Antikalara Tutkun Tanıdık

Okuma süresi: 2 dakika

Zamanında sarımtırak bir renge boyadığı koruluklara esneyerek yaslandı. İrili ufaklı kolilerin arasından başını dışarı uzatıp gökyüzüne baktı. Baktıkça yıldızlar çoğaldı, bakmak daha tatlı bir hâl aldı. Günün yorgunluğunu en çok ayaklarında hissediyordu. Topukları sızlıyor, bileklerinden dizlerine doğru bir ağrı yükseliyordu. Başını, balkonun az çok seçilen zeminine çevirdi. Ders kitaplarını hangi kolilere doldurduğunu düşündü, hatırlayamadı. Eliyle sağındaki kolileri yokladı; hepsinde mutfak eşyaları vardı. Odanın ışığı balkonun sol köşesine vurmuyordu, yine de soldaki kolilere de yöneldi. Üstteki orta boy kolinin içine elini daldırdı. Önce yumuşak bir kumaş parçası yakaladı, ardından köşeli birkaç düğme… Aradığının burada olmadığını düşünerek yıldızları ardında bıraktı ve içeri girdi. Işığı yanık odaya yöneldi ilk. Odanın içindeki neredeyse her şey paketlenmiş yahut parçalarına ayırılmıştı. Birkaç kolinin üstü henüz kapatılmamıştı, aramaya oradan başladı. İlk iki kutu, lazım olduğunda bulamadığı, olmadığında ise her yerden karşısına çıkan ıvır zıvırla doluydu. Baktığı üçüncü kutuda nihayet aradığını bulmuştu.

Ders kitaplarını tek tek kutudan çıkardı, en alttaki mavi dosyayı eline aldı ve yere oturdu. Sırtını duvara yaslayıp dosyadan bir dergi kupürü çıkardı:

Seyfettin’i Severdik

Dört beş sene evvel yazarın özel sayısında bulmuştu bu hikâyeyi. Öncesinde de kitapta okumuştu. Dergiden kesip alırken; sevdiği resimleri, karşısına çıkan bazı mısraları, bazen sadece yazı karakterini beğendiği için bir kelimeyi kesip yapıştırdığı defterine koymayı düşünmüştü bu yazıyı da. Sonraları, hoşuna giden haberleri, çizdiği bazı resimleri, çektiği bazı fotoğrafları astığı panosuna eklemeyi düşünmüş, en nihayetinde asla sahibine ulaşmamış mektupları biriktirdiği dosyada saklamaya karar vermişti. Bu hikâyeyi ne zaman okusa yüzünde silik bir gülümseyiş, içinde gizli bir hüzün belirirdi. Seyfettin’i Severdik’e ilk rastlayışı ise  henüz on beş yaşındayken olmuştu ve Seyfettin ona o kadar tanıdık gelmişti ki, çevresinde muhakkak ona benzeyen birinin olduğunu düşünmüş, o kişinin kim olduğu üzerine epeyce kafa yormuştu.

“Ne kadar adam tanır, ne kadar sokak adı bilirdi.

..

Yalnızlıktan korkar, yalnız yaşardı.”

Sonraları çevresinde böyle biri olmadığını anlamış ve belki de, demişti. Belki de henüz tanışmadığım fakat tanıştığımda “ben sizi hep tanıyordum ki,” diyeceğim birisine benziyordur, demişti.

“Biraz şairdi, Japon estamplarına, bitpazarı antikalarına tutkundu. Naz çeker, gözyaşı siler, dert dinlerdi. Kendisi için bir hayat kurmaya, onu başkalarından kıskanmaya, insanlarla arasına bir mesafe koymaya çalışmadı.”

Bazı yönleriyle de kendine benzetirdi Seyfettin’i. Çünkü çizgiden çıkan bir yanı vardı. Ruhu fazla kırılgan, bazen yalnızca yokuş tırmanan bir gölgeydi. Onun da geri dönüşü zor küskünlükleri olurdu. Saatlerce bir camiinin avlusundaki çay bahçesinde oturur ve Seyfettin gibi her an kalbini açacakmışçasına mahzunlaşırdı. O avluda bulmaca çözen yaşlı bir adam mutlaka olurdu. O adam ona hep Seyfettin’i hatırlatırdı. Seyfettin de, derdi, böyle bir avluda oturmuş, bulmaca çözen bir adama bakmış olmalıydı. “Havada leylak kokusu, etrafta kimsecikler yok…”

Şimdi gecenin bir vakti, o kadar yorgunluğun arasında nasıl da düşüvermişti aklına. Zaten böyle değil miydi, Seyfettin? Severlerdi onu. “Çünkü birden ortaya çıkardı.”

Alışkanlığa dönüşmekten korkardı, belki, derdi onun için. Ya da her yönüyle anlaşılmaktan…

Bir gün Kanlıca sırtlarında rastlamak istemişti ona. Kanlıca’ya ilk gidişindeyse aklına bile gelmemişti Seyfettin. Çok kırılmıştı kendine, utancından Seyfettin’in yüzüne de uzun süre bakamadı.. Zaten gözlerinin rengini de öğrenememişti hiç. Oysa içten içe Seyfettin’in ona hiç kırılamayacağına inanırdı. En nihayetinde mahzun bir tebessüm değil miydi, o? Bir demet menekşe…

“Mecrasını bulamamış, hangi denize döküleceği meçhul bir dere…”

Sonraları her Kanlıca’ya gidişinde yâd etti onu. Her yokuşta onun gölgesini aradı.

Bu evin en çok yokuşunu özleyeceğim, dedi. Yokuştan dökülen leylak kokusunu… Her an karşıma çıkacakmış hissini veren titrek gölgeleri…

Dergi kupürünü yerine koyarken, her hafta uğradığı pasajdan ala ala yıllardır biriktirdiği mektuplara takıldı gözü. Hukuk’ta okuduğunu yazan şu delikanlı âşık…

“Seyfettin olsa sorardık…”

One thought on “Antikalara Tutkun Tanıdık

  • Eylül 11, 2019 tarihinde, saat 12:06
    Permalink

    Biz de severdik Seyfettin’i. Benzerlerini de. Ya tahammül ya sefer deyip hangisini tercih edeceğini bilemeyeni mesela. Sonra yoksulluğun içinde olduğunu hissettiği anın en değerli an olduğunu anlayan Engin’i. Taşın dibinde bir bahçe kurmaya çalışanı, kalbinin sırrıyla şehre inip hayal kırıklığı yaşayanı, içinde felsefe hocasına kırgınlıkla bir lunaparkta dolaşıp kalanı… Sonra bir zamanlar dizgisi bile hoşumuza giden dergi anlamsız gelmeye başladı. Nedendir bilinmez. Beyhude ömür…

    Yanıtla

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir