Selim Güleç

Ballı ile Balıklar ve Biz

Okuma süresi: 5 dakika

Öyküdür. Kedileri ve balıkları, ama en çok kedileri seven biricik kızıma…

Mahmut yakamdan düşmüyor. Durmadan denize çağırıyor beni. Teknesi var. Öğle arasında masama yaklaşıyor. “Şööle açılırız firuze renkli denize, peşimizde martılar, deniz kuşları.” diyor. Kollarını kanat gibi açıp çırpıyor, “Püfür püfür rüzgâr eser. Bize kokular getirir denizden.” deyip ıslık çalıyor, iştahımı kabartıyor. Tam hevesleniyorum, “Hadi ne duruyoruz!” diyecek oluyorum, o hızını alamıyor, “İstersek ağ gereriz, istersek denizin ortasında durup olta atarız. Tek tek toplarız incileri.” İşin içine balıklar girince hayal perdem yırtılıveriyor, hevesim kaçıyor. Mahmut anlayamıyor. “Ne oldu ulan, neden vazgeçtin birden?” diye sıkıştırıyor, bozuk atıyor.

Sonra kendi kendime düşünüyorum. “Kaçışım neden veya kimden?” Çocukluk çağlarımdan bir buruk hatıra gelip yerleşiyor cevap tahtasına: Okullar yeni kapanmış. Yazın başındayız henüz. Ben ikiye geçmişim o sıra, kardeşim Ferdi bire başlayacak. Babam bize sorumluluk kazandırmak istiyor. Bir ara en sevdiğimiz hayvanları soruyor üstünkörü. Ben tesirinde kaldığım bir hikâyeden ötürü “kedi” diyorum, Ferdi “balık”.

Bir tatil günü babam akvaryumla geliyor. İçinde üç tane balık var. Biri kızıl mı kızıl, Japon balığı. Diğerlerinin adını bilmiyorum. Ufaklık havalara uçuyor. Ona yapılan bu sürpriz beni beklentiye itiyor. Haset, damarlarıma yürüyor. Mutlaka bana da sevdiğim bir şeyi almalılar.

Az sonra bir bisküvi kutusu çıkıyor ortaya. Birkaç yerinden delinmiş. Babam tepkimi merak ederek ellerime tutuşturuyor. “Aç bakalım, beğenecek misin?” Aklım fır dönüp kutudakini tahmine çalışıyor. Muhabbet kuşu ya da bir çift minik tavşan geliyor aklıma. Yumuşacık bir yavru kediyle karşılaşınca sevinçten şaşakalıyorum. Kedicik köşeye büzülmüş masum masum bakınıyor. Tırnaklarından çekinip elime alamıyorum. Annem cesaretlendiriyor, “Al eline, korkma bir şey yapmaz.”

Endişe içinde kucağıma alınca iyice fark ediyorum yumuşaklığını. Tüyleri ışıl ışıl, tertemiz. Gözleri bal rengi, baktıkça bakılmak isteniyor. Hemen bir ad verme gereği duyuyorum ona. Gözlerine bakıp “Ballı” diyorum. Sonra neşeyle “Ballı koyalım bunun adını, adı Ballı olsun.” diyorum. Herkes onaylıyor beni, “Hoş bir ismi oldu.” diyor annem. Babam sürekli gülümsüyor. Ferdi hemen balıklarına isim düşünmeye başlıyor ancak bir türlü karar kılamıyor, bıkmadan ürettiği anlamsız kelimelerle başımızı ağrıtıyor. 

 Ben kedimle Ferdi balıklarıyla ilgileniyor. Çoğu kere birlikte oynuyoruz. Hangimizin hayvanının daha güzel olduğunu tartışıyoruz yer yer. Gizliden gizliye kıskanıyoruz birbirimizi. Kendi elimizdekini besleyip büyütmeyi bir kenara koyup ötekinin büyümesini önlemeye çalışıyoruz. Kıskançlık o kerteye geliyor ki o benim görmediğim yerde Ballı’yı sıkıştırmaya, tüylerini çekiştirmeye başlıyor. Ben onun akvaryumunu kirletecek şeyler atıyorum. En büyük zevkim balıkları yeme boğmak. Çok yerlerse çatlayacakları çalınmış kulağıma. Her sabah gözümü akvaryumun başında açıyorum. Balıklardan birinin ölüsünü su yüzünde görsem dünyalar benim olacak.

Aksi gibi, birine bile bir şey olmuyor. Üstelik sanki durmadan irileşiyor bunlar. Ben eldekileri öldürmeye çalışırken evde akvaryum olduğunu gören dayım birkaç balık daha alıyor. O sıra gözüm, Ballı’yı filan görmüyor. Ferdi, benimle rekabetten çoktan vazgeçmiş, sevinçten başı dönüyor. Onun mutluluğuna gölge düşürmeyi kafama koyuyorum.

 Bir ara amcamın büyük oğlu Ferdi’ye şaka yapıyor. Elini akvaryuma daldırıp balıkları tutmaya çalışarak, “Kediler balıkları ne de sever biliyor musun?” diyor imalı imalı. Bu muzipliği aklıma karpuz kabuğu düşürüyor.

Evin tenha bir vaktini kollamaya başlıyorum. Fırsat elime geçince akvaryumun başına çörekleniyorum. Güç bela yakaladığım bir balık elimden kayıp halının üstünde zıplamaya başlıyor. Kısa bir şaşkınlık yaşayan Ballı patilerini balığın üstüne bastırıp onu kokluyor. Süzgeçlerine bıyıklarını sürüyor. Balık ondan kurtulup bir iki daha sıçrıyor ancak Ballı bu oyunu sevmiyor. Zaten giderek balığın canı çekilmeye başlıyor.

Kedim tam onu yemeye başlayacakken içeri Ferdi giriyor. Balığını o vaziyette görünce, “Ne yaptın balığıma!” diyerek bana saldırıyor. Sesimizi kimse duymuyor. Epey boğuşuyoruz. Beni alt edemeyeceğini anlayınca hiddetinden oturup ağlamaya başlıyor.

Zavallı kardeşimin gözü yerdeki balığa tekrar ilişiyor. Onu avuçladığı gibi akvaryuma atıyor. Cansız balık suyun üstünde sürükleniyor. Ferdi hıçkırıklara boğuluyor. Artık sesi çıkmıyor. Ballı, kavgamızdan hoşlanmamış olacak ki odadan çıkıyor.

Mutlu olacağımı sanmıştım. Yanılmışım. İçim kıyılıyor. Kardeşimi üzmek hiç de hoş değilmiş. Zavallı bir hayvanın can çekişmesini izlemek de… Kendimi câni gibi görüyorum. Ferdi ağladıkça yüreğime kıymık batıyor, içimden bir parça kopuyor. Boğazımdan yüksele yüksele gelen hıçkırık sonunda patlayıveriyor. Ama kardeşimin yanında ağlamak işime gelmiyor. Öteki odaya koşup kanepeye kapanıyorum.

O ara babamlar geliyor. Fedai susuyor. O sustukça benim içim kabarıyor. İstiyorum ki ağlasın, dövünsün, şikâyet etsin beni. Ama o inatla susuyor, susarak eziyor beni. Akvaryumda duran ölü balık annemlere bir şeyler anlatıyor, yalnız onun ölümüyle beni suçlamak akıllarına gelmiyor. İkimizin birden üzüntüsünü ona yoruyorlar. Ferdi, ağabeyini ele vermiyor. Metanetini koruyor. Babam onu kucağına alıyor. “Ne yapalım oğlum, inşallah cennete gitmiştir. Orada kavuşursun balığına.” diyor. Ferdi o zaman koyuveriyor kendini. İçli içli ağlıyor, doyana kadar. Ama bir kelime bile etmiyor.

Sonraki günlerde utanıyorum hep, kardeşimin yüzüne bakamıyorum. Uzun süre geçmiyor dargınlığı, konuşmuyor benimle. Açıkça af dileyemiyorum ondan. Ama hiç vermediğim oyuncaklarımı önüne sürmemden, çikolata ve şeker kavgası yapmayışımdan anlamış olmalı pişmanlığımı. Anlasın istiyorum. Böyle böyle günler geçiyor. Aramızda suskunluk büyüyor, büyüyor.

Kardeşimin gönlünü almak, onunla barışmak istiyorum. Ama bunu nasıl yapacağım? Uzattığım zeytin dallarına el vermiyor ki.

Bayram yaklaşıyor. O zaman barışır benimle diye umuyorum. Bayram sabahı el öperken tutuşturulan harçlıklar parlak bir fikir getiriyor aklıma. Soluğu muhabbet kuşu ve akvaryum balığı satan dükkânın önünde alıyorum. İnik kepenkler suratıma şamar gibi çarpıyor. Boynum bükük dönüyorum. Ferdi hâlâ barışmıyor benimle.

Ertesi gün dükkân açılıyor. Bayram harçlıklarımı adamın eline doldurup, “Kaç tane balık ediyorsa ver amca.” diyorum. Adam acayip acayip yüzüme bakıyor. Kararlılığımı görünce bir poşete altı tane balık koyuyor.

Poşeti delmemeye çalışarak eve koşuyorum. Kardeşim son zamanlarındaki mükedder haliyle elimdekilere ilgisiz bakıyor. Ama yine de konuşuyor, “Kimin bunlar?” Aradığım fırsat elime geçiyor: “Senin” diyorum, “ölen balığının yerine aldım. Bir daha hiç üzmeyeceğim seni. Söz.”

“Gerçekten mi?” diyor safça. “Ekmek Kur’an çarpsın!” diyorum. Nihayet ikna oluyor. Elimdekileri birlikte akvaryuma koymaya başlıyoruz. Dünyalar benim oluyor. Birlikte Ballı’yı gıdıklayıp gülüşüyoruz. Evimiz şenleniyor. Cennetimize kavuşuyoruz…

Ofisimde otururken bunları hatırlayınca yüzüm sevinçle geriliyor. Gülümsüyorum. Ferdi’nin, Bosna’dan gönderdiği fotoğrafına bakıyorum. “Koçum benim.” diyorum. Mostar Köprüsü’nün üstünde bir grup arkadaşıyla. Yine gülümsüyor, her zamanki gibi. Ne de yakışıyor kardeşime.

 Mahmut odama geliyor yine. Israr ediyor. “Hafta sonu açılalım.” diyor. “Olmaz.” diyorum. “Kardeşimin çocuğu oldu. Bosna’ya gideceğim.” Mahmut anlıyor beni, üstelemiyor daha. “Hadi bu sefer de kurtul elimden. Ama bil ki bir gün götüreceğim seni.” deyip şakacıktan darılıp gidiyor.

One thought on “Ballı ile Balıklar ve Biz

  • Turgut

    Mutlu sonla biten bir hikâye, özellikle sıkıntılı günlerde ve böylesi, çocuklar için, büyükler için ne güzel. Elinize sağlık.

    Yanıtla

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Captcha *Time limit exceeded. Please complete the captcha once again.