Oyun

                                                          

Gözlerini birden açtı. Hep böyle olur. İnsanoğlu yadırgadığı bir odada ürkek ve şaşkın uyanır. Nerede olduğunu anlayamaz bir süre. Sonradan ayrımına varır yabancılığının. Sonra, herkesin gördüğü bir yerde, sözgelimi bir bankta otururken uyuyakalmışsa da irkilerek uyanır.

Öğretmenin sürekli tekdüze ses tonuyla konuştuğu bir tarih dersinde ya da… Neymiş evladım Karlofça’nın sonuçları? Say bakalım. Kalem düşmüştü hocam. Sıranın altında ona bakıyordum. Ha anlaşma mı? Büyük bir talihsizlik olmuş hocam. Bir an duraklamışlar, sonra her şey tersine dönmüş hocam. Ah şu duraklamalar… İşten eve dönerken belediye otobüsünde büyük bir şans eseri boş bulduğu koridor tarafındaki koltukta da irkilerek uyanır insan. Cam kenarına oturmuşsa çok daha şanslıdır. Başını cama yaslayabilir çünkü. Kimse uyandırmasa son durağa kadar uyuyabilir. Afedersiniz, rahatsız ettim galiba. İçim geçivermiş, yorgunluk işte… Ama sen de birader, biraz toplu otur yani. Bu kadar da olmaz ki!.. 

Erkenci bir nisan güneşi sırtına vuruyor. Bulutlar uzakta. Nisan ayında havalar böyle güneşli oluyorsa iyi doğrusu. Aman hocam, burada hava durumunu her gün kontrol etmek gerekir.

Yanınızda mont, yağmurluk gibi bir giysi olmalı her zaman. Hep şemsiye taşırım ben. Olur ya hani birden yağmur birden bastırır. Doktor bulmak zor buralarda. Kendinize dikkat edin. 

Eğildi, kucağından düşen şemsiyeyi aldı, doğruldu. Şemsiye, havalı bir aksesuar da sayılabilir ama böyle her gün, sürekli taşımak biraz zor olacak gibi. Tepeden tırnağa ıslanmaktan iyidir yine de. 

Az ileride bir söğüt ağacı. Söğüt, hem de salkım söğüt. Dalları henüz yeşeriyor. Dünya küçük derler. Doğru galiba. Yüzlerce kilometre ötede eski bir tanıdıkla karşılaşmak… Geçmişte yaşanan bazı tatsızlıklar nedeniyle, karşılaşmamak için karşı kaldırıma geçilen tanıdıklardan değil. Ağaçlarla tatsız anıları olmaz ki insanların. Ama kimileri çakılarla, bıçaklarla çiziyorlar gövdelerini. Ali, Ayşe’yi seviyor. Sevse ağacın canını yakmazdı. Ayşe’nin de canı çok yanacak besbelli. Ağaç kesenler, kırıp geçirenler de var. Kimi çocuklar dallarından düdük yapar söğüdün. İnce, tiz bir ses çıkaran düdükler… Acaba buralarda da söğüt dalından düdük yapan var mıdır? Sen yapamıyosun olum, bak böyle ince dallardan bulacaksın! Hem daha çakın da yok senin. İnce, taze dallar bulacaksın. Evet, ince dallardan bulmalıyım, afili bir çakım olmalı, ince düşünmeliyim.

Daha ileride geniş gövdeli bir başka ağaç: meşe. Tevekkeli sincaplar gezmiyor burada. Şu dağlar meşe dağlar… Daha ötedeki ıhlamur olsa gerek.

Ihlamurun yanında yöresinde başka ağaçlar… Adlarını bilemedi. 

Uyku bastırıyor. Başını koyacağı bir yer olsa… Gözlerini tasasız yumabilse… Hafiflese…  Söğüdün yaprağı narindir… Artık içim hiç yanmıyor. Soğudu yüreğim.

Çimenlerin üstünde koşturan bir köpek ilişti gözüne. Köpek otların arasında bulduğu topu yakaladı, koştu sahibine götürdü. Yaşlı adam topu tekrar fırlattı. Köpekte aynı görev duygusu… 

Ağaçlar silikleşiyor, oyun alanındaki çocukların haykırışları sisler altında uzaklaşıyor, tekdüzeleşiyor. 

Çimenlerin üstüne de uzanılmaz şimdi. Hem görenler ne der? Ne derlerse desinler, burada kim tanır seni? Bak başkaları da uzanıyor. Öyle değil benimki. Ben uzanıp deliksiz uyumak istiyorum. Hiç kimse, hiçbir ses uyandırmasa; saatlerce, günlerce… Uyku katillerin bile çeşmesi demiş şair. İyi benzetme ama karıncayı bile öldürmem ki ben! Hem uyurken çok kötü görünebilir insan. Yüzü buruşur, eliyle bir yerini kaşır, horlayabilir sonra… Onun için her yerde uyumamalı. 

Biteviye koşturan köpek, çimenlere uzanma isteğini tamamen yok ediyor. Hiç kanıksayamadı bu ilişkiyi. Salyaları, tüyleri, her yere yaptıkları çişleriyle köpekler… Şirinlik yapmayı biliyorlar ama. İyi de köpekler hiç temiz olmaz ki! Köpek dediğin bahçede bağlı durur, dostu düşmanı ayırır. Evde, arabada, kucakta ne işi olur köpeğin!

Telefon çalıyor. Birisi arıyor sonunda. Kim acaba! Telefonu heyecanla cebinden çıkardı. Arayan numara kayıtlı değil. Uzun konuşsa keşke! Evet buradayız, yeni geldik. İyiyiz çok şükür. Açtı telefonu. Metalik bir ses: “You’v insafişınt kredit…” Hiç beklemeden kapattı. Dimağında acı bir salatalık tadı. Pekâla kısa mesaj da atabilirdiniz. Neden arayarak rahatsız ediyorsunuz. Hem daha ucuz olur sizin için!.. Efendim, böyle daha kalıcı oluyor mesajımız, hiç unutmuyorsunuz bizi. Bence pazarlama yöntemlerinizi değiştirmelisiniz, bu hafta iki telefon hattı birden aldım ama bu yaptığınız hoş değil, biraz özveri lütfen. Pekâla diğer firmaları da tercih edebilirdim ama sizi seçtim. Hem şehir merkezinde bile zor çekiyor, biliyorsunuz siz de… 

Rüzgâr hızlanıyor. Kalkmalı. Bulutlar hareketlenmiş. Böyle giderse yağmur çok gecikmez. 

Oyun alanına doğru baktı. Uzaktan seslensem olmaz şimdi. Yanına gitmek gerek. Burada kimse kimseye öyle uzaktan seslenmiyor.  Bir köşede diğerlerini izleyen çocuğa doğru yürüdü. Çocuğun yüzünden düşen bin parça. Öksürdü, boğazını temizledi, ses tonunu ayarlamak istedi. “Hadi, oğlum, canım benim. Eve gidelim artık.” Çocuk bir süredir tuttuğu salıncağı bıraktı. Başı önünde. 

“Ama baba!..”

Ses tonu işe yaramış görünmüyor. Çocuklar da her şeyi büyükler kadar hızlı anlasalar keşke.

Büyükler de anlamıyor bazen. Bir kere söyleyince bitse… Çocuk dediğin…

“Az daha dursak!..”

“Hiç oynamadın mı arkadaşlarınla!..”

“Çok az oynadım.”

“Neden?”

“!..”

“Eve gitmek istemiyor musun?”

“Ben… Ben de sizinle oynayabilir miyim, dedim ama beni anlamadılar.”

Dimağındaki salatalık gittikçe buruklaşıyor. 

“Gel oğlum. Hadi elini ver. Eve gidelim, yağmur yağacak birazdan. Hem annen de bekler bizi.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.