Şehir Yazıları 3 / Spotlar Altında Bir Gölge

Eğildi, botlarını bağladı. Babası akşam işten geç gelmiş olacak ki içerden hala horultusu geliyordu. Kapıyı usulca açtı. Sessiz bir gölge gibi apartmana süzüldü. Merdivenleri döne döne inen, yaşlılık ve yalnızlık kokan bu apartmanın dört katını 29 saniyede inmeyi alışkanlık edinmişti. Azıcık yavaştan alsa apartman onu da içine çekecek çocukluktan direk yaşlılığa geçecek sanırdı.

 Oturdukları bölge göçmen nüfusuyla bilinirdi. Adına ‘banliyö’ denilen bu yerler şehri dört koldan sarsa da ancak belediyenin mücavir alan haritasında ‘merkez’den sayılırdı. Şehir elitleri buraları görmezdi. Genelde kuzeyden – güneyden Afrikalıların oturduğu bölgede göçmenler varıyla yoğuyla şehre tutunmaya çalışır, sessiz bir gölge gibi görünmeyi beklerdi. Son dönemde bu gölgenin üstüne ışıklar çevrilmiş, gel gör ki açı gölgeyi daha da büyütmüştü. Şehir seçkinleri, sohbetlerinde seslerini üç ton kısarak banliyönün nasıl tehlikeli bir yer olduğunu anlatmaya başlamışlar, korkuyla etraflarına bakarak bir duyan olur diye de çekinir olmuşlardı. Bu hal; yıllarca temizlik, şoförlük, taşımacılık gibi işler tutup aralarında dolaşsalar da görülmemiş ebeveynlerinin aksine gençlerin hoşuna gidiyor, semtten ürkerek bahsedilmesi gururlarını okşuyordu.

Bu düşüncelerle otobüs durağına geldi. Durak pek kalabalık sayılmazdı. Sabah mesaisine gidenler çoktan gitmiş geride öğrenci, emekli ve birkaç geç mesaiciden oluşan averajı orta yaşı tam tutturacak beş kişi vardı. Çok beklemeden otobüs göründü ve yine milimi milimine durması gerektiği yerde durdu. Kapı açıldı. Dışardan gelenlere büyük kibarlık gibi görünen ritüel başladı. Şoför kapıdan giren her yolcuya ‘bonjour’ diyor, yolcu da ona karşılık veriyordu. Bu, ülkedeki bir dizi kibarlık ritüelinden biriydi. Birine adres de soracak olsanız, en acil durumda ambulans da çağırıyor olsanız illa da o ‘günaydın ya da iyi akşamlar’ ile söze başlamalıydınız. Aksisi, o zaten düşünülemezdi.

Genç kız da düşünmedi. Otobüse kibarlığı küstürmeden yarım bir ‘bonjour’ la bindi. Arka sıraya doğru ilerledi. Bir yer buldu, oturdu. Elini kulaklığına, alnını cama yasladı. Montmartre durağına kadar kırk dakikası vardı. Kulağında milyonlarca harf ardı arkasına sıralanıyor. On altı yıllık ömrüne hangi ara yüklediği bilinmez protesto, adına rap dedikleri bu kelimelerle anlam buluyordu. Tulumunun iç cebine sakladığı sprey kutusunu yokladı, oradaydı. Geçen haftaki yol kapatma eyleminden sonra bu kez içlerinde büyüyen kara öfkeyi şehir merkezine taşımaya karar vermişler. Spreyi ustalıkla graffitiye çeviren bu genç kıza da eylemde görev vermişlerdi.

Montmartre durağında indi. Araba girmez aralardan Louvre müzesinin önüne doğru geçti. Camdan piramidiyle dünyanın en değerli koleksiyonlarını içinde barındıran müzeye hiç girmemişti. Şimdi de gidecek değildi. Şehir bir açık hava müzesi gibi ayağına tarihi, sarayları, şatoları ardı arkasına sıralıyordu. Köşeyi döndüğünde beşyüz yıllık bir kilisenin köşe taşlarını asitle sulamış bir Afrikalıyı fermuarını çekerken gördü. Koku genzini yaktı. Kızmadı. Kitaplarını çok sevdiği sosyalist yazarın sözleri aklına yürüdü. Yeterince medenileşemedikleri için dünyanın gözbebeği bu şehre göçmenlerin yakışmadığını söyleyen Belediye Başkanı’na ¨Hiç şikayet etmemeliyiz. Onlar analarının intikamını, babalarından alıyorlar ¨ demişti.  Daha yüz elli yıl önce topraklarını sömürmekle kalmayıp ülkeye getirdikleri dedelerini kafeslerde sergilemişler. En ağır işlere bila ücret koşmuşlar. Süslü saraylarını, dillere destan bahçelerini, yollarını çok övündükleri metrolarını bile bu insanlara yaptırmışlardı. Düşündükçe öfkesi büyüdü.

Champs Elysee’nin geniş kaldırımlarını küçük sık adımlarıyla yürümeye başladı. Milyon dolarlık tasarım mağazaları, en bilindik markalarının Louis Vuitton’un, Channel’in en özel koleksiyonlarının bulunduğu binaları ardı arkasına geçti. Kaniş köpeğini, sansar derisi kürküyle kucaklamış kozmetik mucizesi bir kadın, arkasında tuttuğu çantalardan görünmeyen bir adamla yanından geçti. Yolun sonunda ‘Arc de Triomphe’ görünüyordu. Kaldırım kenarından bir serçe havalandı. Pembe-beyaz  begonvillerle süslü sokağa taşmış kafeden Edith Piaf sesleri yükseliyordu. Genç kız tulumunun içinde sabırla beklettiği spreyini çıkardı. Üç hareketi üç saniyede tamamlayıp ‘Zafer Anıtı’nın duvarına güpegündüz bir eylem koyup ortadan kayboldu.

Şehrin banliyösünde, yaşlılık ve yalnızlık kokan, dönerek çıkan merdivenlerini 29 saniyede çıkabileceğiniz bir apartmanın dördüncü katında bir telefon çaldı.Alo

-Alo.

-Bonjour Mösyö Gabriel, akşama acil Şanzelize’de olun lütfen. Paris Belediyesinden aradılar.  Bir duvar temizliği işi olacak.

One thought on “Şehir Yazıları 3 / Spotlar Altında Bir Gölge

  • Mart 24, 2020 tarihinde, saat 19:24
    Permalink

    Güzel, içine çekiyor resmen…

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.