Cennet Bize Gelmiş
Bizim Ali İhsan Bey zevk-i selim sahibi. Eli her işe yatkın. Her şeyin yakışanını bilir. Ama en mâhir olduğu husus kuşkusuz saksı çiçekleri yetiştirmektir. Ofisine geçer geçmez, irili ufaklı saksıları güneşe taşır. Kahvesi gelene kadar onların dibini eşeler, sularını verir, sararan yapraklarını ayıklar. Yer yer bir elinde fıs fıs öbüründe kadife bir bezle yaprakların tozunu alır. Mevsimi gelince onu saksı değiştirirken, toprak yenilerken görmek bizleri hiç şaşırtmaz.
Bir gün odasına girdiğimde telefonla konuşuyordu. Aralarında söz biraz uzayınca sıkıntıdan çiçeklerle ilgilenmeye başladım. Yeşilliklerin arasından taze bir koku içime sızıp gönlüme ferahlık taşıyordu. Köşeden yer kapmış uzun ince bir saksıda, minik minik yaprakları, pul pul beyaz çiçekleriyle sağa sola devindikçe kokan bir fesleğendi bu. Sekiz on köklü bayağı kalabalık bir aileydi. Bol yapraklı bir çalılığı andırıyorlardı. Eğilip yakından baktım, dokunmaya kıyamadım. Ben öyle dalmışken Ali İhsan Bey konuşmasını bitirmişti, arkamdan seslendi:
– Ne oldu Veli Bey? İlgini çekmiş görünüyor.
-Çekmez olur mu ağabey! Ne güzel kokuyorlar baksana.
-Daha önce görmemiş miydin?
-Gördüm, gördüm ama kendilerini böyle hissettirmemişlerdi önceden.
-Haklısın. Eskiden çok yoktu onlardan. Olanları da küçük bir saksıdaydı. Ama artık çoğaldılar. Bak şurada bir küçük saksıya daha dikmiştim, o da büyüyor.
Usta, çiçekleri incitmeden saksıları karıştırdı, birini önüme sürdü ve onu büyük bir kaba dikmemi tembihledi.
Akşam elimde o saksıyla zili çaldım. Kapıyı Yunus açtı. Elimdekini görünce atıldı:
-Bu ne baba? Eve ağaç mı getirdin?
-Yok oğlum çiçek bu, sana getirdim. Adı fesleğen. İleride çiçekler de açacak inşallah.
Çocuk sevinçten havalara uçtu. Boynuma sarıldı. Yüzümü gözümü öpücüğe boğdu. Annesine koşup sevincine onu da ortak etti. Hem hanım hem de ben çiçekleri çok sevmemize rağmen bakımlarından pek anlamazdık. Birkaç denememizin hepsinin âkıbeti kuru çiçekler ve boş saksılar olmuştu. Yunus ısrarla çiçeği odasına koymak istiyordu ancak buna izin veremezdik. Salonda bir köşeyi ona tahsis ettik. Ali İhsan Beyden aldığım talimatı aynen oğluma aktardım. Üç günde bir, bir maşrapa su verecekti. Ama Yunus bu! Elinde bir kupa, her saat çiçeğin başındaydı. “Çiçeğim acıkmıştır baba.” deyip soluğu muslukta alıyordu. Allah’tan bir hafta içinde hevesi geçti. Bu arada fesleğenimizi büyücek bir saksıya dikip toprağını tazeledik. Çocuğa, onun açacağı çiçekleri, kokusunu genzimde duya duya anlattım.
Çiçek beklerken burnumuzu onun taze kokusuyla serinlettik. Pirinç tanesi gibi yapraklarının arasından çiçeklerinin ilk emareleri dallarda belirince bizim oğlan iyice üstüne düştü. Uyanır uyanmaz soluğu saksının başında alıp gelişmeleri bize nakletmeye başladı.
Bir sabah sevinç çığlıklarıyla uyandırdı bizi. Nazenin çiçekler nihayet teşrif etmişti. Oğlumuz dakikalarca çevresinde döndü durdu. Bize çiçeğin fotoğraflarını çektirdi. İkide bir burnuna götürüp kokladı. Sonra birbiri ardına çiçekler sökün etti. Gün geçtikçe bizim oğlanın ilgisi arttı. Böyle böyle çiçeklerle epey bir zaman geçti. Alışmıştık varlıklarına. Gayet de sıhhatliydiler.
Ne var ki her nesnenin bir bitimi, her güzelliğin bir yitimi vardı. Onların da vadesi dolmuştu işte. Vazifeleri bitmeye yaklaşmış, terhislerine hazırlanıyorlardı. Kaç gündür emareleri görülüyordu aslında. Sararıp solan halleriyle “Allah’a ısmarladık.” diyorlardı. Biz de biliyorduk fakat Yunus üzülür diye ona açmıyorduk meseleyi. Çiçekler dökülünce ilgisinin azalacağını umuyorduk. Nitekim renklerinin niçin solduğunu, boyunlarının niçin büküldüğünü sordu da. Ben şakayla karışık işi geçiştirdim: “Yaşlandılar oğlum, bu normal.” dedim.
O günlerden birinde işten döndüğümde Yunus’u kapının önünde ağlarken buldum. Bir şey sormama fırsat vermeden çocuk boynuma sarılıp anlatmaya başladı:
-Baba öldü, çiçeklerim öldü!
-Kim dedi oğlum, nasıl ölmüşler?
-Annem dedi baba. Hiçbiri yaşamıyor artık!
Elimden çekiştire çekiştire beni saksıların başına götürdü. Son kalanları da dibine pelte gibi yığılıvermişlerdi. Kuru yaprakları toprağa karışmaya hazırlanıyordu. Elden gelen bir şey yoktu. Ama şu el kadar sabiyi avutmam gerekiyordu. Çocuğun zihnindeki cennet tasavvuruna güvenerek şöyle bir hamle yaptım:
-Üzülme oğlum çiçekler yeniden açar, belki de cennete gitmişlerdir, dedim. Yunus bunu duyunca ağlamayı kesti. Gözleri umutla parladı:
-Yani ölmediler mi?
-Öldüler oğlum ölmesine fakat yine dirilecekler, hem de o zaman hiç solmazlar…
Çocuğu o zaman öyle avuttuk. Aradan çok zaman geçmeden Yunus gene başladı:
-Baba ben cennete gitmek istiyorum.
Şaşırdım.
-Ben de istiyorum oğlum.
-Hadi o zaman gidelim baba.
-Cennette ne yapacaksın oğlum?
-Çiçeklerimi sulayacağım. Sulanmazlarsa ölürler!
-Oğlum cennette ölmek yok ki.
-Olsun. Aç kalırlar yine de. Yazık değil mi onlara.
-Oğlum gerekirse melekler su verir onlara. Sen tasalanma.
-Gerçekten mi baba? Melekler su verir mi?
-…….
Anlaşılan Yunus sık sık bizi köşeye sıkıştıracaktı. İlerleyen günlerde çiçeklerinin cennete gittiği fikri çocuğun öyle hoşuna gitmeye başladı ki sormayın. Kendisi de oraya gitmek için yollar araştırmaya başladı.
Annesiyle birlikte bir gün işyerime geldiler. Ali İhsan Beyin bakımlı fesleğenleri hâlâ çiçeklerini dökmemişti. Yunus’a sürpriz yapmak istedim. Ali İhsan Beyin odasına götürdüm. Ali İhsan Bey çiçeklere su veriyordu. Sırtı bize dönüktü. Yunus onu öyle görünce iki eliyle koluma sımsıkı tutundu. Beni aşağı çekti. Kulağıma fısıldadı:
-Baba beni cennete mi getirdin?
-Hayır oğlum, orası çok daha güzel.
-Melekler bu amca gibi mi oluyor baba?
-Hayır oğlum, o Ali İhsan Amcan.
Yunus cevap vermedi. Gözlerini ıslak fesleğenlerden ayıramıyordu. Evde geçenleri Ali İhsan Beye önceden anlattığım için durumun farkındaydı. Yunus’un elinden tutup tek tek çiçekleri tanıttı ona. Çıkarken bir fesleğen daha hediye etti. Bununla Yunus’a Mısır’ın Sultanlığını bahşetmişti sanki.
Tam bu sıralarda annesiyle Yunus sıla-i rahim için Ankara’dan bir süreliğine Konya’ya gittiler. Onlar gider gitmez ben kolları sıvadım. Oğluma sürpriz yapacaktım. Birkaç tane saksıya daha fesleğen diktim. İri iri saksılardı bunlar. Ali İhsan Beyin rehberliğinde salonun güneşi en iyi alan köşesini fesleğenlerle doldurdum. Gürbüzleşmelerine yarayacak gübreler verdim. Havalarına, sularına azami ihtimam gösterdim.
Annesiyle Konya’dan döndüklerinde Yunus ilk iş olarak salona koştu. Gördüğü fesleğen ormanı karşısında yavrucağın dili tutuldu. Dondu kaldı. Annesinin elinden tutup onu da çiçeklerin başına götürdü. Fesleğenler inci gibi pıtı pıtı beyaz çiçeklerle donanmıştı. Yunus çıt çıkarmıyor, heyecanından parmaklarının ucuna basarak ayakta duruyordu. Ben uzaktan onu izliyordum. Çiçeklere uzun uzun baktıktan sonra annesine fısıltıyla seslendi:
-Annee,
Duraksadı. Annesinin kulağına bir sır verir gibi uzandı:
-Cennet bize gelmiş!
