Yüreğine Hançer Vurdu Gül Sandı

Sesli yazı versiyonu: https://www.youtube.com/watch?v=QrZTXs8K5lY

Bir çay bahçesinde gördü onu. Yazı yaban gül oldu, tutuldu dili lâl oldu.

Aylardan Mayıs’tı. Askerden izne dönmüştü. Başında kavak yelleri esiyor, sevmek tutkusuyla kıvranıyordu. Yürüye yürüye çıktı evinden. Deli deli yeşermiş ağaçları gördü. Serçeler sürüler halinde bir iğdelerin dallarına bir pencerelerin pervazlarına konuyor, çocuklar yarım pedalla bisiklet sürmeyi öğreniyordu. Cami önünde biriken ihtiyarlar, şadırvanın sütununa tutunan asmada büyüyen üzümün cinsi hakkında laflıyordu. Okuldan çıkan bir liseli, simit arabasını ittire ittire fırının önüne yanaştırdı. İçeriden bir başka çocuk çıktı. Omzuna attığı iki uzun çubuğa boydan boya simit dizmişti. Yanından geçerken susamların kokusuna dayanamadı. Oracıkta durdurup siftah ettirdi ona. Sevindi gariban.  

Simidin ucundan ısıra ısıra, pekmezin ve susamın tadını ala ala ayakları onu o çay bahçesine götürdü. Ortadaki fıskiyenin yanına geçip oturdu. Kulağına dolan onca emir ve talimat sesinden sonra şırıl şırıl su sesi dinleyecekti. Ocağın başındaki garsona çay işareti yaptı. Tam o sırada fark etti kızı. Hava hafif serin miydi ne, kendisini incitmekten çekinen damalı bir şal almıştı sırtına. Taze bir gül dalını tutar gibi tutuyordu fincanını. Fıskiyenin mermerine konan güvercinlere, bir yaraya pansuman yapar gibi bakıyordu.

Garsonun çayı masasına bırakmasıyla nerede olduğunu ayırt edebildi. İçine gömüldüğü sandalyede kendini dikleştirdi. Kızın masası kalabalıktı, belli ki aile meclisi.

Çayı avucunda soğudu.  O yana bakmamaya çalışıyordu ama elinden gelmiyordu bu. Kızla göz göze geldiler. Süzülmüş bal gibiydi kızın gözleri, sarı safran. Temiz, duru, berrak ve derin. Utanmak aklına gelmedi oğlanın. Kız, gözlerini yere indirdi. Fincanı ağzına götürmek isterken üzerine döktü. Etrafındakiler peçete yetiştirmeye kalmadan tablo tuz buz oldu. Rahatları kaçtı sonra, topluca kalktılar.

Oğlan arkalarından bakakaldı. Fıskiyenin etrafından dolanıp otoparka geçtiklerini gördü. Oradan iki arabaya binip gittiklerini. Kız, binerken başını kaldırdı. Oğlan kendini gizledi. Kızın kaşları, kirpikleri üzerine düştü. Tam çay bahçesinin önünden geçerken arabanın camına yapışmış safran gözlerle oğlanın sevdalı bakışları buluştu. Arabanın tekerleri döndükçe kızın boynu yana çevrildi, bakışları uzadı, uzadı ve koptu.

O kopuş bir lastiğin kopuşu gibi gelip oğlanın içinde dürüldü. Tortop oldu, ip yumağı gibi.

Sonra o yumak, sık sık alıp başını uzamaya, çözülüp çözülüp onu o güne, o saate götürmeye başladı. Ne yapsa atamadı başından onu. Yeniden ve yeniden gidip oturdu o çay bahçesine. Güvercinlerin fıskiyenin havuzunda yıkanışlarını izledi, bardakların dolup bardakların boşalışını sonra. Garsona kızın adını sordu, her seferinde geldi mi acaba dedi, onu tanıyor musunuz? Gidebileceği yerler hakkında saçma sapan ihtimal hesapları yapıp şehri sokak sokak dolaştı. Dönüp dönüp o çay bahçesine dürüldü.

Sonra izni bitti. Dönmek istemedi askerliğe. Ailesinin zorlamasıyla gitti. Gitti gitmesine de bir süre sonra hava değişimiyle evine yolladılar. Bir sabaha karşıydı terminale indiğinde. Soluğu çay bahçesinde aldı. Çaycı gün ağarmadan ocağı yakmış, yerleri paspaslayıp suyun ısınmasını bekliyordu. Sırtındaki asker çantasıyla onu görünce şaşırdı. Aç mısın diye sordu hemen. Bir şey demedi oğlan, boş gözlerle baktı sadece. Çaycı halden anlayan adamdı, bir çift kaşarlı attı makineye. Çay demleninceye kadar tost da kızardı. Sessizce yedi oğlan önüne konulanı. Akşama değin öyle boş boş oturdu orada, kızın masasına dönüp. Ailesinin haberi oldu, gelip aldılar. Ertesi sabah soluğu yine o çay bahçesinde aldı.

İçine dürülen o son bakışın lastiğini sündürüp sündürüp o âna götürüyordu gözlerini. Düştüğü o bal çukurundan bir türlü çıkamıyordu, takılıp kalmıştı orada. Çaycı sahiplendi onu. Madem burada düştü bu sevdaya, misafirimizdir dedi. Bununla da kalmayıp beline bir önlük bağladı, eline bir tepsi verdi, dağıt dedi çayları. Hiç yüksünmedi oğlan buna. Melike koydu kızın adını. Melike’ye götürür gibi götürdü her bardağı, belki ondan bir haber getirir diye.

Öyle bir dilbere meftundu ki; Şirin’siz Ferhad, Leyla’sız Mecnun olmuştu.

Sonraları kendi kendine konuşmaya başladı. Çay bahçesinde her yeni dolan masaya yaklaşıp, “Melike” dedi, “Melike’yi gördünüz mü?” Başlarda insanlar ürküyordu ondan, alıştılar sonradan.

Gel zaman git zaman, unutuldu çay bahçesinin asıl adı. Bütün şehir Melike demeye başladı oraya, Melike Çay Bahçesi. Zaman ilerledi, oğlan epey yaş aldı. Kimseye sormaz oldu artık Melike’yi. Ama herkes ona soruyordu şimdi, Deloğlan diyorlardı ona, “Deloğlan Melike’den bir haber var mı?” Dişlerini sıkıp kafasını sağa sola sallıyordu Deloğlan. İçindeki lastik sünmez olmuştu gayrı, çekiyor çekiyor ama uzatamıyordu. Unutmuştu kızın safran gözlerini. Yahut o öyle sanıyordu.

Ve günün birinde çay bahçesine üç çocuklu bir karı koca geldi. Siparişlerini almak için Deloğlan gitti masalarına. Adam oranın müdavimiydi. Karısına dönüp, “Ne içersin Arzucuğum?” dedi ev sahibi rolünde. Kadın kocasının kulağına eğilip, “Deloğlan dedikleri bu mu?” diye sordu fısıltıyla. Garson duydu onu. Kaşlarını kaldırıp baktı. Bakmaz olaydı…

Ama bakmış oldu ve yıllar önceki o bal gözlerle karşılaştı. İçindeki lastik birden uzayıp zamanın dışına taştı. Sündü, sündü ama yapışabileceği bir yer bulamadı karşıda, boşa düştü. Deloğlan hiç bozmadı istifini.

Erkek sıfıra vurulmuş saçlarına bakıp takıldı ona, “Melike’den n’aber Deloğlan?”

“Öldü birader Melike, Melike öldü!” dedi.

Ölüm sözcüğünü duyunca küçük kızları irkildi, dudaklarını büzüştürdü. Ölmekten korkuyordu, yakınlarda besledikleri kedi ölmüştü. Kadın yana eğilip kızına sarıldı, “Kızım…” Sonra garsona döndü, “Sus, ölümden söz etme çocukların yanında.”

O an akıllandı Deloğlan. Elindeki tepsiyi ocağa teslim etti, belindeki önlüğü duvara astı. “Bana müsaade usta, hakkını helal et.”

Yürüdü, yürüdü, yürüdü.

Neşeli insanlar gördü, üzgün suratlar. Otobüs durağında elektrik faturalarından şikâyet eden ihtiyarları işitti ve Çin’de yeni çıkan bir virüsten söz eden kadınları. Yolcu bekleyen taksiciler akıllı telefonlarında oyun oynuyordu. Mezarlığın kapısında bir kalabalık önüne çıktı. Kenara çekilip bekledi onları. Beklerken serçeleri aradı gözleri. Bir tekini bile göremedi. Yaya kaldırımından yıldırım hızıyla geçen bisikletli bir ergen, koluna çarpıp dengesini bozdu. Karşısından gelen kadının parfümü burun direklerini sızlattı. Allahtan simit fırınından gelen odun ve hamur kokusu bastırdı onu. Kendisini fırından içeri attı. İki simit bir çay istedi. Fırının ön kısmı pastane olarak düzenlenmişti. Kasanın başında yirmi yıl evvel kapıda simit aldığı çocuk oturuyordu. Bundan nasıl emin olabildi? O safran sarısı gözlerin sahibinin o olduğundan nasıl emin olabildiyse öyle işte. Bir çeşit yetenek!

Kasaya yaklaştı. “Bana simit ver, sokaklarda satayım usta.” dedi. “Araban ve iznin var mı?” dedi adam eli göbeğinde. “Yok.” dedi bizimki yutkunarak, “İki sopaya taksam onları halkalarından, olmaz mı?” dedi. Patron yüzünü döndü,

“Var git işine hemşerim, oyalama beni!”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.