Can Yesari

Fin Ülkesi Dervişi M. Kocagöz

Okuma süresi: 4 dakika

M. Kocagöz’ü, Şark vilâyetlerinden birinde tanımıştım. Küçük bir tepede oturmuş yaklaşan kışın uzaklardaki cılız dallarından ovaya doluşunu izliyordum. Yolu oralara düşmüş radyo müdürü dostum beni görünce yanıma geldi. Selâm ve muhabbetten sonra, epey zamandır tanıştırmak istediğini söylediği M. Kocagöz ile beni tanıştırdı. Hikâye böyle başladı.

Kocagöz, vilayetin adını taşıyan lisede felsefe muallimiydi. Evet, kelimenin esas itibarı ile muallim. Ondan bahsetme sebebim de bu. Kocagöz’ün adındaki gibi gözleri kadar kulakları da İbnülemin Mahmut Kemal’in bahsedeceği kadar büyüktü. Bu simada, “bak ben her şeyi görür çok da iyi dinlerim”, der gibi bir mana vardı. Hakikatte de öyleydi. Ataları da bu mühim vasfa mazhar olmalı ki ad olarak aktarma ihtiyacı duymuşlar. İnsanı iyi izleyen gözlerinde kendisini hiç terk etmeyen bir keder gizliydi. Ona bakan biri bir kenarda sessizce epey gözyaşı döktükten sonra çıkıp geldiğini düşünürdü. Samimiydi. Dertliyken de gülerken de o gözlerden yaş eksik olmazdı. 

Okula gidip gelişlerinde onu, gözlerindeki kederin yanında o gün dağıtılmak üzere kitap doldurduğu iri çantasıyla görürdüm. Bu çanta Sultan Hamit devri sıhhiyelerindeki gibi her daim tam tekmil müştemilâtlı idi. Müfettiş Gadget’in şapkası gibi o andaki ihtiyaca cevap verebilecek her şey mevcuttu. Elini attığı zaman Zati Sungur’un tavşanları gibi akla gelmedik icat çıkarırdı. Ondaki bu müştemilat alakasının günün birinde meşhur Fin kirpislerine bir yol açabileceğini o vakitler akıl etmezdik tabii.

Bu teferruata rağmen Kocagöz’ün esas meselesi kitaplar, defterler ve notlardı. Kitap dağıtmak onun en büyük hazzıydı. Ama bunun şartları vardı. Kitabı bitiren her öğrenci okuduğu hakkında bir mektup yazmalı. Evet, mektup. Çünkü mektupta o kitap kadar okuyanın hayal sarayı olurdu. İşte Felsefe Muallimi Kocagöz için de talebe, kitap verirken yüzlerinde bulduğu mutluluk ya da akşam okuyacağı samimi mektuplara yansımış dünyalardı.

Kocagöz’ün zihni Rus matruşkalarına ebced düştürecek cinsten karmaşık olurdu. Onunla konuşabilmek için her defasında zihnini hep başka iklimlerden devşirmeniz icap ederdi. Derinlere dalmayı sevmez ama derinlemesine düşünmeyi severdi. Bu sebeple koridorlarda, sınıflarda, bahçe yürüyüşlerinde onu uzakta ama herkesten daha yakın ve tanıdık bir dalgınlıkla bulabilirdiniz. Yalnızken de kalabalıkken de hep başkaları içinde, başkalarının meselelerinde ve başka hayatlarda yaşardı.  

Akşam evine döndüğünde başka türlü değildi Kocagöz. O misafirlerinden, büyük kitaplar ve boy boy çiçekler arasındaki odasında kadim bir rahibin mağarasına günah çıkarmaya gelenlerden daha çok şey dinlemiştir. Bu tipten ilave işleri eşlerin kolay kabullenmediğini hepimiz biliriz. İşin garibi Kocagöz’ün evinde yenge hanım için bu durum hiç de sorun gibi görünmezdi. O, iki çocuğun yanına her gün eklenen misafirleri de ev ahalisinden sayardı. Çok az kimsenin yanında yanı başınızda onun kadar aileden birini bulabilirsiniz. Kocagöz’ün evinde misafire yemek pişmez, çay servis edilmez. Misafirle beraber hazırlanır, yenir, içilir. Bu evde en çetrefil sorunları çözen bu ortam mıdır diye hep düşünmüşümdür. Bu sebeple M. Kocagöz kadar Kocagöz Ailesi’ni de her zaman akılda tutmalıdır.   

Onun odağında insan vardır. Unutulmuş, itilmiş, hakir görülmüş insan. O gündelik dünyanın hay u huyu içinde bastırılan, yitirilen, hor görülen insanın hakiki cevherine yönelir. Muhatabını giyimi kuşamı ve dış görüntüsünde aramaz. Dış görüntü çok zaman bizi yanıltır. Ona göre her talebe bakışıyla, susuşuyla: “Bize dıştan bakmayın. Bizim dile gelmeyen derin dünyamızı bir bilseniz.. Gördüğünüzün sadece toz olan siyahlık olduğunu bir bilseniz.. Kendi rengimizin güzelliğini bir bilseniz..” dercesine haykırır.

Kocagöz muhatabıyla irtibat kurabileceği lisanı bulmuştur. Bu lisan, en halis ölçüsünde samimiyettir. En ufak meselelerde bile karşındakini pür-dikkat dinler. Bu sebeple olmalı, iki işi bir arada yapmayı sevmediği gibi yapanları da sevmez. Onun için her mesele önemlidir. Bir şey konuşuluyorken yolun orta yerinde aniden durur. Konu bitmeden de kıpırdamaz. Eliyle, ayağıyla, parmaklarıyla, gözleriyle anlattığına kilitlenir. Onunla yürüyüşler bazen öyle yavaşlar ki namaz vakitlerinin günde beş kere olmasına dua edersiniz. Çünkü bu muhabbet ancak bir namaz vaktiyle tamam olur.

Kocagöz’ün yürüyüşlerini muhabbetin dışında da kesen şeyler vardır. Zınk diye durur ve evvel zaman Şamanları gibi sizin göremediğiniz bir yerlere bakmaya başlar. Bir zaman sonra da işaret parmağıyla o bilinmezi göstererek: “Bak, der, ne güzel bir ağaç.” Huş ağaçları, akasyalar, palamutlar. Onun yüzlerce derviş ağacı vardır. Sadece bak, der ve başka bir şey söylemez. Bazen de yoldan geçen yaşlı bir insanı gösterir: “Yaşlanmış ve yürümeyi terk etmemiş, ne güzel insan.” Onunla yürümek aklınızdan geçmeyen ne varsa ona dikkat etmeyi gerektirir. Hata dikkat yetmez. Karşılaştığı güzellikleri unutma nankörlüğüne girmemek adına defterler tutar. Karşılaştığı şeyleri kaydeder. Herkese bu erdemi tavsiye eder. Cilt cilt defterleriyle Kocagöz en hakikisinden “İyi Yüzler Toplayıcısı”dır. Günün birinde o defterler açıldığında acaba nelerle karşılaşacağız.

Kocagöz’deki bu hâl belki de bir uzak zaman Yunusluğunun tevarüsüdür. Kocagöz sever ve en fazla da sevilir. Belki bu manada da, Yunus gibi “insan talihini kendi içinde, bütün acıklı ve yüksek taraflarıyla bulanlardandır.” Bulduğu şeyde etrafı daima kalabalıktır. İnsanlar onu bu samimiyetiyle sever, bu samimiyetiyle ona dost olur. Dünyanın boş işlerine galiba çok kapıldım, diyen her dostu belirli aralıklarla Kocagöz’e gelerek bu öte âlemle yaşamaya çalışır. Bu yüzden onun evinde misafirlerinden ziyade tekke neşvesinde dervişleri vardır.

İnsan bir dünya nimeti olarak bütün bu huylarından ötürü Allah’ın onu dünyanın en güzel insanları, ağaçları olan Fin ülkesine gönderdiğini düşünmeden edemiyor. Belki de Fin ülkesi güzel yürekleri sebebiyle Kocagöz ile tanışmaya yol bulmuştur. Bunu bilemiyoruz. Kocagöz de bunun farkında olmalı ki bu ruh bayramına binaen türlü baklavalar sarmayı, sütlaçlar pişirmeyi öğrenmiştir. O, gönlümün derdi âleme bayram olsun, diyenlerdendir. Bu sebeple de mezar taşına: “Güzel insan o kadar çoktu ki yetişemedim Alah’ım!” yazılacak insandır Kocagöz.

Efendimsin, diyor şair, cihanda itibarım varsa sendendir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Captcha *