Kristal Hüzün

Merhaba dostum,

İçinde usul usul akan okyanusları fark etmenin kolay olmadığı bir dünyadan yazıyorum sana. Mektuplarıma dönmeyişinin sebebini, Gregor Samsa gibi mutlu olmadığına bağlıyorum, ne tuhaf. Ne garip böyle bir çağa denk gelmek.

Nasılsın, nicedir ahvalin? Her gezintide boynum rüzgardan tutulsa da, buralarda aradığım Zonda rüzgârlarına henüz rastlamadım. Elimde kocaman fincan kahve. Şaşırdın mı? Artık içebiliyorum. Zira bu, düşüncelerimi berraklaştırıyor, duble içiyorum. İtiraf etmeliyim, başlarda şu zift gibi şeyi sevmemiştim. Sanırım bazı şeylere artık alışıyorum ya da bazı alışkanlıklarımı artık değiştirebiliyorum. Bu da tuhaf!

Ben iyiyim, öyle sanıyorum. Belki de kendimi kandırıyorum. Yorucu bir günün ardından, boş ağlarla evine dönen yaşlı bir balıkçının hüznüne dokunuyorum belki de. Yahut kendi dolambaçlı girdabımda kaybolurken karalıyorum bunları. Bir yandan kaçıyorum kendimden, diğer yandan umarsızca dökülen gözyaşlarım. Ne kadar zormuş insanın kendisine geç kalması. Ağır adımlarımız mıydı bizi alıkoyan, yoksa hercaî düşüncelerimiz miydi duvara toslayan…

Bugün ne yaptın? Bahçede birlikte ektiğimiz maydanozları tükettin mi? Erik dalına konan minik serçeyi dinliyor musun yine? Nesilleri tükenmeye başlamış diye duydum. Çerçeveleri çürümeye yüz tutmuş bir pencereden, geleni geçeni izledim ben. İnsanlar gördüm, yılgın anneler, şikayetçi babalar, önüne dünden kalmış mama bırakılan bir kedi, şemsiyesinin rüzgarda alabora oluşuna sinirlenen bir genç, sokağın başında sevdiceğini bekleyen bir adam.

Hâlâ bizim şarkıları dinliyor musun? Yoksa yeni keşifler yaptın mı? Dün bir ara kanepeye uzanmıştım. Müzik listemin alt sıralarında kaybolmuş bir şarkıyla karşılaştım, “Ben bunu daha evvel nasıl kaçırmışım!” dediğim bir şarkıyla. Dinlerken zihnimde Oblomov’un şu cümleleri belirdi:

“Aşk bir ruh kangreni, o kadar çabuk ilerliyor ki. Daha şimdiden ne haldeyim. Zamanı, saatleri; dakikalarla değil, güneşin doğup batmasıyla değil, seninle ölçüyorum: Onu gördüm, göremedim, göreceğim, göremeyeceğim, gelecek, gelmeyecek..”

Müziğin tınısı sanki insanı içine düştüğü buhrandan, sıkışıp kaldığı onca duvarın arasından çekip çıkarıyor. Sanatçı, sonsuzluğun ve boşluğun dayanılmaz hafifliğine dinleyeni ortak eden, sınırları aşan bir yetenek olduğunu hissettiriyor. Kim olduğunu sen de merak ettin sanki. Biraz bahsedeyim:

Mark Eliyahu 1982 Dağıstan doğumlu. Neler yaşamış, görmüş, geçirmiş bilemem. Bildiğim şu ki, dört yaşında kemanla ilgilenmeye başlamış. Yedi yaşındayken ailesiyle beraber İsrail topraklarına göçmüş. On altına yaşına bastığında, Yunanistan’a bağlama dersleri almaya gitmiş. Takip eden iki yıl sonrasında ise, hayatını değiştiren bir kamança üstadının peşinden Azerbaycan’a varmış. Mark, etnik müzikle modern müziği o kadar iyi harmanlıyor ki, bamtelime bu yüzden bu kadar dokunuyor sanırım.

Şimdilerde İsrail’de kamança üstadlığının yanında, beste ve yapımcılık da yapıyor. Babası Piris Eliyahu ile birlikte dünyanın birçok yerinde kendi bestelerini çaldıkları konserler veriyor.

Babası demişken bir konserinde anlattığı anısını hatırladım bak. Çölü dinlemek ve ondan ilham almak için babasıyla kurdukları kamplardan birinde, aniden şiddetli bir kum fırtınası başlamış. Kendilerini korumak için bir çadıra sığınmışlar. Fırtına dindikten sonra babası saklandığı yerden çıkmış. Eline kamançayı alıp baştan sona aralıksız çalmış. O şarkılardan biri de şimdi beni alıp götüren ‘Sands’ işte. Bu anı bana, müziğin neden değerli olduğunu bir kere daha hatırlattı. Ama sen yine de bana bunları yazdıran ‘Journey’i dinle. Bu şarkı sanada iyi gelecektir, biraz biraz iyileştirecektir yaralarını. Yahut öyle olmasını umut ediyorum. Hep olduğu gibi..

Dostum bilirsin, mektupları bitirmekte pek mahir değilim. Sanıyorum artık unutmayı değil de alışmayı öğreniyorum. Yeni bir güne, yeni bir hayata. Seni özlüyorum. Sol yanında hep olduğumu biliyor fakat yakın olmanın uzaklığını düşündükçe ağırlaşıyorum. Üzülmemin canını acıtacığını iyi biliyorum. Lakin yine de, senin gezegenine izimi bırakıyorum. Biliyorum bir gün aynı şarkıyı farklı zamanlarda dinleyip, farklı pencerelerden birbirimizi özleyeceğimiz. Ki ben, yağmurdan sonra çıkan toprak kokusunu özleyerek, bu şarkıyı bırakıyorum sana. Bir yudum huzura ihtiyaç duyduğunda kamançasından çıkan notalara izin ver, seni benim yerime çepeçevre sarsın Journey…

2 thoughts on “Kristal Hüzün

  • Mart 24, 2020 tarihinde, saat 19:14
    Permalink

    Tebrik ederim çok güzel bir çalışma olmuş.
    İlk yorumunu ben yapayım istedim.Tekrar tekrar okudum saygıyla eğiliyorum üstadım bundan sonraki yazılarını da severek beğenerek okuyacağımı da belirtmek isterim.Bu yürek yazmalı ve vazgeçme selametle…c@in

    Yanıtla
  • Nisan 7, 2020 tarihinde, saat 16:28
    Permalink

    Merhaba, çoktandır Gecezeyi okuyamıyordum. Bugün iyi ki geldim. Hüznüme aradığım ismi buldum. ‘Kristal hüzün’… Semaver’in Ali’si gibi içimde ‘arzular uyandırdı arzular söndürdü’ bu tabir. Yazıyı okurken son zamanlarda hissettiğim acıyı gördünüz de isim koydunuz zannettim:) Altı aydır bu hüzne razı olmaya çalışıyorum. Kendime bunu sürekli hatırlatmak için saçlarımı sıfır numara kestirdim, hayatın sunduklarına razı olmayı öğrenene kadar da hiç uzatmayacağım. Bugün bu yazıyı iyi ki okudum ‘GRACİAS A LA VİDA’ yı dinlemenin söylemenin tam zamanı. Belki ilham veren kaleminizden ‘gracias a la vida’ yı da okuruz…
    Gracias a la vida que me ha dado tanto
    Me ha dado la risa y me ha dado el llanto
    Así yo distingo dicha de quebranto
    Los dos materiales que forman mi canto
    Y el canto de ustedes que es el mismo canto
    Y el canto de todos que es mi propio canto
    Gracias a la vida
    Ben de şöyle ekleyeyim : Teşekkürler hayat ‘Kristal hüzün’ ü okumamı sağladığın için ve teşekkürler Mercan GÜNEŞ yazdığın ve cömertçe paylaştığın için. Sevgi ve dostlukla…

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.