İkincisi

Okuma süresi: 4 dakika

Ekmek parası belli ki onu bu genç yaşında şehrin en ağır işine mahkum etmişti. Sabahın en deli zamanlarında kalkıp şehri yeni güne hazırlamaktı görevi. Biriken, bozulan ve istenmeyen şeyleri alıp uzaklaştırmaktı sokaklardan.

Sunrise! 

Evet ona bu adı takmıştım. Gün doğumu.  Yeni günü ilk karşılıyordu ya. İsmi de öyle anlamlanmıştı bende.

Beni Sunrise’a bağlayan ne olduğunu tam bilemiyordum ama sanırım çöp arabasına sıkıştırdığı kitaplar olurdu. Eliyle tuttuğu mandal demirinin kenarları baştan sona kitaplarla dolardı. Onları gerçekten okur muydu yoksa satar mıydı bilmiyorum ama kitaplarla kurduğu ilişki hoşuma giderdi.

Sunrise genelde benim okulumun olduğu sokakta dinlenirdi. Arkadaşları kahvaltı yaparken o demir mandaldan kitapları çıkarar ve merakla karıştırırdı. Bu ayrıntı hoşuma giderdi.

Bizim sokağa pazartesi, çarşamba ve  cuma  günleri geliyordu. Geliş saati 07.35’ti ve bu hiç şaşmazdı. Yürüyüşünden, çöpleri alışından ve arkadaşlarıyla konuşurkenki mimiklerinden anlamlar çıkarır sonra da hikayesini yazmaya çalışırdım. Ama ele avuca gelir bir giriş yapamamıştım henüz.

Ta ki o güne kadar!

Pazartesi saat 7.35.

Sunrise sokağın başında görünmüştü. Bizim okulun çöpünü aldıktan sonra kenarda duran banka yöneldiler. Ellerindeki simitleri tam atıştırmaya başlamışlardı ki okul müdürümü ve güvenlik görevlisini ellerinde kahvaltı tabaklarıyla gördüm. Sıcak bir çay, biraz zeytin, peynir, yumurta ve ekmek. Bir gönle girmek için ne çok şeylerdi aslında.

Hiç gerek yoktu hocam!” dedi Sunrise en mahcup haliyle. Arkadaşları da bu cümleyi onayladı.

Sunrise’ın ve arkadaşının –kamyonun şoförü de gelmişti- rahat kahvaltı yapması için yanlarına gitmesem de kendimce bir oyunun içine dâhil etmiştim onları/onu. Bu oyunu romanlarımı yazarken sık sık oynardım. Karşılaştığım hangi olay olursa olsun hemen oradaki kişileri romanımın bir karakteri yapar ve konuşulanlardan bir diyalog çıkarmaya çalışırdım. Birkaç istisna olsa da hep hayatın kitaplarda daha güzel olduğuna bir kez daha ikna olur ve yanlarından hayal kırıklığıyla ayrılırdım.

İşte şimdi de Sunrise kahramanım olmuştu ve beni şaşırtmasını istiyordum. Bakalım bunu başarabilecek miydi?

Oyun şuydu:

Sunrise kahvaltısını bitirdikten sonra tabağındaki çöpleri boşaltmak için iki seçeneği vardı: Birincisi, hemen yanı başında duran ve az önce boşalttığı çöp bidonu. Evet, bu boştu ve kahvaltının çöplerini rahatlıkla ona boşaltabilirdi.

Ama bir ihtimal daha vardı:

İkincisi!

Dolu olan ve muhtemelen kahvaltıdan sonra boşaltacağı çöp bidonu… O biraz uzaktaydı ve onun için biraz yürümesi gerekiyordu.

Acaba hangisini tercih edecekti?

O anda içine düştüğüm ve anlam yüklediğim şeyin anlamsızlığı canımı sıksa da bu oyundan bir türlü vazgeçemiyordum. Evet, bu gereksiz hatta önemsiz bir ayrıntıydı ama Sunrise’ın kitaplarla kurduğu o yakınlığın hatırına derin bir atlayış yapmasını istiyordum. Evet, tarafımı seçmiştim: Sunrise kahvaltı tabaklarının çöplerini ikincisine boşaltmasını istiyordum. Çünkü birincisi boştu ve eğer ona dökerse çöplerin iki gün boyunca orada beklemesi gerekecekti. Ve Sunrise bunu yapmazdı.

O an durdum… İçimden, “Ne olur ikincisi… Senin hikâyeni yazmam için ikincisi… İkincisi… İkincisi!”  deyip durdum. Gözlerim iki çöp bidonu arasında gidip geliyordu.

Ona iyice yaklaştım. Nefes alırsam beni fark edeceğini ve oyunun bozulacağını düşünerek sessizce beklemeye başladım.

Ders zili çalmış öğrenciler yeni bir güne başlamışlardı.  Zaman, sırtımda kamburlar kurarak ilerliyor ben ise nefeslenmek için geçmişten bana iyi gelecek bir hikâye arıyordum.

Orman yoluna girmek de nereden çıkmıştı? Siste kaybolanları duyardı da bir anlam veremezdi. İşte şimdi kendi hikâyesinin ortasındaydı.

Aniden bastıran sise yenilmiş ve kendini orman yoluna atmış şehirli bir adamdı. O duruyor yol mu gidiyor yok o gidiyor yol mu duruyor belli değildi.

Kaybolmuştu.

Korkuyordu ve üşüyordu.

Sisten kurtulan az bir aydınlık da geceye yenilince korku yüreğinin tam orta yerine çökmüştü.

“İmdat! Sesimi duyan yok mu?”

Bütün orman adamın tekrarıyla yankılanıyordu:

“İmdat! Sesimi duyan yok mu?”

Ormanın orta yerindeki dağ evinde yaşayan yaşlı bir adam vardı. Kendi yalnızlığında kendi kendine yeten garip bir adamdı. Şehirden ve şehirliden kaçıp sığınmıştı oraya; o küçük dağ evine.

Sisli geçen günün akşamında yemeğini yemiş ocağa çayını koymuştu.

Camları açtı. Temiz havayı içine çekip günü bitirmeye hazırlanıyordu ki birden durdu. Bir şey duyar gibi olmuştu.

Camları kapattı.

Yatağını hazırladı. Çayını da yanına alıp tam uzanmıştı ki tekrar ayağı kalktı. Tekrar camı açtı ve dışarıdan az önce kulağına vuran sesi dinledi.  “İmdat” çığlığının uzaktan kulağına –aslında yüreğine- düşen yankısıydı bu.

“Gitsem mi gitmesem mi?” diye düşündü. “Bu, yardım isteyen bir ses” dedi yılların tecrübesiyle. Dağlardan korkmazdı ama yine de içine yürüyen ürpertiye engel olamıyordu. Sora da zihnindeki insan imajına yenilip, “Aman canım bana ne!” deyip yatağına uzandı.

Uyuyamadı.

Az önceki çığlık onu ikinci bir seçeneğe zorluyordu:

“Ya gerçekten yardıma ihtiyacı olan biriyse!”

İki seçenek arasında uzun süre gidip geldi. Aklı birincisine kalbi ise ikincisine direniyordu.

Dışarı çıktı.  Sesin geldiği tarafa her adımını atışında ses belirginleşiyordu.

Ses kulaklarındaydı artık:

“İmdat! Sesimi duyan yok mu?”

Bir adam. Yalnız… Korkmuş… Çaresiz…

“İmdat! Sesimi duyan yok mu?”

Korkma!” diyebildi sadece.

Adam rahatlasa da gözlerindeki korkuyu bir türlü silemiyordu.

İki yabancı hiç konuşmadan dağ evinin yolunu tuttular.

Yemeğin ardından sıcak çaylar gelse de aralarında bir konuşma olmamıştı… Yabancı, bitkin vücudunu daha fazla taşıyamadı.

“Çok yorgunum, yatabilir miyim?” dedi.

“Yan odaya yerinizi hazırladım. İstediğin zaman yatabilirsiniz,” dedi yaşlı adam misafirinin gözlerinde beklettiği sorudan habersiz olarak.

Yaşlı adam bir sigara yakmak için dışarı çıkmaya niyetlenmişti ki, “Bir dakika!” dedi kaybolan adam arkadan bir sesle. “Merakımı mazur görün ama size bir şey sormam gerekiyor!”

Yaşlı adam başıyla onayladı.

Kaybolan adam devam etti:

“Ormanda kaybolmuştum ve siz gelip beni kurtardınız. Bu iyiliğinizi hayatım boyunca unutmayacağım. Ama benim için bir soruya cevap vermenizi istiyorum. Bu benim için bu çok önemli!”

Yaşlı adam dudaklarına kadar gelen gülümsemeye engel olamadı.

Sorun,” dedi.

“Beni kurtarmaya gelirken korkmadınız mı?”

İhtiyar adamın yüzündeki gülümseme yerini bu sefer anlamlı bir sessizliğe bıraktı. Soruyu uzun süre içinde gezdirdi ama yanıtlamadı.  

“Lütfen, benim için çok önemli!” diye ünlemledi kaybolan adam.  

“Evet, korktum!” dedi ihtiyar adam.  

“Peki, korktuğunuz halde niçin beni kurtarmaya geldiniz?”

“Korktum, bu doğru ama sen, ‘İmdat! Sesimi duyan yok mu?’ diye bağırıyordun. ‘Sesimi duyuyorlar da beni kurtarmaya gelmiyorlar!’  diye insanlıktan ümidini kesmenden daha çok korktuğum için geldim!”

Kaybolan adam rahatlamıştı. İhtiyarın yüzüne hayranlıkla baktıktan sonra söyledi son sözlerini:“İçimde hep duran ama olmadığına inanmaya başladığım insanların varlığını hatırlattınız bana. Bilseniz ne iyi geldiniz!”

Zaman su gibi akıp geçmişti. Bir dağ evindeki yabancının uykusu benim nefeslenmeme yetse de Sunrise’ın tercihi bende hâlâ sıcaklığını koruyordu. Ben ise durmadan tekrarlıyordum:

“İkincisi… İkincisi.”

        

O günden sonra Sunrise bizim sokağa gelmedi. Belki yeni bir iş bulmuştu belki de kovulmuştu… Ya da sokağı değişmişti… Bunu zaman zaman merak ediyordum ama gerçeği öğrenip hayalimdeki Sunrise’ın dağılmasını da istemiyordum. Onun tarafında demir mandalı tutan yeni kişiyi de gözüm hiç kesmemişti. Üstelik kitap da toplamıyordu.

Ne olursa olsun Sunrise bende hala gizemini koruyordu. Üstelik ona yeni bir isim de takmıştım:

İkincisi.

One thought on “İkincisi

  • Mart 27, 2019 tarihinde, saat 11:33
    Permalink

    Ellerine sağlık usta, güzel olmuş.

    Yanıtla

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Time limit exceeded. Please complete the captcha once again.