M. Said Acar

Ortak

Okuma süresi: 12 dakika

Necdet; darp, gasp, adam yaralama gibi ihbarlar yüzünden sık sık polis baskınına uğrayan ancak her baskında ihbarların tamamının asılsızlığı anlaşılıp yalnızca Kabahatler Kanunu’na göre işlem yapılıp mühürlenen ve her kapanışından yalnız üç gün sonra tekrar açılan Yeni Saray gazinosuna girdiğinde Cengiz otuz beşlik rakısını henüz açtırmıştı. Necdet, kahkahaların, sigara dumanlarının ve Gırnata Kâmil’in akortsuz nağmelerinin arasından yürüdü, kararsız adımlarla Cengiz’in masasına yanaştı. “Selâmün aleyküm abi!..” Cengiz hiç oralı olmadı. Ağzına attığı bir leblebi tanesini ağır ağır çiğnedi. Sonra bir dilim kavun. Gözlerini kapatarak onu da yuttu. Necdet oturmakta kararsız, tedirgin…. Neden sonra Cengiz’in solundaki sandalyeye usulca ilişti. “Seni iyi gördüm, abi! Gençleşiyorsun vallahi!” Cengiz gözlerini Necdet’e dikti. Baktı, baktı; baktı. “Öyle mi diyorsun?” Cengiz öyle uzun baktı ki Necdet ne söylediğini unuttu. “Nasıl yani abi?” “Gençleşiyor muyum sence?” Necdet Yutkundu: “Elbette abi, saç, sakal o biçim; bu gömlek de seni güzel açmış, fiyakan yerinde yani, nazar değmesin.” Cengiz sustu, rakısından bir yudum daha aldı, yine sustu. Necdet bu susuşun neye işaret olduğunu bilemedi. Keşke böyle gereksiz bir samimiyet göstermeseydi! Hayıflandı: “Sırası mıydı şimdi saçın, gömleğin! Herif ne giymişse giymiş, sana ne!”

“Bir şey içer misin?” Necdet bu soruyu hiç beklemiyordu. Nefesini bıraktı. Öksürdü, “Teşekkür ederim abi, bir bira alayım ben de.” Garson sanki akşamın ilk saatlerinden beri sadece Cengiz’in bir el işaretini görebilmek için orada, köşede öylece bekliyordu. Hemen koştu: “Emret abi!” “Necdet kardeşime bir soğuk bira getir, şu çerezleri de tazele bakalım.” “Emredersin abim!”

Gırnata Kâmil “Arabaya Taş Koydum”u söylüyordu. “Ee Necdetçiğim, görüşemedik uzun zamandır. Hiç arayıp sormadın da!.. İşlerin nasıl gidiyor?” Necdet, Cengiz’in uzun süren susuşunun ardından gelen bu soruyu da beklemiyordu doğrusu. Söze nasıl başlayacağını kestirmek için zamana ihtiyacı var ama sussa hiç yakışık almayacak. “Sorma abi, bir kusur ettik galiba. Yemin olsun, arayacaktım ama iş güç derken araya epey zaman girmiş.” Cengiz yine susuyor. Necdet de susması gerektiğini düşündü. Kâmil’in sesi iyice çatallanmış. “Geçen cuma gelecektin, aylar oldu…”

Cengiz ağzına bir leblebi daha attı, yine ağır ağır çiğniyor, “Sen benden bir ara iki yüz bin almıştın.” dedi. Sesi pürüzsüz, babacan. “Ne yaptın, halledebildin mi işlerini?” Necdet yine yutkundu, öğlen vakti çarşıda Bayram’ın getirdiği haberden sonra kafasında türlü bahaneler biriktirmişti fakat Cengiz’in sesi, sonra dostça bakışları hepsini unutturdu. Yine de tedbiri elden bırakmamalı : “Sağ olasın abi, birkaç eksik kaldı, onları da bugün yarın tamamlarım.” “Araba almayacak mıydın sen, ne eksiği oğlum!” Necdet afalladı, neden borç istediğini hatırlamaya çalıştı. “Abi, yağını, suyunu, balataları falan değiştirmek gerekiyor; onları kastetmiştim.” Cengiz kaşlarını kaldırdı, “Haa!” dedi. Necdet faka bastığının iyice farkında, gürültüden mi, yanıp sönen ışıklardan mı; sözcükleri toparlayamıyor. Ucuna iliştiği sandalyede iyice sindi. Neyse ki, elinde tepsiyle çıkıp gelen garson ona biraz daha zaman kazandırdı. Onun buzlu bira kadehini ve çerez tabaklarını masaya özenle bırakıp çekilmesinden sonra nefesini toplayıp Cengiz’e dönerek, ‘Sorma abi, ayıp ettik sana!’ dedi.” “Zamanı geçirdim galiba.” Cengiz bir leblebi daha attı ağzına, arkasına yaslandı, sonra Necdet’e baktı, baktı. Sonra elini birden masaya vurdu; yarım şişe, kadehler şangırdadı, Necdet kendi kadehini dökülmek üzereyken yakaladı. O anda istedi ki garsonlar, müşteriler, gazinodaki herkes telâşa kapılıp onlara dönsünler, hatta bir ikisi yanlarına gelip, “Hayırdır birader, bir durum mu var?” desinler! Hiçbir şey olmadı; yalnızca yan masadakilerin birisi omzunun üstünden bir bakış attı; diğerleri Kâmil’e alkış tutuyorlardı. Cengiz kıyıcı; dişlerinin arasından tısladı: “Ulan hırt, alırken öyle demiyordun ama. Yalvarıyordun; abi, iki haftaya kalmaz fazla fazla öderim, diyordun. Üç ay oldu yoksun piyasada!” Necdet şimdi Cengiz hakkındaki bazı söylentilerin gerçekliğini çok iyi kavrıyor. Yedi ay önce Galerici Fethi’nin diz kapağından vurulması, Cengiz’i mahkemeye veren Doktor Gürkan’ın arabasının yanması bir bir anlam kazanıyor. Bir yandan oturduğu yerde kıvranırken diğer yandan biraz önce unuttuğu bahaneleri zihninin derinliklerinden bulup çıkarmaya çalışıyor. “Şey abi, bir hatadır ettim, kusura bakma! İki gözüm önüme aksın, bu hafta öderim.” Cengiz hiç kulak asmamış gibi; yarım kalan kadehini tek bir dikişte bitirdi, sonra yine sustu. O susunca Necdet de sustu. Neden sonra Cengiz yine konuştu. Sesi yine pürüzsüz, çok sakin. “Masada ütmüşler seni!” dedi. Necdet şimdi iyice köşeye sıkışmıştı, demek ki Cengiz biliyordu: “Abi, bir hatadır ettim, ama söz sana, çocuklarımın ölüsünü öpeyim, bu hafta öderim.” Cengiz aynı sakinlikle devam etti: “Sen hani çalışıyordun, bir şirkete ortak olmuştun!” Necdet, bir kaçış yolu bulmayı umuyor. “Sorma abi, o iş bildiğin gibi değil.” “Ne diyorsun oğlum! Kaç aydır şirket ortağıyım diye kartvizit saçıyordun ortalığa!” “Abi, inan bildiğin gibi değil, anlaşamadık diğer ortaklarla!” Cengiz gerçekten ilgileniyor gibi. “Amcaoğlunla ortak olmamış mıydın sen!” “Evet abi, yanlışlık olmasın, Şahin, büyük amcamın oğlu. Belki bilirsin.” Cengiz, “Pek bilmem ama şirketi duydum. Büyük oynuyormuş, İstanbul’a, Ankara’ya mal gönderiyormuş, ihracata da başlamış.” dedi.

Necdet mevzunun değişmesinden memnun; hızını artırıyor. “Evet, yani fabrika da kurdular, abi. İnan, Şahin çok ısrar etti, abi. Lojistikte yardıma ihtiyacımız var. Sevkiyatları takip etmemiz gerekiyor, dedi. Senin gibi birisi lazım, dedi. “Yüzde kaç hissen vardı?” Necdet durakladı, “Ben yaş tahtaya basmak istemedim abi, yüzde üç dediler, yüzde beşte direttim. Parayı da kazandıkça kârımdan düşersiniz,” dedim.” “Kabul ettiler abim, etmezler mi? Şahin kendisi istedi zaten.”

Cengiz leblebi tabağını itti, çiğ köfteyi önüne çekti. “Ee sen niye bıraktın koca şirketi!” “Anlaşamadık abim benim, kıskandılar beni, çekemediler. Ankara’da, İstanbul’da ne geziyorsun, dediler. Müşterileri gezmeyeyim mi, abi? Şirketin arabasıyla buraya gelmemi bile çok gördüler.” Biraz önce sinen, pusan Necdet şimdi aralıksız konuşuyor. “Abim, şirketin yönetimi bir acayip zaten; ben şirketin ortağı olmuşum; istediğim zaman avans alamayacaksam, sabah erken işbaşı yapacaksam, işçiden ne farkım var? Kurumsallaşma diye tutturmuşlar, toplantısı, lakırdısı bitmez. Öğrenci yurdundan para istemeye gelirler, eyvallah; imam-hatip okulundan, camiden gelirler; huzurevinden gelirler; hepsine eyvallah. İşçiye bayram ikramiyesine de tamam, ama ben avans isteyince şirket politikası! Öyle yağma olur mu, abim benim! O kadar çalışıyoruz, bu nasıl ortaklık! Ceketimi aldım, çıktım.”

Cengiz arkasına yaslandı, bir sigara yaktı, “Ayrılırken avantanı almışsın ama!” dedi. Necdet sert bir fren yemişçesine sarsıldı. Ne diyeceğini bilemedi, “Abi, ekmek çarpsın…” Cengiz konuşturmadı bu sefer, Necdet’in bileğinden sıkıca tuttu: “Bak oğlum, bir kuruş para vermeden şirket ortağıyım diye buralarda caka sattın, ses etmedim, oradan aldığın parayı masada bıraktın, benim paramı da gömdün, şimdi de bana maval okuyorsun, ben Şahin’e benzemem, sana bir hafta müddet, benim paramı misli misline getireceksin yoksa…

Cengiz belli ki daha söyleyecekti ama gazinoya yeni giren bir grubu görünce birden durdu, garsonlara bir işaret çaktı, kendisi de yerinden fırladı, gelenleri karşılamaya koştu. Garsonlar da koşuştular. Birisi masadaki boşları aceleyle toplarken bir diğeri yeni meze tabakları getirdi. Necdet öyle bakakalmıştı, neden sonra anlamsızca oturmanın bir işe yaramayacağını fark edip kalktı, kapıya doğru bir iki adım attı. Cengiz gelenlerle tokalaştı, onları masaya davet etti. “Buyurun, başkanım, hoş geldiniz, savcım, böyle buyurun!” Necdet, başkanı iyi tanıyordu. Meslek lisesinde aynı sınıftaydılar, Burhan son belediye seçiminden sonra bir punduna getirip il başkanını istifa ettirmiş ve yerine kendisi geçmişti. Cengiz’in savcım dediği adamı da Necdet bir yerlerden hatırlayacak gibi, ama diğer iki kişiyi daha önce hiç görmemişti. Savcıyla nerede karşılaştığını hatırlamaya çalışırken Cengiz’in omzuna dokunmasıyla irkildi. Cengiz, gelenlere Necdet’i tanıtıyordu. “Savcı Bey, Necdet arkadaşım da tanınmış bir iş insanıdır. Gıda sektöründe kendisi. Şahinoğlu Bakliyat’ın büyük ortaklarından biridir. Siz gelmeden önce bir konuyu değerlendiriyorduk.” Burhan elini uzattı, savcı ve diğerleri donuk bakışlarını değiştirmeden başlarını salladılar. Cengiz devam etti. “Necdet Bey kardeşim, bugün uzun bir toplantı oldu; senin de işlerin var ama sağ olasın, beni kırmadın, geç saatte kalkıp geldin. İşin kalan kısmını senin söylediğin gibi önümüzdeki hafta görüşebiliriz.” Necdet ne diyeceğini kestiremiyor. Cengiz’in hışmından kurtulduğuna sevinmeli mi, kovulduğuna üzülmeli mi, bilemedi. Bir hata daha yapmaktan korkarak konuştu: “Haklısın abi, senin yerin başka ama benim için epey geç oldu, sağ olasın. Önümüzdeki hafta seni mutlaka ararım.” Yeni gelenlerin zoraki uzattıkları ellerini sıktı ve Yeni Saray Gazinosu’ndan çıktı. Yıldızsız, puslu bir geceydi.

Üç gün sonra öğleden sonra Necdet’in telefonu çaldı; arayan Cengiz’di. Buyurgan, kısa konuştu.

“Nasılsın, Necdet? Görüşemedik birkaç gündür?” Sağ olasın abi, sen nasılsın? Meşgul adamsın. Rahatsız etmek istemedim.”  “Kardeşim, seni yarın saat on ikide benim yazıhanede bekliyorum. Biliyorsun değil mi yeri! Geç kalayım deme, hatırlı misafirlerimiz var.”

Necdet, ertesi gün on ikiye sekiz kala Cengiz’in yazıhanesinin bulunduğu binaya girerken birkaç dakika sonra başına neler geleceği hakkında hiçbir fikri olmayanların ruh hâli içindeydi. Arka arkaya sıralayacağı mazeretlerin hiçbiri işe yaramayabilirdi yahut Cengiz öngörülemez, bambaşka bir şey isteyebilirdi, ya da… Büyük porselen karolar döşenmiş resepsiyonu geçip Cengiz’in yazıhanesinin bulunduğu kata çıktı. Masif ceviz kapının zilini çalarken elinin titremesine engel olamıyor. Boğazı iyice kurumuş; kapıyı açan kadının “Buyurun Necdet Bey! Hoş geldiniz,” deyişine yalnızca başını sallayarak karşılık verebildi. Bir yudum su içebilse!

Necdet odaya girdiğinde, Burhan ve gazinoda gördüğü diğer kişiler de oradaydı. Cengiz, inşaat işlerine hız verdiği için olsa gerek, ofisini büyütmüş. Oniks kaplama masasında değil; Burhan’ın yanına, “Savcım” diye hitap ettiği adamın karşısında oturmuş. Ayağa kalktı, yapmacıklığını hiç saklamadığı bir ses tonuyla Necdet’e elini uzattı. “Necdet Bey, kardeşim, hoş geldin. Buyur otur, biz de seni bekliyorduk.” Burhan zor duyulur bir sesle, diğerleri yalnızca hafif birer baş hareketiyle Necdet’i selamladılar. Sehpalarda kahve fincanları, meyve tabakları…

Necdet, aç bir aslan sürüsünün ortasındaki ceylan gibi. Kaçacak hiçbir yer yok. ”Hoş bulduk, ağabey” dedi. Tedbirli davranıp Cengiz’in gösterdiği berjer koltuğun yalnızca ucuna ilişmek istedi ama oturur oturmaz iyice geriye gömülmekten kurtulamadı. Artık adamakıllı savunmasız…

Cengiz, hemen mevzuya girdi: “Sayın savcım, Necdet Bey uzun süre Şahinoğlu Bakliyat’ın kurucu ortağı olarak çalıştı. Şirkete çok emeği geçmiştir. Girdisini, çıktısını bilir. Her konuda size yardımcı olacağına inanıyorum. Buyurun, istediğinizi sorabilirsiniz.”

Savcı istifini bozmadan konuştu: “Necdet Bey, şirkette ne kadar çalıştınız?” “Sekiz ay abi, pardon savcım. Özür dilerim, heyecandan.” “Ne iş yapıyordunuz?” “Şirket büyük amcaoğlum Şahin’in efendim. Aslında çalışkandır, savcım, bizim sülalenin okumuş adamlarındandır. Eskiden beri zaten gıda işi yapıyorlardı. Yeni fabrika kurdu savcım, çok büyük yatırım yaptılar. Öyle olunca çok ısrar etti, sen yanımda bulun, bana yol göster, dedi.” “Şirkette ne iş yapıyordunuz?” “Pardon, sayın savcım, lojistikten sorumluydum. Yani ürünlerin kamyonlara yüklenmesi, kargolanması, bayilere ulaşmasından sorumluydum. Her şey bilgisayarda zaten, sayın savcım, benlik bir şey yok. Son sistem bir fabrika, yani yanlış olması mümkün değil, Şahin akıllı adamdır. İnan olsun, mesela mercimeğin hangi tarladan geldiği, hangi markete, hangi gün, saat kaçta, hangi şoförle, kaç saatte ulaşacağı, yükleyeni, teslim alanı tek tek bellidir.” “Sizin mesleğiniz neydi?” “Lojistikteydim, savcım.” “Hayır, daha önce ne iş yapıyordunuz?” “Serbest meslek savcım.” Cengiz birden söze girdi, “Savcı Bey, Necdet kardeşim, uzun süre araç alım satımı ile meşgul oldu, sektör değiştirmeyi planlıyordu zaten.” Necdet Cengiz’e baktı, Cengiz’in yüzü ifadesiz. “Evet, evet abi, pardon sayın savcım, araç işindeydim.” Savcı devam etti, “Kaç kişi çalışıyordu şirkette?” Necdet, gömüldüğü koltuktan kurtulmak için ileri doğru atılmak istedi ama yapamadı. “Orasını bilmiyorum, sayın savcım.” Şirketin ortağı değil miydiniz?” Necdet terlemiş, gömleğinin koltuğa yapıştığını hissediyor. “Şahin bir ara söylemişti, savcım, benim sayılarla aram iyi değildir. Fabrika gece gündüz çalışıyor, muhasebesi var, yemekhanesi var, güvenlikçisi var, paketçisi var, şoförü var.” “Böyle büyük bir şirketten niye ayrıldınız?” Necdet yine durdu, yardım isteyen gözlerle önce Cengiz’e sonra Burhan’a baktı fakat  beklediği yardım gelmedi. Terleyen avuçlarını pantolonuna sürttü. Şimdi, gömüldüğü koltuktan kalkmazsa hiç konuşamayacakmış gibi hissediyor. “Savcım, Cengiz Abi’ye anlatmıştım aslında.” “Evet, biz de bir şeyler duyduk ama işin aslını sizden dinlersek daha iyi olacak.”

Necdet zaman kazanmak zorunda. Bütün ihtimaller birbiri ardına şimşek hızıyla zihninden geçiyor. Cengiz’e anlattıkları, kumar masası, şirketten gelen bir ihbar…  “Bir dakika sayın savcım.” dedi. Her şeyi göze alarak ayağa kalktı, pantolonunu düzeltti. Bu sefer dikkatlice koltuğun ucuna oturdu. Kısa bir süre daha düşündü. Cengiz’e bir yardım çağrısı daha göndermeli. “Cengiz Ağabey’e söyledim. Prensipte anlaşamadık, sayın savcım. Ben şirket ortağıyım. Beni lojistiğin başına koydular ama sonuçta ortak dediğin adamın sahada olması gerekmez mi? Bayileri ziyaret edeceğim, memnuniyetlerini ölçeceğim, yeni bağlantılar kuracağım. Bunun için Ankara’ya giderim, İstanbul’a giderim, İzmir’e giderim. Ama onlar her şey e-maille, telefonla yürüsün istediler. Ben e-mail göndermeyi bilmiyor muyum? Sonra, ben şirketin ortağı olmuşum. Verdikleri araba yedi senelik. Dedim ki, şirketin temsil ettiği bir seviye var; uygun bir Mercedes olur, Audi olur, bakalım. Hemen maliyet hesabına girdiler. Tasarruf dediler, ekonomik şartlar dediler, kırılganlıktan korunmamız gerekir dediler; bir arabayı çok gördüler.”

Savcı sehpanın üzerindeki meyve tabağına uzandı, bir dilim kiviyi ağzına attı. Necdet anlatmayı sürdürdü: “Ödemelerde de sorun oldu savcım.” Savcı elini peçeteyle siliyordu, Necdet’in son cümlesi ilgisini çekmiş olmalı ki oturduğu yerde Necdet’e döndü: “Nasıl yani, paranızı alamadınız mı? Necdet baltayı taşa vurmak istemiyor: “Öyle değil savcım. Ödemelerde şirket çok hassastır. Günü gününe herkesin maaşı yatar. Bayramdır, yılbaşıdır herkese ikramiyesi ödenir. Bütün personel parmak basarak girip çıkar, inanın sayın savcım iki dakika geç mi çıktınız, ay sonunda maaşınıza eklenir. O derece yani. Tabii, bence gereksiz savcım, Şahin’e de söyledim, bu kadar maliyeti kaldıramazsın, dedim.” Savcı beklediği yanıtı duyamamış gibi. Peçeteyi katladı, sehpaya bıraktı.

“Ben şirket ortağı olarak sorun yaşadım, savcım. Böyle bir şirkette bulununca insanın harcamaları da artıyor. Muhasebe müdürü hiç laftan anlamaz. Avans almak istesen bir sürü yazı çizi işi çıkarırlar. Kâr payını sorsan bilançolar çıkmadan olmaz, derler. Yani bana pek uymadı savcım.” “Niye uymadı, şirketler hep öyle işlemez mi?” Necdet böyle bir soruyu beklemiyordu. “Sayın abim, pardon savcım; kurumsallığın da bir sınırı var. Kendi insanını korumazsan şirket güç kaybeder. Bunları Cengiz Abi’ye de anlattım. İş ödeme yapmaya gelince herkese para var, bize gelince yok.”

Burhan da gömüldüğü koltukta elinde kahve fincanıyla araya girdi. Aradığı bir şeyi bulmuş gibi. “Nasıl herkese para var? Ne demek bu?” Necdet, Burhan’ın birden alevlenen merakı karşısında şaşırdı ama konuşmayı sürdürmek kendi yararına görünüyor. “Size bildiklerimi sayayım, Bir gün Yukarı Kayabaşı’ndaki cami derneğinden geldiler, Şahin’le görüştüler. Bizim amcaoğlu hemen talimat verdi; kamyonlar dolusu demir, kum, çimento alındı savcım. Huzurevinin bahçesini yaptırdı sonra; kamelyalar, çardaklar kuruldu. Ne gerek var o kadar masrafa! Merkezde yeni açılan öğrenci yurdunun bütün ranzalarını şirket aldı. Sadece orası da değil; Kayseri’den gelirlerdi, Yozgat’ın bir köyündeki camiden gelirlerdi, hepsine eyvallah çekilirdi. Ben lojistikteydim savcım; okullara, yurtlara ve daha birçok yere erzak sevkiyatı yaptım. Tamam hayırseverlik iyidir, buna sözüm yok. Ama ben avans isteyince bilançodur, kâğıttır, kürektir; bir sürü yokuş yapıldı. Ben de ayrılmaya karar verdim.” “Ayrılırken nasıl hesaplaştınız?”

Necdet, iyiden iyiye bir sorgulamaya dönen konuşmadan bunalmış durumda. “Abi, çalışmama karşılık aylık alıyordum. Ne yalan söyleyeyim, günü gününe ödediler. Çıkarken Şahin’le uzun uzun konuştuk hatta biraz da atıştık. Ama akrabayız sonuçta, kâr payı karşılığı biraz daha ödeme yaptılar.” Savcı meyve tabağına döndü tekrar, başka soru sormadı. Neden sonra konuştu. “Şimdi Necdetçiğim, bu adamlar nohut mu satar, mercimek mi satar, onu en iyi sen biliyorsun. Bizi ilgilendirmez. Ama iş sağa sola yardım yapmaya gelince biz orada dururuz. Devletin uygun görmediği hatta zararlı gördüğü bir oluşum var mı, ona bakarız. İnceleriz, kim kime, niye, ne kadar yardım ediyor. Senin anlattıklarına göre amcaoğlunun eli çok açık. Bu kadar bol kepçe yardım yapılması çok şüpheli. Bizim de kulağımıza gelen şeyler vardı; araştırdık, baktık, seni dinledik. Şirketin yönetimine el konması gerekiyor.” “Nasıl yani!” Savcı devam etti. “Seni şirketin başına kayyım olarak önereceğiz. Bu anlattıklarını resmîleştirmek gerek; biz yazacağız, sen de imzalayacaksın. Mahkemeden karar yarına çıkmış olur. Sabah erkenden şirketi devralırsın.”

Necdet kalbinin atışını odadaki herkesin duyduğunu sandı. Burhan’a, Cengiz’e, henüz hiç konuşmamış iki adamın yüzlerine baktı. Şahin geldi gözünün önüne, gece vardiyasında çalışan paketçiler… Amcaoğullarıyla oturdukları bayram sofrası… Kumar masasına koyduğu bir çift anahtar… Kekeleyerek konuştu. “Aman sayın savcım, ben sadece yardım ettiklerini gördüm, yani başkaca bir şey görmüş değilim.” “Necdet Bey kardeşim, korkma! Biz devletiz, seni koruruz. Sana bir zarar gelmez. Hem bu işler senin bildiğin gibi olmaz. Sen hayır işi dersin, bize göre o örgütsel ilişkidir. Sen bağış dersin, bize göre yasa dışı finansman olur.” “Savcım, biz akrabayız, Şahin’in bir kötülüğünü görmedim, sonra yüz yüze nasıl bakarız!” “Daha iyi ya! Yabancı birisini mi bulalım! Sen içeriyi de iyi biliyorsun. Maaşını alacaksın, kimlerle çalışacağına karar vereceksin. Devlet adına şirkete göz kulak olacaksın, fena mı?” Cengiz ayağa kalktı, dışarıya seslendi. “Kızım, çayları, kahveleri bir tazele bakalım. Soğuk soğuk bir dondurma yer miyiz savcım!” Cevap beklemeden Necdet’e döndü: “Hayırlı olsun, Necdetçiğim.” “Ama abi, hiç!..” Burhan tekrar atıldı: “Birader, bugüne bugün koskoca yönetim kurulu başkanı oldun. Niye dertleniyorsun! Fıstık gibi iş. Hem Cengiz Abi’ye de borcun varmış. Kolayca ödersin!”

Necdet’in alnındaki terler boncuk boncuk. Bir çift anahtar tekrar geliyor gözünün önüne, Şahin’in masası sonra, Cengiz’in bakışları… Sırtından akan terler kuyruk sokumuna kadar inmiş.

“Peki şirkete gittiğimde pürüz çıkarsa!” Savcı işaret etti. “Remzi arkadaşım sana yardımcı olacak.” Remzi ilk defa konuştu: “Ben başkomiser Remzi, malî şubeden. Yarın adliyeden yazıyı alınca memur arkadaşlar size eşlik edecek. Yeteri kadar ekiple şirkete gideceğiz. Arama faaliyetlerini yapacağız, varsa kapalı kapıları açacağız, evrakların güvenliğini sağlayacağız. Sizden habersiz bir işlem yapılmasının önüne geçeceğiz…” Necdet “Anladım.” dedi. Her ayrıntının düşünülmüş olduğunun yavaş yavaş farkına varıyor. Ellerini oğuşturdu. “Tamamdır, sayın savcım. Verdiğiniz görevi kabul ediyorum. Ne yapalım! Devletin kestiği parmak acımaz.”

Çaylar, kahveler geldi, misafirler dondurmadan vazgeçtiler. Arsalardan, inşaatlardan konuştular.

Necdet ertesi gün erkenden adliyeye gitti. Savcı duruşmadaydı. Kalemde beklerken Hamle Gazetesi’ni gördü. Haber manşetten verilmişti. “Büyük şirkete soruşturma!” Mahkeme kararının hızına akıl erdiremedi. Çok geçmeden savcı geldi. Dudağında keyifli bir ıslık. Dosyayı çoktan hazırlatmış. “Sıkma canını! Endişeye gerek yok. Malî şubeden ekipler bu sabah gerekli gözaltıları da yaptılar. Ak koyun, kara koyun anlaşılır yakında.” Necdet başını sallamakla yetindi.

Necdet imzaları attı, Remzi de geldi, polislerle birlikte yola koyuldular. Şirket binasına kolaylıkla girdiler. Çalışanların bir kısmı Necdet’i tanıyordu. Şaşkın bakışlar, yere düşen selamlar…

Remzi emirler yağdırıyor; sert, kısa… “Odalara dağılın, binada bulunanların kimlik tespitlerini yapın, lobiye bir masa kurun, Gökhan, sen çay-çorba işine bak…”

Necdet doğrudan yönetim kurulu başkanının odasına yöneldi. Şahin’in sekreterine kapıyı açtırdı. Ağır, biraz da ürkek adımlarla girdi, duvarlara, köşedeki toplantı masasına baktı; geçti, Şahin’in koltuğuna oturdu. Cengiz’in berjerleri gibi değil. Çekmeceleri tek tek açtı; bir oda parfümü, iki kitap, tespih… Henüz açılmamış bir kutu badem şekeri… Jelatini sıyırıp bir tane ağzına attı. Sekreter ayakta öylece bekliyor… “Kitaptır, tespihtir, kaldırın bunları, emniyetten arkadaşlara verin.” Arkasına yaslandı, “Bana bir orta şekerli kahve yapın!” dedi, sonra ekledi: “Bir de muhasebe müdürünü çağırın.”

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Captcha *