İşte Bunun İçin Ey Okur Sana Bir Hikâye Yazamadım!

 Sevgili Okur,

Bu haftanın hikâyesini yazmak için bir bilsen ne kadar çırpındım. Ama ya bir engel çıktı ya da sebepsiz bir durgunluk gelip öylesine oturdu içime. İkincisi bir yazar hastalığıydı ama diğerine yapacak bir şey yoktu.  Hem böyle dalgalı ve seni nereye götüreceği beli olmayan zamanların da kendi içinde bir büyüsü vardı. Sanırım bu teselli yetiyordu bana.

Yazarken –eşim dâhil- birisinin beni izlemesine/gelip gelip ne yazdığıma bakmasına dayanamam. Her zaman sadece kendimleyim duygusuna kapılmak isterim. Bunu ifade ederken bir şeyler yazıyor olmanın ucuz duyarlılığına –bu tabir Oğuz Atay’a ait- kapılmak istemem. Belki de bu yüzdendir şehrin unutulmuş taraflarıyla iyi dost olduğumu düşünürüm. Ama bazen bu da yetmez olunca ya da sobelenince “yolda olmak” hissiyle uzaklaşırım yaşadığım şehirden.

İşte bu hafta da geçmişte gelirim diyerek söz verdiğim bir kafeye gitmek için yola çıkmıştım. Gideceğim yerde beni etkileyen –tabii yine şehrin kenar mahallesinde- bir kafe ve güzel bir kütüphane vardı. Kütüphane deyip geçmeyin, müptelası olan için oralar harika mekânlardır. Bir kere postu atıp da yerleştin mi… İşte bu keyif için bisikletimle yirmi kilometrelik bir yolu göze almam gerekiyordu/almıştım.  

Yol üzerindeki banklarda, kafelerde ve yaza “merhaba” diyen parklarda dura dura yol alıyordum. Aman Tanrım, etrafta insanın başını döndürecek ne kadar çok renk cümbüşü vardı. Kendimi onlara çok kaptırmadan yola çıkmıştım.

Hedef şehre yedi kilometre kalmıştı ki önüme harika bir kasaba çıktı. Aslında orayı hedeflememiştim ama nevigasyonumun bisiklet yolu seçeneği beni buna mecbur etmişti. İyi de olmuştu. Etrafımda yazmak ve okumak için o kadar çok yer vardı ki bir ara gideceğim şehri unutmuş, kendimi kasabanın büyüsüne kaptırmışım.  

Unutmadan, son zamanlarda bir konservede meyve salatası ve mısır tiryakiliğim başladı ki sorma ey Okur. Yemek seçen birisi olarak bu ikiliyle kısa zamanda dost olduk.  

Konserveleri çantamdan almak için hareket etmiştim ki yan taşa –insanlar banklardan çok büyük taşlara oturmayı tercih ediyorlardı-  bir sarhoş geldi. Aslında umursamaya hiç niyetim yoktu ama önce yavaş yavaş sonra da –sanırım benim duymam için- yüksek sesle söyledikleri gerçekten sıra dışıydı.  

“Sen ‘önemli’ olan ile ‘değerli’  olan arasında kalmışsın be adam! Az kullanılanı tercih et.”

Elindeki sigaraları tek tek kırıp –bunu bir gösteriye çevirerek- sonra bir elini diğerine sertçe vurarak bağırıyordu bu sözleri.

 “Sen ‘önemli’ olan ile ‘değerli’  olan arasında kalmışsın be adam! Az kullanılanı tercih et.”

Bir hikâyeye giderken hikâye beni bulmuştu. Evet, sarhoş bana kendi hikâyesini yazmamı istiyor gibi gelmişti. Eğer gözlerinde de bir derinlik yakalayabilirsem yanına oturup biraz dertleşmeye niyetlendim. Neyi anlatmak istediğini, sigara ile söz arasındaki ilişkiyi ve tabii ki hikâyesini öğrenmeye… O an içimden bu duyguya tutunup/tutup senin yanına bir hikâyeyle dönebileceğimi düşünmüştüm ey Okur.

Ama yanılmışım.

Tam yanına oturmak için niyetlenmiştim ki gözlerini gözlerime çevirip, “Beni yalnız bırak, evlat!” dedi. “Bugün olmaz!”

Yaşadığım hayal kırıklığını anlatamam. Hani adamın kafası yerinde olup beni terslese yine anlayabilirdim ama bir sarhoş tarafından resmen kovuluyordum. Neyse ki bana unutamayacağım bir cümle bağışlamıştı. O teselliyle meyve salatası ve mısırı sarhoşa bırakıp uzaklaştım oradan.

Ne kadar gittim tam bilemesem de farkına vardığımda kendi kendime gülmeye başladım. Ters istikamette yol alıyordum.  Eve doğru gidiyordum. Sanırım sarhoşun söyledikleri beni etkilemişti. Bu unutmanın bir anlamı olacağını düşünerek yönümü değiştirmedim.

Yol üzerinde bir banka oturup sarhoşun cümlesinden tutunup bir hikâye denemesi yapmıştım ama dokunduğum cümleler yarım kalıyor; tamamlanmıyordu. Ne kadar kıvransam da olmuyordu. Canım iyice sıkılmıştı. Artık bir an önce eve gidip uyumak istiyordum.

Tam eve giriyordum ki aklıma okuldaki kızım geldi. Ona bir sürpriz yapabilirdim.  Dersinin bitmesine epey bir zaman vardı ama okul bahçesinde oyalanabilirdim. Bir anlık bir düşünmeden sonra elimdeki anahtarı cebime sokup yola çıktım.

İsterseniz biraz da okuldan bahsedeyim.

Yabancı bir ülkedeyim ve kızım yeni bir okula başladı. Ama ilginç bir şekilde kısa sürede öğretmenine alıştı hatta aşırı bağlandı. Benim ülkemde de çok öğretmeni olmuştu ama onları o kadar sevmemişti. İçimde bunun birçok sebebini bulabiliyordum ama “asıl” ı ıskalamışım. İşte onu da sana bu satırları yazarken yakaladım ey Okur. 

Okulun bahçesinde oturmuş bir yandan ajandama bir şeyler yazıyor bir yandan da hafif bir müzik dinliyordum. Bir müziğin ritminden tutunup çoğu zaman uzun bir hikâyeye yürüdüğüm olmuştu. Yine öyle olacağını düşünüyordum.

Ama o günün sürprizi başkaydı.  

Tam kendimi müziğin ritmine kaptırmıştım ki zil çaldı. Bulunduğum bank ağaçlarla korunaklı bir yerdi ve öğrencilerin beni görmesi çok zordu. Ama ben onları çok net görebiliyordum. Böyle zamanlarda gözlem yapmak –kızımı- çok eğlenceli oluyordu.

Bir anda okulun bahçesi öğrencilerle dolmuştu. O kısa sürede o kadar öğrenci ne kadar da çabuk oyun kurmuşlardı. Bir yandan onların seslerine kendimi bırakıyor diğer yandan da aralarında kızımı arıyordum. Herhalde sınıftan çıkmayacak diye düşünürken öğretmeni kendisini gösterdi. Ve arkasında tek sıra halinde –ördek ve yavruları gibi- öğrencileri… O nereye gitse öğrencileri de onu takip ediyorlardı.

Ama asıl sahne ondan sonraydı.

Öğretmen özellikle küçük yaştaki öğrencilerin oynadığı kum havuzunun kenarına oturdu. Tabii ki öğrencileri de etrafına… Diğer öğrenciler kendileri oyun kurmuşken kızım ilginç bir şekilde öğretmenin yanındaydı. Ne yapacağını düşünürken yerden iki eline kum doldurdu. İşte ne olduysa ondan sonra oldu.

Havuzdan iki elini kumla doldurduktan sonra öğretmenine doğru ellerini uzattı. Öğretmen önce bunun sebebini anlayamadı. Ellerini açarak içine boşaltmasını istedi. Ama yanılmıştı, kızımın derdi başkaydı.  Başka bir şey anlatmak istiyordu. Öğretmen biraz düşündükten sonra kaşlarını, “seni anladım” anlamında kaldırdı. Evet, öğretmeninin başını eğmesini istiyordu. O esnada kalkıp müdahale etmek geldi içimden ama bunun doğru olmayacağını düşünerek vazgeçtim. Hem nasıl olsa öğretmen buna engel olacaktı.

Yine yanılmıştım.

Öğretmen etrafına bakındı. Kimsenin kendisini izlemediği kanaatine varınca başını kızımın boy hizasına indirdi. Yavaşça ona doğru uzattı.

Şaşkınlıktan küçük dilimi yutmak üzereydim.  

Öğretmen kızımın yüzündeki şaşkınlığı anlamış olacak ki başını kızımın el hizasına biraz daha yaklaştırıp, “Haydi ama!” anlamında salladı.

Ben yine kalkıp müdahale etmek/etmemek arasında gidip geldim. Aslında bir tarafıyla da sonucu merak ediyordum. Finalde ya kızım kumları dökmekten vazgeçecek ya da öğretmen buna müsaade etmeyecekti. Evet, bundan adım gibi emindim.

Yine yanılmıştım.

Ve insafsız kız iki elindeki kumları öğretmenin başına –sık saçları vardı- yavaş yavaş boşaltmaya başladı. Kızım seviniyor, öğretmen gülüyor ve ben şaşkın bir halde onları seyrediyordum. Öğretmenin saçları, üstü kum içinde kaldı.

Ey Okur, gördüğüm sahneden çok etkilenmiştim ama beni asıl şaşırtan öğretmenin tek başına kaldığındaki o tatlı gülümsemesiydi. Başını temizlerken yüzündeki o şefkati tekrar görmeyi/görmeni ne çok isterdim.     

Keşke benim de geçmişte bu kadar sevebileceğim ve hatırladığımda özleyebileceğim bir öğretmenim olsaydı. Gerçi Charlıe Chaplın, “Bu dünyayı anneler, şairler ve öğretmenler yönetseydi; kimseler üzülmezdi,” demiş ama benimkileri bu gruba dahil edemezdim/etmezdim.

İşte bu hafta sana bunun için bir hikâye yazmadım/yazamadım ey Okur.

6 thoughts on “İşte Bunun İçin Ey Okur Sana Bir Hikâye Yazamadım!

  • Nisan 24, 2019 tarihinde, saat 09:50
    Permalink

    Keşke o öğretmenin de resmi olsaydı. Merak ettim.

    Yanıtla
  • Nisan 24, 2019 tarihinde, saat 10:23
    Permalink

    bence öğretmenin niyeti güzel olsa da davranışı doğru değil, çocuklara da nerede durmaları gerektiğini öğretmek gerek.

    Yanıtla
  • Mayıs 3, 2019 tarihinde, saat 14:34
    Permalink

    “Yazarken sadece kendimleyim duygusuna kapılmak” düşüncesini sevdim. “Önemli ile değerli olan arasında kalmak” sözünü de. Yazamamayı yazmak da güzel.

    Yanıtla
  • Mayıs 10, 2019 tarihinde, saat 09:23
    Permalink

    Siz de böyle bir öğretmendiniz hocam. Ruha iyi gelen yanınız vardı. Her şey için teşekkür ederim

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.