Bir Daha Dayı Deme
Aslında ona dayı dediğime bakmayın. Dayım değildi. Üniversite sınavı dönemlerimde iki sene bizde kaldı. Anneme teyze demesinden mütevellit teyze oğlum olabileceği kanaatindeydim ama annesini hiç görmedim. Kendisinin de gördüğünden şüpheliyim. Beni çok güldürürdü. Komiklik yapmazdı ama doğal haline gülerdim. Sade, samimi, dümdüz bir yurdum insanıydı dayım.
Nişanlıydı kendisi. Düğün için gereken parayı denkleştiremediği için düğün yapılamıyordu. Ufukta yapacağına dair bir emare de hiç belirmedi. Cevroş bu durumdan elbette çok şikâyetçiydi. Cevahir ya da Cevriye olabilir adı yenge hanımın ama dayım devamlı böyle diyordu ona: Cevroş. Tam adını bilmiyorum. Hoş kızdı Cevroş. Annem eski mahallemizdeki komşuların tanıdığından buldu onu da. Dayıma kalsa kız falan bulamazmış. Babamın lafı!
Dayım, Cevroş’un bacısını da sana yapayım derdi hep. “O nasıl laf dayı ya, yapmak ne?” gibi kaçamak cevaplar verirdim. Dayım bu sözümü kızı beğenmediğime yorardı. “Bacanak oluruz lan! Fena mı?” Bu muhabbetin ilk gününden sonra adım bacanağa çıktı. Kızı hatırlamıyorum ama beğensem aklımda bir şeyler kalırdı herhalde. Aşk meşk zor, der; üniversite sınavının arkasına sığınırdım. Gülerdi dayım. “Senin ağzın başka konuşuyor, kalbin başka, derdi. “Benden laf çıkmaz oğlum!” Kızarır, boynumu eğer, susardım. Anneme bakıp göz kırpardı. “Bunda bir iş var teyze!” Babam duyarsa bacağımdan vurup tavana asardı zaten. Dayım hiç çaktırmadı babama ama ara ara durup “De mi bacanak!” deyince babam gözünü kısar, derin derin tıslardı.
Dayıma bilenirmiş, o zaman bilemedim. Kendisiyle pek yıldızı barışmadı babamın. Evinde kira vermeden ekmek elden su gölden yaşıyordu dayım. Beş kuruşluk faydası olmadığı gibi olmadık masraflar çıkartıyordu. Hepsinin üstüne beni de ahlaksız bir çocuk yapmıştı. Babamca söyleyeyim “zirzopun teki” olmuş çıkmıştım. Değildim hâlbuki! Üniversiteyi kazanamazsam yanında çalıştıracakmış beni, büfede. Kendi de atlara daha çok vakit ayırabilecekti tabii ki!
Babamın yanında sigara içmezdi. Saygısındanmış. Öyle söylerdi ama laf yemek istemediği için muhtemelen. “En pahalı sigarayı içiyor yavşak!” lafını hem annemin hem de benim olduğum ortamda babamdan defalarca duydum. Sesini yükseltir, dayımın da duymasını sağlardı. Annem babamın adına özür diler, teselli ederdi yeğenini. Dayım cebinden paketi çıkarır, anneme gösterirdi. “İki gözüm önüme aksın içtiğim bu Uzun Samsun! Onun içtiği Tekel 2000’den ucuz! Hem o lüks sigaraları içemiyorum. Öksürtüyor teyze!”
Aslında ben de bir aralar tiryakiydim. Benimkine tiryakilik denirse birkaç paketlik bir sigara maceram oldu. Başlamam ve bırakmamsa hep aşktan! Babam bizim büfeyi okul çıkışları bana bırakır, soluğu ganyanda alırdı. Günün tek tük kârını da orada harcar, sinir küpü olup eve gelirdi. O apayrı bir hikâye. Ben de akşamları büfeyi kapatırken açıp bir kenara sakladığım Yeni Harman’dan üç beş dal araklar, Zeynep’le buluşmaya giderdim. Hava atacağım, erkeğim ya! Birinci paketi taze ciğerlerimden atmosfere üfürdüm. Sigara hoşuma gitti. Zeynep’le gözlerden uzak, çayır yolunda gezerken yakıyordum. Taze tiryakiliğimi çaktırmadan tüttüre tüttüre kızla geziyordum. İzmariti ayağımla ezerken bile ayrı pozlar… Üç ya da dört paket Yeni Harman böyle böyle bitti. Sigara hoş, ben sırılsıklam! Alışıyorum hayata. Sigaraya. Zeynep’e. Ama Zeynep! Ama Zeynep…
O da sınava hazırlanıyordu. Zaten dershanede gördüm ilk kez. Üniversiteye birlikte gideceğiz. Fakülteli âşıklar olacağız. Sonra evleneceğiz, yuva kuracağız, çoluk çocuğa karışacağız falan. Türk filmi gibi aşk hayalleri… Zeynep, ailesinden habersiz gezmelerimiz dışında deli gibi ders çalışıyor. Tıp olmazsa eczacılık, o da olmadı mühendislik projeleri beyninde dört dönüyordu. Bense!.. Dersler benim aklıma girmiyordu. Aklım derslere girmiyor, giremiyordu. Ne zaman kitabı açsam kendimi ağzımı ayırmış şaşkın şaşkın gülerken buluyordum. A şıkkı, b şıkkı derken cevap alfabenin son harfi. Zeynep’in z’si! Ben de her şey tepetaklak! Dersler nanay! Test çözmüyor, toto kuponu dolduruyordum.
Yeni Harman’ın dördüncü paketini bir gün önce bitirmişim. Babam at peşinde koşmaktan, eksilen sigaraları fark etmiyor bile. O gün başka sigara deneyesim geldi. Çikolata kahverengisi bir paketi vardı. Sigaraların en altında, alanın satanın olmadığı Bitlis sigarası. Alelacele, açılmamış paketi cebime attım. Doğru Zeynep’le buluştuğumuz çayır yoluna.
Her zamanın tersine Zeynep biraz geç geldi o gün. Yüzü asık, tavırları soğuk. Hali hal değil. “Acelem var, bir şey söyleyip gideceğim. Evdekileri idare edemiyorum artık.” dedi. Kendisini çok zorluyormuş, gecesi gündüzü ders çalışmakmış. Kendisi için değil bizim için çalışıyormuş ama ben! Ben özensizmişim, gayretsizmişim, dolayısıyla sorumsuzmuşum! Kaldıramıyormuş bunları. Olmuyor, dedi. Veda edip gitti. Bir daha karşısına çıkmamamı rica ederek!
Yolun kenarında bir ağacın dibine oturdum. Bitlis paketini açtım. İlk dalı yaktım. Ağır, nasıl ağır! Sigaranın, hayatın, aşkın ağırlığı taşınacak gibi değil. Bir tane, bir tane daha derken bir paket Bitlis sigarasını ardı ardına bitirdim. Başım döndü. Beynimin zonklayışı bugün bile zihnimi bulandırır. Sigaranın tadından iğrendim. Aşk bitti, tiryakiliğim bitti, üniversite hayallerim bitti. Çayır yolunda yüksek bir yer bulsam atacaktım kendimi. Öyle bitti her şey. Eve geldim, bir hafta ateşler içinde yattım. İnlemiş durmuşum. Ağzım burnum uçuk içinde.
Dayım anneme “Ben bilirim, bu aşk acısı!” demiş. Babam da duymuş. Dayımın ne şerefi kaldı ne haysiyeti! Babam ağız dolusu sövmece. Yumruğuna güvense dövmeye girişirdi. Hiçbir şey bilmeyen dayım her şeyin baş sorumlusu oldu. Ne küfürler ne küfürler!.. Ben yarı baygın yatarken babam kolumdan tuttu: “Bir daha dayı deme buna!” dedi.
O gece dayım eve gelmedi. Ertesi gün de… Ertesi gün de…
Ertesinde Cevroş geldi. Annemle konuşacakmış. Yan odaya geçtiler. Epey yalnız kaldılar. Çıktıklarında ikisinin de gözleri kıpkırmızıydı. “Sen söylersin artık abla. Hakkın çoktur, hakkını helal et!” deyip annemin boynuna sarıldı. Bir fasıl da yanımda ağlaştılar. Cevroş gidince annemin baş ağrısı tuttu. Yazmasını kuşak gibi yapıp alnına sımsıkı doladı, başının arkasında düğümledi. Bir kenara yığıldı. Çok kötü şeyler oluyor demekti bu. Dedem öldüğünde, babam kumarda annemin altınlarını kaybettiğinde görmüştüm annemi öyle. Ağzımın, yüzümün uçuğu biraz da bundan iyice azdı. İki üç gün daha kaldım hasta yatağımda. Kalksam n’olacaktı ki hem? İyileşsem ne iyi olacaktı?
Birkaç gün sonra az buçuk toparlanmıştım ki gündüz vakti dayım çıkageldi. Babamın olmadığı zamanı seçmiş belli ki. “Eşyalarımı beş dakika alıp gideceğim teyze.” dedi. Bana göz kırptı. “Korkuttun len bizi.” Annem zorla oturttu dayımı. Çayın yanına biraz kahvaltılık getirdi. Dayım gözü kapıda bir şeyler atıştırırken annem Cevroş konusunu açtı. Dayım annemi susturdu hemen. “Haberim var teyze.” dedi. “Boşuna yorma kendini.” Bir bardak çay daha içti. “Her bir şeyin suçlusu benim.” deyip eğdi başını. Gözünü sildi. Yutkundu.
Vedalaşmadan önce eski çantasını karıştırdı. Dibinden mendile sardığı küçük bir kese çıkardı. Üç altın bilezik. “Düğün için hazırlamıştım ama…” Ellerini iki yana açtı. Boynunu büktü. Birini yerine koyarken anneme mahcup açıkladı. “İzmir’de iş buldum. Bunu bozdurup yoldur, kalacak yerdir, onlara harcayacağım.” Diğer ikisini annemin önüne koydu. “Bu ikisini yeğenime harcayın. Üniversiteye giderse masraflarına, gidemezse bir kere daha dershane parasına kullanırsınız.” Annem ne kadar ısrar ettiyse de geri almadı bilezikleri. Ben de yattığım yerden lafa karıştım. İlk defa beni azarladı. “Sana soran mı var len?” Gözlerimin içine baktı. Söylediğine pişman “Sana doktorluk ne yakışır ama!..” dedi. Helalleştiler annemle. Bana da sarıldı. “Enişteme görünmeden gideyim.” deyip çıktı.
O, dayımı son görüşüm oldu.

