Şraankk!

Okuma süresi: 5 dakika

Cumartesileri iple çekiyordum. O gün geldiğinde erkenden kahvaltımı yapar ve soluğu halamlarda alırdım. O da niçin geldiğimi bildiğinden inceden inceye güler ve “Efendi Emi gelene kadar!” sözleriyle onun yanına uğurlardı beni.
Efendi Emi, Almanya’ya giden ilk Türk kafilesinden olup namıdiğer Kepçeci Nazım idi. Sert ama çok merhametliydi. Avrupa gören, hayatını hep ciddiyetle yaşayan bir aile büyüğümüzdü. Herkes ona çok saygı gösterir, onun olduğu yerde söz etrafında dönerdi. Allah için o da buna layık bir adamdı. Birçok akrabam büyük çikolataları, Alaman poşetleri’ni, greyfurt sularını ve videoyu onun sayesinde tanımıştı. Her Almanya’dan gelişinde büyük bir heyecanla yanına gider ve gözlerimiz açılmış olarak –getirdikleri karşısında- eve dönerdik. İşte benim halamlara gitmeme sebep olan o “şey”i de Efendi Emi Almanya’dan getirmişti.
Onun tek meraklısı ben değildim. Birçok akraba ve komşular da onu görmeye gelirdi. Hatta bir keresinde birkaç grup aynı anda gelince aralarında küçük çaplı bir arbede bile yaşanmıştı. Bu meraklarında haksız da sayılmazlardı hani.
Salona gelen misafir daha önce onu görseler de yine yanında giderler, dokunmadan ve tabii ki örtüsünü açmadan incelerler ve icadın orijinalliği karşısında yeniden hayrete düşerlerdi. Çocukların durumu ise farklıydı. Onlar tek başına onun bulunduğu salona girmeleri yasaktı. Mutlaka yanlarında büyüklerinden birisi olacaktı. Bu konuda en ayrıcalıklı bendim galiba. Onun yanında istediğim kadar kalabiliyordum. Hatta Efendi Emi’nin olmadığı zamanlar örtüsünü kaldırır ve açma mandalına bile dokunabiliyordum. Ama daha fazlasına değil.
Ta ki o güne kadar.
O gün Efendi Emi evde yoktu. O, her zamanki yerindeydi ve üstündeki örtüyü büyük ihtimalle halam yıkamıştı. Bundan daha iyi bir fırsatı bulamayacağımı düşünerek derin bir nefes aldım. Önce ona doya doya baktım. Dudaklarım benden habersiz sayıklamalarımı duymam uzun sürmedi:
“Senin yanında saatlerce kalabilirim!”
Derin bir nefes alıp açma mandalına dokundum. Tam ilk “tık” sesi çıkmıştı ki halam telaşla içeri girdi:
“Efendi Emi geliyor!”
Günün ilk yarısında başarısız bir deneme yapmıştım. Ama bir ihtimal daha vardı:
Namaz!
Evden ayrılmadım.
Efendi Emi namaza gidecekti ve bu nereden baksam benim için bir saat demekti.
Utana sıkıla halamın gözlerine baktım.
Anlamıştı.
“Sadece bakabilirsin ama!” dedi.
Bu bir rüya mıydı? Yok yok bu olamazdı. Etimi de çimdiklediğimi hatırlıyorum.
Halam bir yandan kapağını açarken diğer yandan da “Dokunmak yok. Sadece bakabilirsin. Her an Efendi Emi gelebilir!” diye uyarılarda bulunuyordu.
Ve karşımdaydı!
Uzun süre inceledim. Rüyalarıma giren, düşününce bile aklımı başımdan alan o şey dokunmam için beni bekliyordu.
Halam, Efendi Emi’nin evrak çantasından –ki onun altında dururdu- bir kağıt çıkarttı. Özenle ona yerleştirdi. Üzerine adımı, doğduğum yeri ve okulumun ismini yazarak “şraankk” sesiyle satırı başa aldı. Sonra da o teklifi yaptı:
“Hadi bakalım, sıra sende!”
Ne diyeceğimi bilemiyordum. O anda garip bir duyguyla Efendi Emi’nin bir an önce gelmesini ve halamın o telaşla daktiloyu kapatmasını istiyordum. O heyecana dayanamayacağımı anlamıştım.
Halam sabırsızca tekrarladı:
“Hadi oğlum, Efendi Emi neredeyse gelir!”
Hayır… Hayır. Ona dokunacak kadar cesaretim yoktu.
“Yok hala!” dedim. “Efendi Emi gelir şimdi,” diyerek geri çekildim.
Halam, “Deli çocuk!” diyerek mutfağa geçti.
O anda gözüm Efendi Emi’nin kağıtlarına ilişti. Üzerinde o şeyin keşfiyle ilgili resimler ve altında küçük küçük notlar vardı.
İlk notta onun önce bir dokuma tezgâhı fikriyle başladığını anlatıyordu. İkinci notta bir piyano resmi vardı. Ve küçük vuruşlarla hareket eden bir makine yapıldığından bahsediyordu. İlginçti. Bir diğer notta başka bir adamın o güne kadarki birikimlerini dikiş makinesi fikriyle birleştirdiğini ve bildiğimiz daktiloyu ortaya çıkardığını anlatıyordu. Ve daha birçok isimler vardı. O notları Efendi Emi gelene kadar okudum.
ϡ
Bu böyle gidemezdi. Artık halamlara da her hafta gitmekten utanmaya başlamıştım.
Yine bir cumartesi sabahı utanarak da olsa halamlara gittim. Bu sefer yanımda kalın gri kartonlar da aldım. Halamın şaşkın bakışları altında daktilonun kapağını –artık açabiliyordum- açtım. Getirdiğim kartonlardan uzun uğraşlar sonucu maket bir daktilo yaptım. Halamın mutfakta uğraşırken arada bir gelip bakışlarına aldırmadan son hamleyle harfleri ve rakamları da yerleştirdim. Hiç de fena olmamıştı.
Ama bir problem vardı.
Ses!
Ses çıkmıyordu.
İşte onun çözümünü bulamıyordum.
ϡ
Karton daktilomdan sonra halamlara gitmeyi de bırakmıştım.
ϡ
Ailemizde yarıyıl tatiliyle ilgili bir kuralımız vardı:
Ya ben İstanbul’a giderdim ya da kuzenlerim bize gelirdi. O yıl sıra bendeydi.
Karton daktilomu da alarak İstanbul’a gittim.
Küçük kuzenimle tam eve girmiştik ki arka odadan art arda gelen o sesleri duydum:
“Tak…Tak…Tak..Tak…Tak…Tak…Şraankk!”
“Teyze!”
“Ne oldu oğlum?”
“Bu ses!”
“Hangi ses?”
“Şraankk, sesi!”
“Ha, şu mu? Bıktım vallaha. Zeki okuldan gelince kafama işkence oğlum!”
“Bu mu işkence?”
“Hadi, yemekler soğuyor. Önce sofra!”
Yemek kimin umurundaydı ki!
“Daktilo kimin teyze?”
“Zeki’nin”
“Zeki’nin daktilosu mu var?”
“Babası aldı. Almaz olaydı!”
“Bildiğimiz daktilo yani!”
“Ama sadece basmalı!” diye ekledi küçük kuzenim teyzemin yanıtını beklemeden. “Yazmıyor, sadece basıyor, kuzen. Babam, abim alışsın diye aldı.”
Ticaret Lisesi’ne başlayan büyük kuzenim için babası bir daktilo almıştı. Tuşları, şaryosu ve şeridiyle gerçek bir daktilo. Bu inanılır gibi değildi.
ϡ
O yaz doya doya –onu gördükten sonra kartondan daktilomu çıkarmaya utanmıştım- kuzenimin daktilosuyla oynadım. Şaryoyu istediğim kadar başa alıp istediğim kadar tuşlarına basıyordum. Üstelik on parmak yazmayı da öğrenmiştim. Hasılı o yaz o küçük odada hayatımın en güzel tatilini yapmıştım.
Nihayet tatil bitmiş veda zamanı gelmişti.
Tam kapıdan çıkıyordum ki teyzem elime afili bir valiz tutuşturdu.
“Bu ne teyze?”
“Bu senin oğlum. Ama burada açmaman şartıyla!”
Otobüse bindiğimde meraktan çatlayacaktım. Teyzemin valize ne koyduğunu tahmin etmek istiyor ama aslında etmemeyi de istiyordum.
İlk mola yerinde dayanamayıp muavinden bagajı açmasını istedim.
Olmaz!” dedi.
Dönüp dolaşıp yanına gidiyor, göz göze gelince de, “Açamam dedik ya!” deyip beni dövmekten beter ediyordu.
Hatırladığım en uzun yolculuk olmuştu.
Otogara geldiğimizde hemen bagajların yanına indim. Muavinin, “Al da kurtulayım!” bakışlarına aldırmadan teyzemin sürprizini elime aldım.
Ve açtım…
Oydu işte!
Daktilo!
Daktilom!
Doya doya seyrettim. Tekrar çantasına koydum. Dayanamayıp bir banka oturup tekrar açtım. Tuşlarına bastım. Sonra tekrar… Tekrar…
O gün gece boyu onu kucağımda ayırmadım.
ϡ
Sabah uyandığımda ilk iş daktiloyu özenle açıp temizlemek olmuştu. Tabii ondan sonraki sabahlarda… En büyük keyfim de daktilomu çalışma masama koyup onu seyretmekti. Belki bir şeyler yazamıyordum ama o görüntüye bayılıyordum. Uyumadan önce de tozunu alıp sonra çantasına yerleştiriyordum. Bu ritüelleri sıkılmadan hep tekrarlıyordum.
Zamanla daktilonun bütün parçalarını söküp takmayı da öğrenmiştim. İşte bu tamir denemelerimden sonra –ki saatler sürüyordu- daktiloyu çalışır hale de getirmiştim. Buna kuzenlerim inanmamıştı ama annemin şahitliğiyle şaşkınlıklarına şaşkınlık eklenmişti.
Yazmaya günlük tutarak başlamıştım. Karalamasını bir deftere yazıyor sonra temiz bir kağıda geçiriyor ve en son daktilomdan çıktısını alıyordum. Sonra küçük küçük hikâyeler de yazmaya başlamıştım.
Yazmak ne büyülü bir şeymiş!
Yazmaya başladıktan sonra evden de çıkmaz olmuştum. Daha önceleri sokaklardan gelmediğimden şikâyet eden annem, “Oğluma nazarlar değdi. Kime göstersem acaba!” deyip dert yandığını duyuyordum.
Arkadaşlarımın daktilomdan haberleri olup olmadığını bilmiyordum ama bildiğim –onlara pek katılmıyordum- benden çok şikâyetçiydiler. Biraz abarttığımın farkındaydım ama evden/daktilomdan ayrılmak istemiyordum.
Bir gün tam bakkala gitmek için dışarı çıkmıştım ki arkadaşım Oktay önümü kesti.
“Niye hiç dışarı çıkmıyorsun?” dedi vereceğim yanıta inanmayacağı belli eden bir bakışla.
Yalan söyleyemedim:
“Daktilom var!” dedim.
Önce afalladı. Biraz düşündü. Gözlerini havaya kaldırarak,
“Kartondan mı?” dedi.
“Gerçek”
“Kaç şeritli?”
“İki”
“Kırmızısı da çalışıyor mu?”
“Biraz silik!”
“Ben de basayım mı?”
“Olmaz!”
Hep sonradan utanacağım bir yanıttı ama ağzımdan çıkmıştı bir kere. Geri adım da atmamıştım. Ama o da lafını esirgememişti:
“O zaman sana ve arkadaşınla ömür boyu mutluluklar dilerim!”
ϡ
Çok yıllar sonra…
Bir kafede oturmuş yazımı yazıyordum. Önümde son teknoloji bilgisayarım. Alırken özellikle “Fan sesi istemiyorum. Sessiz çalışmalı!” diye uyarmıştım satıcıyı. O da en sessiz olanını seçmiş ve hatırı sayılır bir parayı cebine indirmişti. İlk tuşa basmıştım ki aklıma o gün gelmişti; kartondan daktilomu yaptığım o gün.
Öğretmenim sormuştu:
“Bir dilek tut, oğlum”
“Şraankkk!”
“O ses de ne?”
“Hiiçç. Ses işte öğretmenim. Ağzımdan çıktı birden!”
Öğretmenim gülmüş ben ise o sesi tekrar etmiştim:
“Şraankkk!”

5 thoughts on “Şraankk!

  • Mart 5, 2019 tarihinde, saat 04:01
    Permalink

    Bir hikaye ancak bu kadar her duyuya hitap edebilirdi. Kulagimda tak taka tak…gozumde 80ler tasrasi, agzimda boyle lezzetini unuttugum leblebi tozu gibi bir tad. Bogulmak mi , yutaktaki gozyasi dugumu mu diyecegim leblebi tozundan olsa gerek..Susuz gazozsuz gitmez..Ha gardas bizi susuz da birakmayin

    Yanıtla
  • Mart 5, 2019 tarihinde, saat 18:29
    Permalink

    Bu yazı, aslında bir yazma tutkusunun hikayesi. Kimi bir kitapla daktiloya geçiş yapar, kimi de bir daktiloyla kitaba… Neticede her ikisi de yazar. Her iki serüven de yazıya çıkar. Elinize sağlık.

    Yanıtla
  • Mart 8, 2019 tarihinde, saat 17:11
    Permalink

    Gönlünüze sağlık💐

    Yanıtla
  • Mart 31, 2019 tarihinde, saat 07:56
    Permalink

    schrannk! böyle yazılır bizim buralarda…
    ama hikayede çok güzel ses çıkarıyor…
    aslında tam da schrannk değil gibi geliyor bana…
    ama olsun..yazar öyle tercih etmiş…emi de emi imiş ha…
    sır küpü mübarek…
    cumhuriyet dönemi kısa hikayelere benziyor, tadı oralara çalıyor yani…renk de var o zamanlardan…biraz soluk ama antik bir renk…
    iyi mi bu?
    iyi tabi…
    zaman yolculuğu da işin cabası…
    vesselam…

    Yanıtla

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Time limit exceeded. Please complete the captcha once again.