Günlük

Gün Evini – 25 / Yoluma Çıkan Kitaplar

Okuma süresi: 5 dakika

1 Ağustos, Cumartesi

Dün akşam küçük bir ev kazası yaşadım. Yatsı namazı kılacağız, hep kullandığımız holdeki lavaboda abim abdest alıyor, ben de banyodakinde alayım dedim. Arada kullanıyordum, sallandığını filan hatırlamıyorum. Sağ ayağımı üstüne koymamla, lavabonun şangır şungur düşüp bin parçaya bölünmesi bir oldu. Ne olduğunun farkında değilim, hole çıkıp ayaklarımı yıkayarak abdesti tamamlamayı düşünüyorum hâlâ. “Ayağın kanıyor.” dediler. Baktım baya kesilmiş. “İyisi mi sağlık ocağına gidelim,” dedim, “Ne olur ne olmaz pansuman yaptıralım” diye düşündüm. Aradık, sağlıkçı akraba, zaten lojmanda kalıyor, yazın çocukları da gelmiş, her gün olmazsa gün aşırı uğrayıp çayını içiyoruz. Neyse, “Gelin, kahvedeyim, hemen geçerim,” dedi. Ablamın ayağıma sardığı yazma bayağı kızıla boyanmış, onu çözüp çöpe attı. Sonra bana dedi ki “Abi, uyuşturmaya iğne kalmadı ama zaten iğne de iki kez girip çıkacak, aynı acıyı yaşayacaksın, sen dişini sık, ben uyuşturmadan dikeyim.” “Olur,” dedim. Doktor, sağlıkçı milletinin sözüne çabuk inanırım. Olta ucu gibi eğri iğneyi bir sokuyor, bir çıkarıyor, düğüm atıyor, sonra yine. Acayip acıyor. “Bağırmak serbest!” dedi bir ara. Bağırmaya başladım. Abim ayağımı tutuyor, ben bağırıyorum. Dikiş, pansuman, sonra ılık su istedi yengeden, hemen ılık su geldi, yıkayıp bir havluyla kuruladı, o havluyu da çöpe attılar. Yok, sanırım önce dikiş, sonra yıkama, sonra pansuman, sargı. Neyse işte.

Yenge hanım hemen bir parol uzattı bir bardak suyla, sonra “Al abi, rengin attı” diye bir de şeker tutturdu elime, ağzıma attım.

Sonra yine bir gün önceki gibi oturduk, önüme kiraz, armut, kuruyemiş koydular. Az sonra çay geldi.

Hepsi korkmuş, “Yüzün kireç gibi oldu abi” diyor yenge hanım, “… abinin yüzü de pancar gibi kızarmıştı,” demek ki korku kimi yüzü ağartırken kimini kızartıyor.

Nazar mı değdi neyse artık. Yürüyüş de bir yere kadarmış demek. Artık yakın beri yürüyüşe çıkamam. Kös kös oturacağım balkonda.

Bir bardak, tabak kırılınca evdeki nazar çıkıyorsa bu lavabonun kırılışı sanırım en az mahallenin, belki köyün nazarını almaya yetmiştir.

*

Hani hiç aklımda yokken önüme çıkıyor okumalar diyordum ya, bu sefer de öyle oldu. Kızlar Şirazi’nin kitabı var mı evde diye mesaj atmışlar. Birbirinden habersiz iki koldan gelen soru.

“Hangi Şirazi?” dedim tabii önce, aklıma hemen gelen iki Şirazi’den halihazırda hiçbir kitap yoktu bizim evde aslında. “Sa’di”yi soruyorlarmış. “Ne alaka?” “Nobahari’nin sözleri ona aitmiş.” “Emin misiniz, Hafız’ın olmasın?” “Yok, yok, Sa’di.” “Halanızda olsa gerek, bakarım,” dedim. Köyde halanın evinde kalıyoruz zaten genelde, yine oradayız. Rafları biraz karıştırdım, 96 baskısı iyi bir çevirisini buldum “Gülistan”ın.

Ben okudum mu bu kitabı daha önce? Bu baskısını değil ama bir ara okumuş olmalıyım, o kadar önemli, meşhur. Peki ne zaman, nerede? Hiçbir fikrim yok. Baştan başladım, hamdele salvele bölümünü hatırlıyorum, sonrası yok. Arada yer yer hatırladığım parçalar çıkıyor önüme. Belki okudum, belki ders kitaplarından şurdan burdan okuduğum parçalar bunlar.

Neyse ne, demek ki şimdi burada bu balkonda bu kitaba başlamam lazım. Niğdeli Hakkı Eroğlu adında bir emekli muallim çevirmiş kitabı, ilk baskısı Niğde’de yapılmış, bu gözden geçirilmiş baskısını Risale Yayınları için iki akademisyen hazırlamış. Çevirinin orijinal adı “Gül Suyu” imiş. Çevirileri yeni bir adla tesmiye etmek klasik edebiyatın modası, bu yeni ad da mütercimin tevazusunu gösteriyor ama elbette yeni baskıda kullanılmamış.

Şimdilik sebeb-i telifle ilgili parçadan bahsetmek istiyorum. Elli yaşlarında dünyadan el etek çekmeye karar vermiş Sa’di, artık uzlet hayatı yaşayacak, hatta belki konuşmayacak çok lazım olmadıkça. Bir arkadaşı geliyor, ille de konuşacak, onu kıramıyor Sa’di, kefaretini verir yine konuşurum diyor, beraber bir dostlarının mevsim çiçekleriyle dolu bağına gidiyorlar. Ertesi gün elinde gülistanın çiçeklerinden bir demetle geliyor arkadaşı, bilge şair bakıyor demete, ne güzel bir çiçek demeti ama kısa sürede solup gidecek, işte o zaman bu kitabı yazmaya karar veriyor. Solmayacak bir çiçek demeti hazırlayayım. Arkadaşlarıma, dostlarıma takdim edeyim.

Bizim gibi elliyi arkasına atmış adamların alacağı ibret çok olmalı bu kitapta. Bakalım daha neler çıkacak karşıma.

Nevbahari benim de çok sevdiğim bir şarkı. Acaba hangi kitaptan alınmış? Bizde Bostan’la Gülistan meşhur. İkisi de didaktik (hikemî) eserler, o şiirdeki lirizm başka bir eserden geliyor olmalı, muhtemelen Divan’dan. Peki Sa’di’nin Divan’ı çevrildi mi acaba Türkçeye? Hiç fikrim yok.

Mehmet Akif’in Sa’di’yi çok sevdiğini hatırlıyorum. Servet-i Fünun’da filan bazı dörtlüklerinin çevirisini yayımlamış olabilir. Birkaç şiirinde Sa’di’den epigraflar vardı. Bir de bir makalesinde keşke bizim edipler falan falan şairleri değil de Sa’di’yi örnek alsalardı dediğini hatırlıyorum. O falan şairler kimdi acaba?

3 Ağustos, Pazartesi

Evimiz bir zamanlar bizim de okuduğumuz köy okulunun hemen yanında. Artık köyde yeterli sayıda çocuk yok, dolayısıyla okul da yok. Sadece bizim köy için böyle değil bu durum, civar köylerin okulları da hep kapalı. Okul bahçeleri düğün, mevlit gibi derneklerin yapıldığı mekânlara dönüşmüş epeydir.

Bu bir taraftan iyi, üç gündür bir düğün, iki mevlit oldu, yemekleri bedavaya getirdik. Menü hemen hemen aynı olsa da sorun değil. Yemek pişirme, bulaşık yıkama derdi yok en azından.

13 Ağustos, Perşembe

Yine köy, yine önüme çıkan bir kitap. Aslında şehre gidip geldim. Büyük kızın bir arkadaşı geldi, onunla köye gidip birkaç gün kalacaktı, onlara takıldım bu sefer. Hem sıcak da dayanılacak gibi değil şehirde. Köy serin ne de olsa, balkonda uyumak güzel, sessizlik güzel. Yıldızlı gökyüzüne bakmak güzel. Ayağım hâlâ sargılı, bir ara iyileşir gibi olmuştu ama duş alırken ayağıma sardığım poşet delikmiş; sanırım su almış, yara iltihap kaptı. Antibiyotik almaya başladım. Biraz açıklık da var yarada. Dikişçi arkadaş diyor ki “Aslında hakkı üç dikişti ama o kadar bağırıyordun ki, kıyamadım, ikide bıraktım. Bir de iğne eğildi, tekrar sokmak zorunda kaldım zaten.” Eh, olur öyle, ne yapalım.

Misafir kızımızda bir kitap vardı, az bir şey kalmış, balkonda otururken bitirdi. “Alegorik bir kitapmış ama pek anlayamadım,” dedi. İranlı bir kadın yazarın eseriymiş. Biraz konuştuk, Deniz Göktaş’ın İran filmlerindeki örtük anlatımla ilgili esprisini hatırlattılar, gülüştük. O kadar örtülü semboller var ki anlamak mümkün değil. Ben kahramanların isimleri üzerinden belki bir yere varabilir miyim dedim ama sanki olmayacak.

Ertesi gün gençler denize gitti. Bizim köy dağ başında olsa da denize çok uzak değil aslında. Ben de aynı balkonda misafir kızın kitabını okudum. Zaten hepi topu yüz sayfa kadar bir şey.

Erkeksiz Kadınlar”, Shahrnush Parsipur. Kitabın tanıtımında alegori sözcüğü geçiyor gerçekten ama belki masalsı gerçekçilik, büyülü gerçekçilik gibi bir şey demek daha doğru olabilir kitabın anlatım tarzı için. Bana nedense bir parça “Sevgili Arsız Ölüm”ü hatırlattı.

Güzel kitaptı, gençler dönünce üzerinde konuştuk. Kitabın yazıldığı dönem, yasaklandığı dönem farklı. Olayların geçtiği dönem de öyle. Çok şeye, dini, kültürel ögelere gönderme var kitapta. Zerdüştlük, Manicilik, belki Bahailik gibi İran menşeli doğu dinleri hakkında daha çok bilgim olsa daha fazla gönderme yakalayabilirdim ama yakaladıklarım bile hoş bir sohbete vesile oldu sanırım.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Captcha *