Farklı Bir Üslup Örneği: Magda’nın Kızı

Okuma süresi: 4 dakika

İnsanlık tarihinin en travmatik gerçeği savaşlardır. Savaşlar, gerek fertlerin gerekse toplumların hayatında kapanmaz yaralar açar. Ölümlerin her biri kendi başına bir yıkımken, buna, harap olan evlerin ve şehirlerin eklenmesi, yıkımı daha da derinleştirir. Çünkü bu, bir çeşit gurbetliktir. Savaş, cepheye gidenler için ölüm anlamına gelse de, geride kalanlara ömür boyu sürecek acı demektir. Bu öyle bir acı, öyle bir yaradır ki, tedavisi güçtür ya da uzun zaman alır. Ve her sarsıcı acı gibi onu da ancak yaşayan bilir.

Savaşta yakınlarını kaybedenler, ayakta kalabilmek için birbirine tutunur. Fakat yurdundan yuvasından sürülen ve tutunacak kimsesi kalmayanlar için, dünya büsbütün anlamını yitirir. Ve onlar, yaşayan bir ölüymüşçesine hayata tutunmak için çare arar dururlar, şayet bulabilirlerse. Bazen bu çare, savaştan kalanlara yardım etmek; mazlum ve mağdurlara el uzatmak olurken, bazen de acılarını unutturacak bir işe, bir uğraşa adanmak şeklinde kendini gösterebilir. Savaşın yıkımından kurtulan fakat esaretin veya sürgünün sarsıntısıyla karşılaşan biri için en büyük şans, herhalde kendini adayacağı birinin hayatta kalması ve yanında olmasıdır. Hele o, evlatsa, artık bütün bir ömür onun üzerine bina edilir. Bu durum, yeni bir hayat için sağlam bir gerekçedir.

İster bir işgalin isterse bir ideolojinin dayatması sebebiyle olsun, dünyanın her yerinde savaş mağdurları denilen ve birbirlerini görmeyen akraba bir topluluk vardır. Devletleri birbiriyle savaşan fakat insan olarak benzer acılara ve sıkıntılara maruz kalanlar da yine onlardır. Başta kadınlar ve çocuklar olmak üzere, savaş mağdurlarının hikâyeleri, savaşın gerçek yüzünü ve yıkımını göstermesi bakımından insanlık tarihinin en dramatik hikâyeleridir.

Sadece İkinci Dünya Savaşında, bu hikâyeye dâhil olan yirmi milyon öksüz ve yetim çocuktan bahsedilir. Savaşın kendisi kadar, Nazilerin ideolojik zulmü de yıkıcıdır. Başta Yahudi ve Çingene çocukları olmak üzere, kendi kriterlerine uymayan ve sayıları bir milyonu bulan çocuk, onlar tarafından acımasızca öldürülür. Bu zorlu dönemde, ortada kalan çocukları kurtarma ve onlara sahip çıkma işini yapan gönüllüler de yok değildir. Gerek ferdi gerekse kurumsal kurtarma ve sahip çıkma çabaları pek çok çocuğun hayatını değiştirir. İsviçre Trogen kasabasında kurulan eğitim eksenli “Pestolozzi Çocuklar Köyü” bunun bir sonucudur mesela.

Nazilerin, üstün Alman ırkı oluşturma girişimi olan Lebensborn projesi de apayrı bir yıkım olarak tarihe geçer. Bu proje kapsamında, Slovenya, Polonya, Yugoslavya ve çevre ülkelerin ücra köylerinden seçilmiş çocuklar, ailelerinden zorla alınarak Almanya’ya götürülür. Yüz binlerce aile ve çocuk ağır bir dramın içinde kalır.

Benzer dramlar farklı yerlerde farklı insanları da yakalar. Bir yanda Cengiz Aytmatov, “Sultan Murat”ıyla, İkinci Dünya Savaşı’nın cephe gerisindeki dramı zihinlere kazırken  bir başka yanda bir başka yazar, “Magda’nın Kızı”yla aynı şeyi yapar.

Catrin Collier imzasını taşıyan kitap, okurlar tarafından henüz geniş çapta fark edilmemiş olsa da, üslubu ve kurgusuyla özellikle dikkat çekici bir eser. İkinci Dünya Savaşı’nın çirkin yüzünü ve Nazi zulmünü inceden inceye ve bir doku olarak işleyen yazar, savaş ve ideolojinin açtığı kapanmaz yaraları üç beş kişi üzerinden ustalıkla verir. Bu kitap, bir savaş romanı değil elbette; fikir kitabı hiç değil; bu, tamamen insan üzerinden sunulan bir hayatın, Magda’nın ve kızı Helena’nın hikâyesi.

Şöyle ki, bir savaş mağduru olan Magda Janek, yurdundan, yuvasından edilmiş bir kadın olarak, biricik kızıyla, Galler’deki Pontyprid Kasabası’na yerleşir ve burada küçük bir pastane açar. Kızı, onun hayata tutunma sebebidir. Küçücük dükkânında pasta, çörek satarak bir ömür çalışıp didinir. Bir hedefi vardır: Kendi arzuladığı fakat sahip olamadığı hayatı, kızı Helena’ya yaşatmak. Bunu kısmen başarır da. Hatıralarla ve sevgiyle büyüttüğü Helena okur ve öğretmen olur. Hatta Gallerli bir ailenin doktor oğlu Ned ile evlilik aşamasına gelir. Bunun sevincini ve heyecanını yaşayan Magda çok mutludur. Düğünün bütün detaylarıyla bizzat kendisi ilgilenir. O güne kadar elinden geleni yapmış bir anne olarak tam da rahata ereceği mutlu günlere yaklaşmışken ansızın ölür.

Helena ise bu ölüm karşısında sarsılır fakat yıkılmaz. Hayattaki biricik varlığı annesini, bir ömür boyu aşk ile bağlı kaldığı kocasının yanına defnetmeyi kendine gaye edinir. Onu alacak ve köyüne götürecek, böylece, ayrılık sebebiyle bulamadığı huzuru, ölümünden sonra tattıracaktır. Fakat uzun yolculuk şartları ve yapılacak pek çok aktarma, işi zorlaştırır. Helena’nın çözüm arayışı uzun sürmez. Özel bir izinle annesini yaktırarak külünü götürmeye karar verir. Müstakbel kocası Ned ile birlikte, annesinin memleketi Polonya’ya doğru zahmetli bir yolculuğa çıkar. Çıkılan bu yolculuk, ünlü senarist Christopher Vogler’in güzel bir ‘roman ve senaryo kılavuzu’ olan “Yazarın Yolculuğu” kitabını hatırlatır biraz da.

İşte, kitabın asıl hikâyesi de burada başlar. Üslubun zarafetiyle süren yolculuğun sonunda sürprizler art arda gelir. Vardığı köyde bilgiler toplayarak babasının mezarını arayan Helena’yı, tıpkı bir matruşka gibi, biri diğerinin içinde saklı pek çok süpriz karşılar. Çözülen ve çözülmeyi bekleyen düğümlerle birlikte Helena’nın, köyde tanıştığı bir başka adamla, birkaç kez yürüyüş yapması, Ned’de, onu kaybetme endişesi başlatır. Böylece, çatışma unsuru çeşitlenir; okurun ilgisi artar. Yazar, işin nereye varacağına dair uyandırdığı merak duygusuyla, dikkat ve ilgiyi canlı tutmayı başarır. Kitabı bitirip de geriye yaslanan okurun damağında, yine de o farklı üslubun tadı kalır.

Evet, kitabın nefis bir üslubu var; onu başarılı kılan en güçlü yanı da bu sanırım. Bu, yalnız İngiliz romancılığı için değil, roman ve hikâye sanatı için de övülmeyi hak eden bir üslup. Tabii ki, klasik anlatım tarzını sürdüren yazarlar için de farklı bir örnek. Roman, neredeyse tamamen diyaloglar şeklinde ilerliyor. Kahramanların isimleri; his, tavır ve düşünceleri ve hatta tasvirler, hep diyaloglar içinde eritiliyor. Bu sebeple, anlatıcının görünürlüğü son derece azaldığı gibi, gereksiz detaylara, fazla kelime ve cümlelere de gerek kalmıyor. Okurlar bir paragraftan diğerine, bir bölümden ötekine geçerken, kendini tuhaf bir şekilde mutlu hissediyor.

“Magda’nın Kızı” rahat, sakin ve sürükleyici bir eser. Hem sakin hem sürükleyici olması bir çelişki değil. Söz konusu sürükleyicilik, savaş veya macerayla da ilgili değil. Bu, daha çok, bilmediğimiz ama merak ettiğimiz bir şehre yaptığımız seyahatten duyduğumuz mutluluğa benziyor. En başta, yolculuk güzeldir. İçimizde, yeni yerler, farklı tatlar ve başka insanlarla karşılaşacak olmanın heyecanı vardır. Yol boyunca, gözümüze çarpan manzaraların hazzını yaşarken, gittiğimiz şehirdeki sürprizlerden de harbimiz yoktur. Nihayetinde, damağımızda, yaşadıklarımızın tadı kalacaktır.

2 thoughts on “Farklı Bir Üslup Örneği: Magda’nın Kızı

  • Nisan 19, 2019 tarihinde, saat 20:31
    Permalink

    Aslında okuyucu okurken kendini buluyor bu tür romanlarda, takip ederken de hayattan beklentisini umudunu arzusunu görmek istiyor bazıları hüsran bazıları sevinçle bitiyor olsa da.

    Yanıtla
  • Ağustos 26, 2020 tarihinde, saat 09:09
    Permalink

    insanlık dramı devam ediyor Magda…

    Yanıtla

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Time limit exceeded. Please complete the captcha once again.