Nisan Tezel

“Kafamda Bir Tuhaflık”

Okuma süresi: 2 dakika

Beynimizin iki lobu arası bağlantı kesildiğinde iki ayrı bilinç var olurmuş. Sağ ve sol beyindeki bölgeler kendi işlerini yapmaya devam eder ama karşı tarafla bağlantı kuramazmış. Mesela dışarı çık yazısını görüyor hasta, dışarı çıkıyor, neden dışarı çıktın denildiğinde “Bir işim vardı, canım sıkılmıştı, hava almak istedim…” diye bir şeyler uyduruyor.

Sol beyinde yorumlama bölgesi var ve sol taraf sağın bu yazıyı okuduğundan bihaber olduğu için komutla yaptığı bu hareketi kendisince anlamlandırıyor. Kendi isteği veya iradesiyle yaptığını öne sürüyor.

Ders çalışırken okumuştum bu “Bölünmüş Beyin” deneyini ama sonra bir videoda Adem ve Havva hikayesinin bu deneyle yorumlanışına denk geldim.

Adem’le Havva’nın elmayı yiyişlerine bir hikaye kurma, anlam bulma çabalarından bahsedip irade kavramını sorguluyordu: “Bir şeyleri kendi arzumuz ya da irademizle yaptığımızı düşünürken zaten yapılacak olanı mı yapıyoruz? Veya rastgele hareketlerimizi anlamlandırmaya çalışıp arzuya iradeye mi bağlıyoruz?”

Bilinç bir eylemde sürekli olabilir mi? Sanki süreklilikte refleks oluşur, sürekliliğin izi kalır. Tahta oyan birisi çıraklığında bilinciyle bıçağı kavrarken ustalığında bilincini kullanmaz. Elinde o bıçağı kavrayışın izi, o hareketin imgesi kalmıştır. Kası hafızalanır, alışageldiği süreci yineler zamanla.

Sürrealistler, bu alışagelmişliğin öngörülemezini arar rastlantısal olanda. Yeni bir gerçekliğin peşine düşerler. Bilinç dışından gelen, bilincin değmediği imgeleri ararlar.

Bilinç bir akış gibi, hayat gibi birikintileri, çıkmazlarıysa bilinç dışında, alışkanlıkta.. İmge bir iz bırakış, kalış olduğu için bilince ait olamaz sanki. İmgenin oluşabilmesi için akıştan, bilinçten sıyrılıp bir gölgeye dönüşmesi, bir taşı aşındırması lazım. İmgenin, “imago”nun ölü maskesi oluşu da hayatın çekildiği, bilincin sularının çarptığı oyukları yakalamakta belki..

Sürrealistler farklı bir imgenin değil de anlamsızlığın peşinde sanırım. Anlamlandırmayışın veya…

Bu elmayı yedim çünkü canım çekti değil, acıkmıştım değil. Elmayı yedim ve bunun bir nedeni, bir anlamı yoktu. Artık elma yiyişin oluşturduğu bir hikaye, bir dizilem, bizi götürdüğü bir dünya yok. Yabancılaştırılmış, göndergesini yitirmiş bir nesne. Dolayısıyla elma; hayatın akışından, anlamından yoksun kalıyor ceset gibi..

Öyleyse Adem’le Havva’nın elmayı yemesi değil de elmayı yiyişlerine bir hikaye, anlam kurmaları hayatın akışını, dünyayı başlatan bir değer gibi. Çünkü cennette, “kronotop”ta hikaye oluşturulamazdı..

Dünya anlamın değil anlam arayışının yeri, anlamlandırmanın hikaye kurmanın yeriyse özgürlük bunu veya şunu yapıyor olmakta değil; yaptığımız şeyi kendimizce anlamlandırmamızdadır belki..
Halihazırdaki dünyayı, oluşu beynimizde kendimizce simüle etmemizdedir..

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Captcha *