Aylaklığın Cazibesi ya da Çalışmak vb Şeyler

Okuma süresi: 3 dakika

I. Damarlarımdaki Kanın Çalışmak Diyerek Akması

Çalışmanın kutsandığı bir çağdan geliyorum. Yüceltilen eylem çalışmak. Boş duranı kul da sevmez, Allah da. Bu söz, en basit vesilelerle tekrarlanıp dururdu etrafımda. Hatta zaman zaman ninni etkisi bıraktığını söylemek bile mümkün. Belki de bu yüzden, “Çalışmalıyım!” cümlesi kurardım sık sık. İnsanlar ve Allah için çalışmalıyım! Üstelik, bütün ders kitaplarında  “Türk, öğün, çalış, güven!” yazdığına göre kesin bilgi, buydu.

Hal böyleyken boş gezenin boş kalfası olacak halim yoktu. Böyle düşünerek büyüdük, büyütüldük. Zihnimde çivi gibi durdu, boş duranlarla ilgili sözler. Vakti gelince çalışmaya iman ettim. Boşuna değildi insanlık amentüsünün ilk üç sırasına onu koyuşum. (Dürüst olmak, çalışmak ve merhametli olmak. İşte benim kişisel amentüm!) Çalışmaktan murat, elin ve aklın boş durmaması, insanların ve Allah’ın sevgisini kazanmak, Türklüğün övüncünü damarlarındaki asil kanda hissedebilmekti. Yüce ulusun, kutsal hedefleri için çalışkan neferler olmaktan daha güzel yol da yoktu hem.

Çalışmaya dair güzelleme yapmayı düşünmüyorum ama şunu söylemezsem ona haksızlık etmiş olurum. Çalışmanın insan ruhuna iyi gelen yanı var. Ruh, ezelden gelen bir bilgiyle/sezgiyle biliyor ki dünya yaralanma yeridir ve insan yalnızlığını anlayana kadar çok şeyle oyalanır.  İyi bir oyalanmadır çalışmak.

II. Aylaklığa Dokunuş ve Cazibe

Ben de çalışmayla oyalanıyordum, bu yaşıma kadar. Zaman, bana yepyeni bir ders vermeyi murat etmiş. Hayata bir de buradan bak, demiş. Şimdi aylaklık zamanıymış…

Zaman, sevgili öğretmenim!  Ne öğretmek istiyorsun bana? Yavaş geçen uzun gecelerin tenhalığında. Şehirden kaçmış yorgun kalbimin acısında. Ne öğretmek istiyorsun bana… Artık iyice anladım, ne geç öğrendiğimi! İçimde susmayan ümit kuşunun kıt aklı yüzünden bu geç öğrenişler. Belki de o kuş, ölümsüzdür ve bütün insanlık boyunca safların kalbinde kendini paralarcasına ötüp durmuştur. Ne dersin, sevgilim zaman. Senin işin yok mu. Ne yapsın ben gibiler bu hız ve görünme/gösteriş çağında.  Üç seneden beri aylağım. Neden diye sormayın, tam olarak bilmiyorum çünkü. O mu gelip bana bulaştı, yoksa ben mi onu aradım, buldum. İnanın bilmiyorum.

Aylaklık yolunda ilerliyorum. Dile kolay, üç senedir aylağım. Bir şeyi iş edinmek için bu süre yeterli gibi görünüyor.  İşiniz yok. Sabahın köründe kalkmalar yok, servislerde iki üç saat devam eden yolculuklar yok. Mesainiz yok. Mesai için özel zaman öldürme seansları yok. Keyfinizin kâhyası da yok! Günlük, basit işler sadece.

Önceden sahip olduğunuz sıfatlar yok, onların gidişiyle zihnimizde kalan garip boşluk. En basitinden ne iş yapıyorsunuz, sorusuna eskisi gibi pıt diye cevap verememek. Ya da hiç diyememenin verdiği burukluk… Garip işte. Şöyle bir gariplik, herkes gibi olmamak, verecek bir cevabı olmamak. Hiç, demenin karşımızdakinde uyandıracağını düşündüğümüz kötü intibadan kaçamazsın dese de iç sesim, sonunda hiç, diyorum. Hiçbir şey yapmıyorum. Ufak tefek meşgaleler. Ev düzenleme. Kitap karıştırma. Bazen okuma. Sonra uzamaya meyilli yürüyüşler.

Yürüyüş de aylakların işimi acaba? Aylak olduğumdan beri düz yürüyüşleri seviyorum. Kalori hesapları olmayan. Vakitle sınırlandırılmamış. Gözünün ısırdığı şeyleri inceleyerek yürümek. Bazen bir ağacın gövdesiyle vücudun arasındaki konuşmaları dinlemek. Ağacın gövdesine değen sırtının ilk andaki çekingenliği, ağacın sana verdiği desteği/gücü hissetmek. İkiniz de varsınız, nefes alıyorsunuz farklı yöntemlerle… Sen onun gövdesinden geçen suyun titreşimlerini duyuyorsun ilk defa… Gövdenin dışına ellerinle dokunuyorsun, içine hayalinle… Daha önce gövdesinin içinde oturduğun ağacı hatırlıyorsun… Aylaklığın cazibesi bu sanırım. Hayatın akışkan, başka bir dinamiğine uyanıyorsun. Tabiatı keşfetmek en güzeli. Göze/gönle/ruha şifa sunanı. Galiba en güzeli.

Aylaklık meselesinde en önemli nokta, o mu gelip bizi buldu, hatta bize çattı yoksa biz mi onu bulduk? Saçmaladığımı biliyorum, ne önemi var bunun! Vakti gelince her şey kavuşur; yağmur toprağına, çiçek güneşine, dal yaprağına… Aylak kalınca öğrendim bunu. Önceleri dilim dönüyordu bu cümleye ama şimdi sanki kalbim de söylüyor. Sanki diyorum, şüpheleniyorum çünkü bilgimden.

Aylaklık insana değişik bir hal veriyor gibi. Aylak aylak gezerken sıradanlığın içindeki muhteşemliği fark ediyorsunuz. Ya da en azından bana öyle oldu. Hayat döngüsünün güzelliği gürültülerin içinden sıyrılıp gözüme, kulağıma dokundu. Bazen de kalbime. Ah o hayata büyük resmin güzelliğini birazcık bile hissederek bakmak… Kaybetmenin veya bulmanın da neredeyse yan yana geldiği, birbirine eşit göründüğü muhteşem anlar. Kalbin razı oluşu mu…

Aylaklıktan bahsedince Knulp geliyor aklıma.  Tozlu köy yollarında yürümüş. Gelecek veya geçmiş tasası olmayan serazat bir ruh. Sarhoş gibi. Zihnin ve kalbin sarhoşluğu, sanki, bence, sebepler zincirine takılıp kalan aklın, binlerce, milyonlarca ihtimal arasında bir araya gelen/olan şeylere dair düşünmeyi bırakması. Olanın güzelliğini keşfetmek. Belki de en iyinin olan olduğunun farkına varmak. İşte sarhoşluk, güzellik… Aklın kendini dayatmayı bırakması. Şimdinin içine düşmek. Knulp gibi gülümsemek. Kaygısız kahraman. Aylak adam.  Oblomov’un kardeşi desem çok yakışır, ama değildir. Onların yaşam hikâyelerine dair aklımda fazla bilgi yok. Sadece ruhlarına dair izler, ruhumda. Bazen okumak ruhlar arasında gezinmek halini alıyor. Bir zamanlar kendine yabancı hissettiğin ruh, gün geliyor sana yakınlaşıyor. Karşımıza çıkan kitap da yazgımızda yerini alıyor. 

III.  Benim  Kaçtıklarım ve Beni Bulanlar

Ömrüm boyunca kaçtığım/kaçmaya çalıştığım aylaklığın o kadar da kötü olmadığını anlıyorum şimdilerde. Hayat keskinliklerini alıyormuş insanın. Beklemenin, sabretmenin nimetlerini de sunuyor ballı lokmalarla olmasa da zehir zemberek örtülerle.  Güzelsin hayat, güzelsin. Eğitiyorsun işte bizi. Zor/geç anlayanlar grubunda olmak da…

Bugün çalışmak uğruna harcadığım hayatı düşünürken,  kaçırdığım hayatı keşfediyorum; kendime kızar gibi oluyorum ama hemen vazgeçiyorum. Keşke diyorum keşke, biraz da aylaklık yapsaymışım. Yürüyüşü bahane ederek, nefes almayı bahane ederek dışarı atsaydım kendimi. İnsan yüzlerinde, yaprağın dokusunda, taşların renginde hissetseymişim hayatı.

One thought on “Aylaklığın Cazibesi ya da Çalışmak vb Şeyler

  • Şubat 19, 2020 tarihinde, saat 07:40
    Permalink

    “Bugün çalışmak uğruna harcadığım hayatı düşünürken, kaçırdığım hayatı keşfediyorum” Bir şeyler kazanmak için, bir şeyler mutlaka feda ediliyor. Duygusal insanlar için hüzün kalıyor sürekli.

    Yanıtla

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir