Lahza Gölgeleri
Kasım da geçti ağaçlardan. Kasımı göremiyoruz ama zamanın geçip gidişini, dünyaya değişini görebiliyoruz. Zaman kesintileriyle gölgeleniyor hayatımızda.
Birisine baktığımızda onu çocuk gülüşlerinde, ihtiyar bakışlarında değil o anki haliyle görüyoruz. Anlık bir poz’u beliriyor yahut algımız ondan bir poz kesiveriyor. Da göremediğimiz halleri, o kişinin içinde bir suskudur konuşabiliyor. Son nefesini veren halimiz vicdan olup bir sorgudur bakıyor bize. Veya çocuk gözlerimiz bir yerlerden dikiliyor karşımıza.
Peki içimizde yankılarını taşıdığımız bu kimseler, kendimiz saydığımız yüzler nerede?
4.boyutta sanırım. Zamanda. 3 boyutlu olmamız, zamandan yoksun kalmamız nedeniyle kesik kesik algılıyoruz dünyayı ve kendimizi.
Çocuk halimizi, yaşlı halimizi terk eden birisi varsa kendimizden başkası değil. “Bak burada bir günlüksün gülmeyi öğreniyorsun, burada biraz ağlamış okula başlamıştın”. Kendi resimlerimize bakarken bir yabancıyla karşılaşıveriyoruz. Kendimizle. Artık bir nesneye dönüşmüş, başkasının anılarında kalmış kendimizle.
Bu bakışların zamanı koparmasıyla benlerimiz biz oluveriyor. Hocamın dediği gibi: “Başkalarının bakışlarından topluyoruz kendimizi”. Ve kendi bakışlarımızda yitiriyoruz kendimizi. Bir bakışın izinde, boşlukta asılı kalıyoruz.
Kasım ağaçlardan geçiyor, kasım yapraklara sızıyor ve bir gölge düşüyor üzerimize. Zamanın sararmış gölgesi.
Dünyayı simüle ederken sararma olgusu çıkmıyor karşımıza. Simülasyonda sarı sadece bir renk, güz değil. Ağaç var, sarı yaprak var ama güz yok. Baudrillard’ın verdiği örnekteki gibi: Hasta var, semptom var ama hastalık yok.
Peki ağacın dalı budağıyla ikizini oluştururken simüle edemediğimiz, bu dünyada kalan, onu biricik kılan değer ne?
Aura, diyor Benjamin ve Baudrillard. Aura dedikleri bakış. Bakış dedikleri zaman.
Bir nesnenin belki bir eserin kopyasını oluştururken onun taşıdığı zamanı, biriktirdiği bakışları, yitip gidenlerini kopyalayamıyoruz. Zamandan soyunmuş bir çıplaklık çıkıyor karşımıza.
Simüle edildikçe, tekrarlandıkça bir boyutu eksiliyor dünyanın. Kaybolan boyutun yerini gölgesi alıyor. Gölgenin gölgesi.
Bizim simülasyonumuz (3.boyutumuz), zamanın (4.boyutun) kıyısında yaşıyor, mekan zamanın geçip gidişlerinde var oluyor. Kıyının ötesinde, uçurumda hareket edemiyoruz, zamanda hareket edemediğimiz gibi. Bizim oluşturduğumuz simülasyon (2.boyut) ise mekanın (3.boyutun) kıyısında yaşıyor, mekanda hareket edemiyor.
Zamanın gölgesinde yaşadığımız gibi mekanın gölgesinde yaşıyor ürettiğimiz simülakrlar. Kasım uğramıyor simüle ettiğimiz dünyaya. Mekansa teğet geçiyor, geçip gidiyor.
Burada leylekler zamanı ararken insanların gözlerinde, resimdeki bir kuş sessizce bakmaya, kağıdı delmeye çalışıyor.
Bir gün simüle ettiğimiz dünyadan kasım geçer, simülakrlar baharı getirmek için şenlik düzenlerse ve bir kuş uçup giderse resimden.. o gün leylekler alıp başını gitmeden uçabilir istediği mevsime ve zaman şimdilere bölünmez, insan bakışları arasında kaybolmaz belki.
Belki o gün, mahşerdeki gibi zaman diziliverir önümüze. Bir köşeden bizi seyreden karanlık, kelimelerle değil günlerle konuşmaya başlar ve her şeyimizle dökülürüz Mnemosyne nehrine. “Şu sönen ve gölgelenen dünyada” neler yaptığımızı görünce 5.boyutun kapısına dayanır, hiçbir zaman olmadığımız kendilerimizle, ölü olasılıklarımızla karşılaşırız..

