Hayatın Kömür Karası Günlerine Dair

Kar Tanesi

Kar tanesi gibi düşmek istiyorum, Alplerin eteklerine. Alp Dağları kadar büyük olan kalbimi görmeni.

Çiçek

Bir kar yağışı ile başladı bu çiçeğin hayatı.

Bu kar nasıl bir alevdir?

Kalp

Bir öğlen vakti.

Fırtınalar arasında ilerlerken. Dışarısı ne kadar da soğuk. Kalbimizse… Rabbim, ne kadar  sıcak. Buna rağmen bana uzak olduğunu düşünüyordum. Sanki ikimizin kalbini aynı ateşte yanarken görsem o zaman inanacağım yakınlığımıza. Hatta kalplerimiz yan yana değilse aynı ateşin içinde yine buruk olacağım. Yakınlıktan anladığım tam da kalbinin orta yerinde olmak. Nedir beni böyle ateşlere atan… Varsaydığın uzaklığın mı, benim istediğim yakınlık mı? Sen bile farkında değilsin kalbinin orta yerinde ne var? Orta yeri derken, diğer şeylerden uzaklaşmış, onlarla bağını azaltmış veya koparmış bir mekanın tam da ortasındaki noktayı kastediyorum. Böyle işte benim sevmelerim. Hep bir merkez, kalbini başka şeylere kaydırmadan… Belki bu yüzden, böyle… Bu düşünüş yüzünden bu yalnızlıklar.

Ayrılıklar

Kar taneleri inerken ellerine, kalbindeki sevgiyle ısınmıştı parmak uçların. Yıllar sonra gidişin aklıma gelince, o ilk günü de hiç aklımdan çıkarmadığımı fark ettim. Mona Lisa parmaklarında bütün canlılığıyla duruyor zihnimde. Bir gün gideceğini biliyordum, şafak vaktiydi. Çok uzaklara gidiyordun, hiç bilmediğim iklimlere. O alaca karanlıkta gözlerinin içine bakarken, kalbinin orta yerini arıyordum, oradaki orta noktayı bulmak/görmek/hissetmek istiyordum. Sense saniyenin onda biri bile etmeyecek ân-ı seyyalede baktın bana. Sonra. Döndün.  Gittin.

Bakış

Balkondaydık. Adaları görüyorduk. Geceyi dinliyorduk. Çayını doldurup oturdum yerime. Tam karşına. Sudaki aksini görmek isteyen nergisus gibi hissettim kendimi. Bana bakıyordun. Gözlerinde okyanuslar birikmişti, derin denizler. Kayboluyordum. Karanlıktı. Beni içine çekiyordun. Sesler duyuyordum, anlamını kavrayamıyordum, savruluyordum minik dalgalarla. Gece de koyulaşıyordu durmadan. Tam da beğendiğim siyahlık. Parlak kömür karası. Derin. Kararlı. İki cihan bir araya gelse çözülmeyen cinsten.  Ses ve renk arasında gidip geliyorum. Ölüm de değse tene, vazgeçmek yok. Ayrılık yok. Öyle diyordu kara sesli cümleler. Öyle demiştin. İman etmiştim.

Sen bana öyle derin bakınca. Kalbim sığmıyor yerine. Eziliyor, parçalanıyor ve her bir hücreme doğru yola çıkıyor. Kalp kesiliyorum. Yokum. Ama. Mutluyum. Huzurluyum. İç çekme öyle. Toplanamıyorum. Gittin. Senden geriye ne kaldı. Kara kömür parçası. Yandı. Bu ateş özünü nereden almıştı. Kalbin hangi odasında, hangi kıvılcım tutuşturdu bu ateşi. Bakışlarının rüzgarı mı? Gözlerimiz arasında gidip gelen.

Bir kar tanesi olup kalbinin ateşinde yanmayı diledim/ diledin. Ben olmak değil, sen olmak istedim/istedin. Sonra. Sonralarımızın farklı olacağını bilmiyorduk.

Kar Taneleri

Karın güzelliğini anlamaktan uzak mıydın? Boşuna mıydı yanışlar, ezilişler, kömür karasına dönüşler… Boşuna mı o mektuplar, koyu kurşun kalemle yazılmış cümleler, füzenlerle çizilmiş gök resimleri. Uzun yollar gibi açılan uzun mektuplar…

Her kar tanesinin şekli farklı. İnsanlar sayısınca sevme şekli, biçimi, derinliği. ‘Karın yağışını anlayınca beni anlayacaksın’ diyen şairle kalplerimiz aynı mısrada buluşuyor. Sen yoksun. Belki az önce gittin, belki hiç gelmedin.

Çiçek

Oysa sen benim karlı bahçelerimin en güzel çiçeğiydin. Karlarda üşüyordun ve her şeye rağmen ben sende çiçek olarak dirilmek istiyordum.

Hayat, içinde karlar saklayan kömür karasıdır. Anlar gibi oldum.

90 thoughts on “Hayatın Kömür Karası Günlerine Dair

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.