tuzu engin denizlerin” dizesi dolaşmıştı dudaklarında…

Yine ben susmuş o konuşmuştu:

 “Burası dünya dostum, her şey yarım kalıyor!”

 Cemil Amca dostumla konuşmalarımı hüzünlenerek dinlemişti. Telefonu kapattığımda yüzüme bakıp bir şey söylememişti ama çok şey anlatan anlamlı bir gülüş bırakmıştı boşluğa.

Tam yanımdan kalkmak için hazırlanmıştı ki bir şeyi hatırlamış gibi tekrar oturmuştu. Elimi eline alıp gözlerime bakmış sonra da hayatım boyunca bana yeni anlamıyla gülecek o sözü tekrar etmişti:

“Bir varmış bir yokmuş!”

Aklım dostumda olsa da ses tonundaki derinlik beni etkilemişti.  

Demişti ki:

“Bu eller var ya –ellerini havaya kaldırıp- oğul bu eller; ne güçlüydü bir bilsen evlat! Bunları büken bir yiğit yoktu o zamanlar. Şimdi bak! Titriyor. Sen bana uzattığın çayı soğutup içtiğimi düşündün ama öyle değil… Bir varmış bir yokmuş. Şu gözler! Eskiden şu dağa –karşıdaki dağı göstererek- bir iğne koysan bakıp onun deliğini görebilirdim. Keskindi. Şimdi? Şimdi seni seçemiyorum. Yani bir varmış bir yokmuş. Bu ayaklar! Anam hamileydi. Bana, ‘Cemil, şu dağdan bir kar suyu getir oğul, canım öyle çekti ki!’ demişti de güğümleri kaptığım gibi soluklanmamıştım bile. Bir daha isteseydi bir daha giderdim. Ama şimdi? Buradan beni eve götürür mü bilmem… Anlayacağın bir varmış bir yokmuş, evlat!”

            ◌

Vedalaşıp ayrılırken günden ardımda unutamamağım iki cümle kalmıştı:

“Burası dünya dostum, her şey yarım kalıyor!”

“Bir varmış bir yokmuş!”

One thought on “Bir Varmış Bir Yokmuş

  • Haziran 11, 2019 tarihinde, saat 08:25
    Permalink

    Bir varmis bir yokmus…Ilginc.

    Yanıtla

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir