Deneme

Bahanesi Çaydır Ömrün

Okuma süresi: 6 dakika

Oxford Üniversitesi’nin eylül ayının hemen başında yayımladığı bir araştırmanın sonuçları, sıcak içeceklerden çay ve kahveyi sık tüketmekle yemek borusu kanserine yakalanma oranları arasında anlamlı bir ilişki olduğunu gösteriyor. Yaklaşık 1.000.000 kişinin sıcak içecek tüketme alışkanlığının incelendiği araştırma sonuçlarına göre, sürekli sıcak çay ya da kahve tüketenlerin bu kansere yakalanma ihtimali, diğer tüketicilere göre birkaç kat daha fazla görünüyor.

Araştırmanın sonuçlarının özellikle de gam kasavet ehlinin ziyadesiyle melankolikleştiği Eylül ayında hakîkî çay tiryakilerini ne kadar müteessir ettiğini kestirmek hayli zor. Çaydır bu, herhangi bir meşrubat değil, “sıcak içiniz” ibaresi her demliğin, çaydanlığın; bardağın yahut fincanın üzerinde ancak erbâbınca fark edilebilecek bir ikaz levhasıdır. Kimileri “Sadra şifâ, gönle cilâdır; içelim, feyizyâb olalım; seven sevmeyen belli olsun.” diyerek ocağın altını harlamış, kimileri ise “Yahu, serde gençlik varken, şu nâçiz vücûd hanesini pek harap etmişiz, biraz ağırdan alalım.” diye düşünmüş olabilir. Kestirmek zor. Neyse ki araştırmada katılımcıların sıcaklık algısı ölçülmemiş ve dolayısıyla çayın kaç santigrat derecede çok sıcak kabul edileceği kesin olarak belirtilmemiş. Dahası, anlaşıldığına göre -burasını işime geldiği gibi anlıyor da olabilirim- günde beş altı defaya kadar çay yahut kahve tüketimi de zararsız görünüyor.

Hakikî çay nerelerde yetişir, ne zaman hasat edilirse makbuldür; çayın suyu nereden temin edilmelidir, porselen demliğin diğerlerine fâikiyeti nedir, çay nasıl demlenir, su ocakta ne kadar kalmalıdır, farklı çaylar harmanlanmalı mıdır, karanfillisi tiryakilerce makbul müdür, tarçın katılırsa çay çay olmaktan çıkar mı, limonun çayın yanında yeri nedir, toz şeker mi makbuldür, kıtlaması mı, bardağın beli ne kadar ince olmalıdır kabilinden türlü sorulara tarz-ı hayatına, herkes damak tadına, gündelik mesaisine, beslenme alışkanlıklarına, hâsılı bütün bir hayat tarzına göre farklı ve hepsi de doğru cevaplar bulabilir. Kendisini kıyısından köşesinden kıdemli çay tiryakileri zümresine dâhil eden ben dahi yukarıdaki soruların en doğru cevaplarını bilmediğimi itiraf etmeliyim. Lakin seksenli yılların sonlarında da, meşhur Çernobil faciasının ardından çevreye yayılan radyasyonun çay yapraklarında biriktiğine dair söylentiler vardı. Kahvehanelerde “Orhan Abi, üç çay çek, biri açık olsun!” diye ocakçıya seslenen zevat, iskemleleri çekip okey taşlarını dizerken çay ve kanser türleri arasındaki ilişkiyi derin derin müzakere ederdi. Bardaklar dolup boşalırken kimse “Yahu durun, bu içtiğimiz işte bu çaydır.” demez, sanki hayatın bütün rengi, kokusu ve tadı yalnızca çaydan geliyormuşçasına ondan vazgeçmeyi aklının ucundan bile geçirmezdi.

Gerilere dönüp bakınca çayın ve çay sohbetlerinin çevremde akıp giden hayatın ayrılmaz parçalarından biri olduğunu görmek zor değil. Sözgelimi, zihnimde hayal meyal canlanan çocukluk sahnelerimde, çay içen büyüklerimize özendiğimizi hatırlıyorum. Onlar, biraz su ekledikleri ve uzun ısrarlarımızla zoraki şeker de kattıkları dudak payı haylice fazla bardakları önümüze koyup mızmızlanmalarımızdan kurtulmak isterlerdi. Çocukluğumuzun çayları, Orhan Veli’nin de sözünü ettiği, çevresine çocuksu bir neşe yayan çaylardı. Biz her yudumda biraz daha büyümüş gibi mi hissederdik, hatırlamak şimdi zor.

Seksenlerin sonlarından başka sahneler… Demli çayların bardak bardak üstüne eklendiği geceleri hatırlıyorum. Biri talihsiz, diğeri bahtiyar iki arkadaştan hodbîn ve hodendîş olanın çaydan dahi nasibini alamadığı geceler… Önce tanışma faslı: Ben Ali, Maraşlıyım abi, taksicilik yapıyorum, Burhan, Erzincanlıyım… serbest meslek… Sonra bir bir dağıtılan çay tabakları, demli çaylar ve elden ele dolaşan şeker kâsesi. Kaşık sesleri arasında bir kabile reisinin ismini almaya çalışıyorduk. Sohbet sona eriyor, geride boş bardaklar, kesif bir çay kokusu…

Eşe dosta, özellikle de sıla-i rahim maksadıyla köye giderken çay götürülürdü. Teneke kutulardaki “Kamelya” çaylarından değildi, hatırladığım kadarıyla. Üzerinde kahverengi bir daire içinde “Rize Turist Çayı” yazan sarı renkli, karton Çaykur kutuları olmalı. Bu çaylar daha çok Behçet Necatigil’in çayı gibiydi; yaşlı bakkalın yalnızca istediklerinizi verdiği bir kenar mahalle bakkalından alınmış, beyaz somun ekmeklerin yanında bir tutam çay ve bir paket şeker.

Ortaokul ve lise yıllarında “kazan çayı” tabir edilen çay eşlik etti kahvaltılarımıza. ChatGPT’nin kazan çayının aşağıdaki tarifini bulamadığını burada memnuniyetle belirtmeliyim. Bana uzun uzun kahvehanelerde, çay ocaklarında sıkça gördüğümüz, üstünde demliklerin sıralandığı çoğu bakır rengindeki çay kazanlarını anlattı.

Onlarca kişiye kolaylıkla çay sunma imkânı veren elektrikli “çay setlerine” o dönemlerde daha seyrek rastlandığından olmalı; kazan çayı, yemek ya da çorba pişirilen büyük kazanlarda hazırlanıyordu. Kazanda kaynayan suya ağzı bağlanmış koyu kahverengi bir torba -aslında bu torba başta beyazdı- içindeki çayın atılmasıyla demlenen çaya “kazan çayı” deniyordu. Kaynar suda bir süre demlenen çay -haşlanan demek daha doğru galiba- demir sürahilerle masalara servis ediliyordu. Çay haşlandıkça çevreye buruk, baskınca bir koku yayılırdı. Demir bardaklar yüzünden haylice dudak yanma vakasıyla karşılaşıldığı için cam bardaklar kullanıyorduk. Dar bir zamana sıkıştırılmış mütevazı yatılı okul kahvaltılarına etütler, yazılılar, külyutmaz öğretmenler konu olurdu.

Üniversite yıllarındaki çay meclislerinde daha lezzetli çaylar içme fırsatını bulabiliyorduk. Fakülte kantininde karton bardaklarda satılan çaylara dudak büker olmuştuk. Çayı sürekli sıcak tutan termostatlı semaverlerimiz de vardı. Semaver kaynadıkça sohbetler uzuyor, uzuyordu. Bunlar Sait Faik’in semaverine benzeyen, ilk gençlik yıllarının henüz kibirle kirlenmemiş yüreklerini kardeşlik ve fedakârlık duygularıyla ısıtan semaverlerdi. Mütevazı öğrenci yurtlarında yere serilmiş gazete kâğıtları üzerinde dökülen ve çay içme isteğini artırdıkça artıran kuruyemişler, özellikle de çekirdek ve zaman zaman tuzlu fıstık eşliğinde muhabbetler demleniyor, demleniyordu… Gazeller, vizeler, romanlar, finaller, bütünlemeler, yitirilmiş cennetler…

Öğretmenler odasında, dershane koridorlarında kısacık ders aralarında içilen çaylar da geliyor gözümün önüne. Bir öğrencinin sorusunu cevaplarken, yahut bir takip formunu doldururken çoğunlukla yarım kalan bardaklar… Sabah ilk dersin başlamasına henüz vakit varken, yine öğretmenler odasında kahvaltı niyetine, Ankara simidinin yahut bolca katı yağla yapılmış poğaçaların yanında içtiğimiz çaylarımız vardı… Poğaçalar dokunmuyordu; serde gençlik vardı; dahası, akşamlara kadar süren dersler, etütler de vardı. Çaya çağrılıyor, çaya gidiyor, çaydan geliyorduk. Cahit Zarifoğlu’nun söylediği gibi, oturunca çay içmenin hakkını verenler pek çoktu…

Necip Fazıl’ın ilaç kokulu çaylarından içmek nasip olmadı. Neyin daha hayırlı olduğunu kim bilebilir! Kapısından döndüm, takdir diyelim. Çay içmenin, çay arkadaşı edinmenin, çay meclisine ayak basmanın şekâvetten sayıldığı günler…

Polatlı-Ankara arasında kamyoncuların uğrak yeri olan köhne bir dinlenme tesisinde içtiğimiz bir çay, lezzetiyle zihnimde haylice yer etmiş. Yirmi beş yıl olmuş ama hâlâ hatırlıyorum -tesisin ismini de hâlâ aklımda- bardaklar da birkaç yudumda hemen bitiverdiği için çaycıların çokça tercih ettiği küçük çay bardaklarıydı. Nereye gidiyorduk, neden orada durmuştuk, pek iyi çıkaramıyorum şimdi. Çevremizde öğrenciler vardı. Evet, bir öğrenci gezisindeydik. Kendimizi tutamayıp bardak bardak üstüne içmiştik. “Suyundan.” demişti Hüseyin Usta, “Suyumuz tatlıdır, bizim.”

İskenderun’da içtiğim bir başka çayın hatırası da üzerinden uzun yıllar geçmiş olmasına rağmen hâlâ dipdiri. Asker ziyaretine gittiğim arkadaşım saat beşte kışlasına dönmek zorunda kalınca, ben de şehri çok iyi bilmediğim için otogara geri gelmiştim. Dönüş otobüsü gece on iki buçuktaydı ve saat henüz beşti. Dükkânlar, yazıhaneler küçük; İskenderun’un o zamanlar hiç alışık olmadığım sıcağı üstüme abandıkça abanıyor, serinleyecek yer yok. Elimde Hece dergisinin Tanpınar özel sayısı. Otogarın ortasındaki kamelyaya gidiyorum. İmkânı yok, nemli hava değil okumaya, neredeyse nefes almaya bile izin vermiyor. Camiye sığınıyorum. İkindi namazı, sonra akşam, derken yatsı. Yatsı namazında sayısı artık iyice azalmış olan cemaatin içinde yabancılığımı çok belli etmiş olmalıyım ki imam tesbihattan hemen sonra yaklaşıyor, “Buyurun!” diyor, “Yolcusunuz galiba, bir çay içelim.” Öyle içten, öyle dupduru… Reddedersem oracıkta taş kesileceğimi sanmıştım. Lojman olmalı, hemen camiye bitişik evine davet ediyor. Sıcak, tesirini artık kaybetmiş, evin önünde oturuyoruz. Tepemizde asma dalları. Önceden hazırlık yapılmış belli, fırından henüz çıkmış kakaolu kek ve “kaçak” tabir edilen çay geliyor. İmrendiren bir sadelik. Kaç çocuğu vardı, Yayladağlı mıydı, nerede okumuştu, bunları hatırlamıyorum. İsmimi dahi sormamıştı. Burasını keskin bir bıçak gibi hatırlıyorum. Ebrârın kapısının düşküne, yolcuya ihsanda bulunmakla açılacağının farkındaydı. O gece, yolda olanın seferin hakkını verip vermediği çok su götürür ama mukim olan, ikametinin borcunu tastamam ödemiş gibiydi.

Fethi Paşa’da, Kuzguncuk’ta da çay yudumladım. Havaalanlarında, otel lobilerinde… Atilla İlhan’ın sözünü ettiği, yalnız çaylar gibiydi bunlar. Tiryakilerini bekleyen, bekledikçe kararan, acılaşan çaylar. Yorgun otobüslerden sarsak adımlarla inen yolculara müesseseden sunulan çaylar da nedense acılaşıyordu. Otobüsler mi geç kalıyordu, yollar mı uzuyordu, bilinmez; taze demlenmiş çaya bir türlü denk gelemiyorduk. Belki de dünya misali, birkaç dakika konaklanan bir yol boyu tesisinde sadece çaya değil hiçbir nesneye gönül bağlanamayacağını kavramış olmak gerekiyordu.

Şimdilerde Salford’da çay içiyorum. Oxford’dan çok da uzak değil. Sanayi Devrimi’nin tam göbeğinde, kömür madenlerinin bir zamanlar bütün hayatı idare ettiği sokaklarda eciş bücüş evlerin yanı başına hatta yerine dikilen ve işçi sınıfının köküne kibrit suyunu döken zincir kahvecilerde satılıyor çaylar. McDonald’s’ta, Starbucks’ta… Üstelik zamanında dudak büktüğümüz karton bardaklarda ancak sallama çay satın alabiliyorum. Geçmişte içtiklerime hiç benzemeyen çaylar… Kekremsi, biraz plastik, biraz kimyasal… İngiliz oyun yazarı Pinero’nun umudunu bir buçuk asır öncesinden bağladığı çaylar böyle olmasa gerek. Çay varsa umut da vardır, demiş. Bence kötürüm bir umut onunkisi, nitekim aradan geçen onca zaman sonra da bunu görmek zor değil. Çünkü kapitalin çarkları delicesine bir hızla dönüyor çevremde, çayın demini almasına bile sabrımız yetmiyor.

Şükür çay dostları var yine çevremde, çay meclisleri kuran, çaya çağıran, sabırla demlenip itminan ve sükûn kovalayan dostlar… Şükür yine ocaklar tütüyor, yine kakaolu kekler pişiyor…  Oxfordlu bilginlerin uyarılarını kulak ardı etmemek lazım elbette, fakat çayda ifratın hudutları alabildiğince geniş.

Dostlar varsa, çay da var, umut da…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Captcha *