Ekmek Kırıntıları-3 / Günlükler (Ağustos- Aralık 2016)
Ağustos 5, 2016
Beklentim yokmuş gibiyim güya ama içimi bir görseniz ne deli taylar koşturuyor. Umutlanmam için bir yağmur damlası bir serçe sesi bir bebek yürüyüşü bir dost selamı yetecek. Yaprak döker bir yanım bir yanım bahar bahçe… Bu ne yaman çelişki anne…
İnsan nedir o zaman? Umut etmekten vazgeçemeyendir.
Ben bu halimden hoşnudum amma. Bir öyle bir böyle, düşe kalka yaşanır zaten hayat. Öyle ipte yürür gibi dümdüz yaşamak mı olur…
Ağustos 7,
Kelimelerimi kaybettim. Söz söyleme gücünden yoksunum. Ben bu hikâyenin Yusuf’u mu yoksa Yakup’u muyum bilemiyorum. Aslında kimi zaman Yusuf kimi zaman Yakup oluyorum. Belki Bünyamin de oluyorumdur zaman zaman.
Yusuf’un ağabeyleri gibi olmamak tesellim…
Ağustos 11,
Kitab-ı Mukaddes’ten bir pasaj düştü önüme, çok iyi geldi:
“Her şeyin bir zamanı, göklerin altındaki her işin bir vakti vardır. Doğmanın vakti var, ölmenin vakti var. Dikmenin vakti var, sökmenin vakti var. Öldürmenin vakti var, iyileştirmenin vakti var. Yıkmanın vakti var, yapmanın vakti var. Ağlamanın vakti var, gülmenin vakti var. Yas tutmanın vakti var, oynamanın vakti var. Taş atmanın vakti var, taş toplamanın vakti var. Sarılmanın vakti var, sarılmaktan kaçınmanın vakti var. Aramanın vakti var, vazgeçmenin vakti var. Saklamanın vakti var, atmanın vakti var. Yırtmanın vakti var, dikmenin vakti var. Susmanın vakti var, konuşmanın vakti var. Sevmenin vakti var, nefret etmenin vakti var. Savaşın vakti var, barışın vakti var.”
Mesele benim için vaktin hangi vakit olduğunu tespit etmekle ilgili sanırım. Şeytan taşlamanın vakti mi, Kâbe’yi tavaf etmenin vakti mi?
Yoksa Ashab-ı Kehf’in vakti de olabilir tabi, Yusuf’un kuyuda yahut zindanda kaldığı vakit de. Belki de Hira’da tahannüsün, Sevr’de saklanmanın…
Akşam,
Kitab-ı Mukaddes üzerine düşündüm biraz. Aslı vahiy olduğu için her ne kadar tahrif edilse de içinde hâlâ vahyin izleri olduğu açık. Okuduğum bölüm de bunlardan biri olmalı. Öyleyse Kuran-ı Kerim’de de aynı anlamı ifade eden ayetler vardır diye düşünürken Araf suresinin 34. ayeti geldi aklıma: “Her ümmet için bir ecel vardır. Ecelleri geldiğinde ne bir an geri kalırlar ne de ileri giderler.”
Burada geçen ümmet kelimesini genişçe anlamaya bir engel yok sanırım.
Ağustos 15,
Sayısız pencerem vardı benim göğe baktığım, göğe bakmaktan önümdeki çukurları göremediğim. Bana kalsa hiçbirini, ama hiçbirini kapatmazdım onların. Başaramadım, birer birer sürgülendiler üstüme.
Ama belki de Tanrım O’na, yalnızca O’na döneyim, O’na bakayım diye kapatıyordur bütün ışıkları. Olamaz mı yani?
Bal gibi de olur vallahi!
Ağustos 17,
ABD bizi bölmek istiyormuş. Hadi be sen de!
Sen bir bütünken heriflerin işine yarıyorsan seni bölüp de ne yapsınlar. Sen bir bütün halinde kullanışlısın aslanım, onlara bütün olarak lâzımsın. Bölmezler seni o yüzden, böldürmezler de.
Ağustos 21,
Hayat böyledir. Bir baştan yaparsın öte baştan yıkılır, bir uçtan dikersin öte uçtan sökülür. Burası dünyadır çünkü, hemen hiçbir şey tamamlanamaz burada. Sac düzene girer hamur tükenir, iş düzene girer ömür tükenir. Böyle karmış bu dünyanın harcını karan…
Bize olan da bu işte. Ne güzel her şeyimiz düzene girmişti. Dünyadan birazcık kâm alacaktık hesapta. Gele gele şair Nef’î’nin beyitlerine demirledik: Ne dünyadan safâ bulduk, ne ehlinden recâmız var / Ne dergâhı Hüdâ’dan maada bir ilticamız var.
Ağustos 24,
Bir işi güzel yapmanın ilk şartı onu vaktinde yapmaktır. Geciktirilmiş her iş noksandır.
Benim bu aralar geciktirebileceğim bir iş bile yok. Beni bekleyen hiçbir şey yok. Ama benim beklediğim var. Topun ağzındayım ben, celladımı bekliyorum. Gelip kılıcı tepeme indirmesini.
Gelecekse gelse de olsa ne olacaksa artık. Yoruldum ben, kaygılanmaktan yoruldum…
Ağustos 26,
Bir öyküyü veya romanı okuyup bitirince başa dönüp ilk satır veya sayfaları yeniden okuyorum. Çember ancak böyle tamamlanıyor galiba.
Yine başa döndüm. Ama bu sefer çemberi tamamlamak için değil, okuduğumdan hiçbir şey anlamadığım için. Kafam almıyor.
Eylül 1,
Bu gece 672 numaralı KHK yayımlandı. Tam 50.643 kamu görevlisi tek bir imza ile, sorgusuz sualsiz ve savunmasız ihraç edildi. Ben de onlardan biriyim. Sürpriz olmadı, günlerdir bangır bangır geliyordu zaten.
Suçum ne peki!
Evet, bir eğitim sendikasına üye olmak. Devletin onayladığı, takip ve teftiş ettiği hatta aidat ödediği bir sendikaya üye olmak.
Adaletiniz batsın…
Eylül 2,
Artık işsizim. Yedekte bir işim ya da mesleğim yok. Diplomalarım geçersiz. Her şeye sıfırdan başlamam gerekiyor.
Sadece işsiz değilim, aynı zamanda potansiyel bir suçluyum! İnanılır gibi değil ama bütün KHK’lılar gibi benim de darbeci, ajan, hain ve terörist olduğumu iddia ediyorlar.
Durdurun dünyayı inecek var…
Eylül 3,
Yok yahu, ne kendimi savunacakmışım! Kendimi bunlara izah etme çabasını zül addederim.
Eylül 5,
Ankara’ya sığamadık, yollardayız. Bizim önümüz tıkansa da hayat devam ediyor. Yolcuya zengin bile olsa zekât verilebileceğini söyleyen bir dinin mensupları yolcuyu soymakta yarışıyor. Mola yerleri ve dinlenme tesisleri ateş pahası. Hele de işsiz bir aile için…
Herkes layığını buluyor, biz de bundan müstağni değiliz.
Eylül 7,
Suriye’ye girmemiz hakkında ne düşünüyormuşum.
Korkuyorum arkadaş, savaştan korkuyorum.
Kim demişse iyi demiş: Cennet yüzü görmesin savaşı icat eden…
Eylül 11,
Acı evrenseldir. Zulüm evrenseldir. Bunların dini/ imanı, mezhebi/meşrebi olmaz. Acı çeken bizdendir. Zulüm gören bizdendir. Nokta.
“Siz benim neden sustuğumu nerden bileceksiniz.” Ah ulan Ahmet Kaya, deldin ciğerimi.
Eylül 13,
Bir örümcek ağına tutunup da dans etmek değilse ya nedir yaşamak dedikleri?
Sen yine de vazgeçme yaşamaktan güzelim, tut ellerini hayatın. Tut fakat tuttuğun şeyin örümcek ağından farksız olduğunu da hatırında tut. Hem zayıf hem dolaşık, aslında böcekler için bir tuzak. Böcek olma, kendin ol.
Eylül 17,
En az otuz yıldır ‘Batı çöküyor’ lafını duyuyorum. Muhtemelen babam hatta dedem de duydu. Biri gene ‘Batı Çöküyor’ yazmış. Oğlumdan sakladım.
Yeter daa…
19 Eylül,
İleride bu günleri böyle anacağız:
“İçimdeki ses uzaklara çekilmişti.” H. Ali Toptaş
20 Eylül,
Halil Cibran düşüncenin sevgisiz yaşayamayacağını bilseydi, “Çocuklarınıza sevginizi verebilirsiniz, düşüncelerinizi değil.” demezdi.
Düşünce sarmaşıksa sevgi onun dolanacağı ağaçtır. Sarılacağı bir ağaç, bir tutamak olmazsa sarmaşık ayakaltında sürünür.
24 Eylül,
Uyuyamayanlara garantili bir çözüm önerim var: Obur olun biraz, hayvan gibi yemek yiyin. Kış uykusuna bile dalarsınız inanın.
Bu aralar benim halim biraz öyle de oradan biliyorum…
Ekim 1,
Belki bir seneden bu yana ilk defa pazara gittim. Mecidiye Pazarı, Ankara’nın namlı pazarlarından, bize pek yakın. Armudun sapına üzümün çöpüne takılmazsan kafa dağıtmaya bile yarayabilir normalde ama bana işlemiyor. Yine bir dolu dert yüklendim geldim.
Öte yandan tam pazar mevsimi, her şeyin doğalı ve yerlisi inmiş pazara. Üzümler, armutlar, kavunlarla rengârenk tezgâhlar. Pazar alanına bahçe kokusu sinmiş sanki, her yan türül türül. Ucuz da sayılır eskiye göre. Bunlarla avutuyorum kendimi.
N’aparsın, insana bir tutamak gerek. Aylak Adam’da, “İnsanın bir tutamağı olmalı.” diyordu Yusuf Atılgan. “Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. Tramvaylardaki tutamaklar gibi. Uzanır tutunurlar. Kimi zenginliğine tutunur; kimi müdürlüğüne; kimi işine, sanatına. Çocuklarına tutunanlar vardır.”
Benim tutamağım pazarda ucuz ve yerli mahsul bulmak mı peki? Yok canım, bu kadar boş vermiş olamam her şeye!
Neymiş peki benim tutamağım?
Aklanmak mı üzerime atılan ithamlardan? İtibarımı geri kazanmak mı?
Değil, hiç biri değil vallahi. Bunlar umurumda bile değil. Ekşi yemedim ki karnım ağrısın.
O zaman nedir hâlâ bana umut olan, bahçemin hiç olmazsa bir yanını yeşerten?
Yüce Allah’ın takdirine, O’nun hükmüne râzı olmak. Gassalın elinde meyyit gibi olunacak yer tam da burası sanırım…
Bir de şu var: Olan her şey, ama her şey Allah’ın izniyle olduğuna göre, her şeyde O’nun isim ve sıfatları tecelli ettiğine göre; o tecellilerin farkına varıp onları müşahede etmek muazzam bir tutamağa dönüşebilir benim için.
O mertebeye bir ulaştım mı artık şu âlemde olup biten hiçbir şey şaşırtamaz beni. Ah ne güzel olur…
Ekim 2,
2009’da toprağa 250 tabanca iş makinalarıyla gömülmüş, bunu insanlar görmüş ama hiçbiri polisi aramamış. 7 sene sonra akıl edebilmişler. Eh, bu da bir şeydir. Zararın neresinden dönülse…
Bir şeyler dönüyor ama ne?
Ekim 3,
Kolombiya’da savaşın yaşandığı fakir bölgeler savaşa hayır derken savaşın yaşanmadığı zengin bölgeler savaşa devam dedi.
İnsan dediğin budur işte, bu kadardır. Çok da şey etmemek lâzım…
Ekim 5,
İş bulamadım hâlâ. İş aramayı bilmiyorum ki! Sudan çıkmış balık gibiyim.
Bir dershaneyle ve yayıneviyle anlaşmıştım güya. İhtiyaç kalmadı diye iptal ettiler. KPSS dersi anlatacak, soru bankası ve denemeler hazırlayacaktım. Hey yavrum heeey…
Bu gidişle kendi işimi kurmaya mecbur kalacağım. Çalışmalar devam ediyor.
Ekim 8,
Ne yana dönsem bir acıya çarpıyorum. Her şey ben yaşarken oluyor ve bu beni öldürecek. Öldürmezse de süründürecek. Bu İsmet Özel’i günahım kadar sevmem ama herif şair arkadaş, yazmış işte:
Her şey ben yaşarken oldu, bunu bilsin insanlar / ben yaşarken koptu tufan / ben yaşarken yeni baştan yaratıldı kâinat / her şeyi gördüm içim rahat / gök yarıldı, çamura can verildi / linç edilmem için artık bütün deliller elde / kazandım nefretini fahişelerin / lanet ediyor bana bakireler de.
Allah’ım medet…
Ekim 15,
Kendi işimi kurdum sayılır, iş denirse buna! Mevsimlik, hem de seyyar. Arabamın arkasında bakliyat satacağım. Bir tanıdığım yol gösterdi de GİMAT’tan birkaç çuval nohut, fasulye, pirinç, bulgur, mercimek vesaire aldım.
Cami önlerinde, pazar kıyılarında, köşe başlarında durup rızkımı arıyorum. Ufak tefek bir şeyler de oluyor hani Allah’ıma bin şükür. Zabıtalar baş belam. Kaçmayı bilmiyorum, rüşvet yedirmeyi de… Eh emmim dayım da yok.
Ekim 16,
Dünyada en çok saygı duyulacak insan, kendi ayakları üstünde durmaya çalışandır. Ondan daha çok saygı duyulması gerekense ona yardım edendir.
Var olasın Mahmudum, N. Abi, A. Hanım, Said Hoca, Sabri Bey ve daha niceleri…
Ekim 21,
Ailesine kahvaltıda sıcacık ıspanaklı gözleme yapan kadınlar candır.
Güne Necatigil okuyarak başlayabilirdim ama ıspanaklı gözleme yiyerek başlamayı tercih ettim, pişman değilim.
Ekim 23,
Bugün oğlumu işe götürdüm. Babasının nasıl para kazandığını görsün istedim, hayatın nasıl döndüğüne dair bir fikri olsun.
İlk başlarda tutuktu ama zamanla alıştı ve pazarcı çocuklar gibi bağırmaya başladı: Fasulye, nohut, pirinç vaaarr…
Böyle hayal etmemiştik hâlbuki.
Ekim 25,
Yazar ile edebiyat sanatçısı aynı şey değil, farkındayız değil mi? Her edebiyat sanatçısı aynı zamanda yazardır. Ama her yazar edebiyat sanatçısı değildir. Reklam yazarı da yazardır misal, akademik araştırmacı da kullanım kılavuzu yazan da…
Kasım 5,
Başkalarına zarar verecek bir gücün elime geçmesinden Allah’a sığınırım.
Kasım 14,
Uykum kaçtı. Zeytinyağına limon sıkıp ekmeği bandım. Üstüne Trabzon hurması ve mandalina yedim. Ama hala uykum yok. En iyisi biraz okumak.
Okumayı da canım çekmedi. Bari şuraya bir şeyler karalayayım. Pazarda esnafın yüzü turşu bile satmıyor. Herkesin aklı dolardaki yükselişte. Daha ne kadar yükseleceğini kimse kestiremiyor. Millet çok tedirgin.
Bu arada nohut doları geçti. 12 milim nohutun 15 liraya satıldığı yerler var. Ben henüz zam yapmadım amma elimdeki çuvallar bitince el-mecbur…
Kasım 15,
Bugün yeni bir tatla ilk defa tanıştım, tuzlu yoğurt kavurması. Bir arkadaş Hatay’dan getirtiyor. Belki ondan alıp ben de satmaya başlarım.
Tuzlu yoğurdu zeytinyağıyla kavurup üzerine kırmızı biber… Hadi biraz abartayım: Ben böyle lezzet görmedim!
Kasım 18,
İnançların yayılmasında ve medeniyetlerin tanışıp kaynaşmasında tüccarların rolü askerlerin ve bilginlerin rolünden fazla olmuştur ve olmaya devam ediyor.
Eninde sonunda ticaret yolu görünüyor bana sanki. Hadi inşallah.
Kasım 19,
Bizim evde bu akşam çorba sanat eseri olmuş, yoğurtlu pirinç çorbası. Söylemesi ayıp, üç kâse birden içtim.
Kasım 21,
İsmet Özel’in şair olduğu, hatta iyi şair olduğu benim açımdan tartışmaya kapalı. Sorun şurada ki bu kişiyi kanaat önderi, fikir adamı vesaire olarak takip ve/veya lanse edenler var. Ciddiye almasak sorun yok aslında.
Ya da yok ya, ben vazgeçtim! Bu kafatasçı zihniyete şairliği hatırına bile katlanamam.
Kasım 24,
Vıcık vıcık hamaset, romantizm ve sömürü kokan öğretmenler günü mesajlarını inandırıcı bulmuyorum. Özellikle yetkili kişi ve makamlardan gelenleri.
Bir de şu var: Ya şu her 24 Kasım’da çocuklarımızı bugünlere getirdikleri için teşekkür edilen öğretmenlerin yetiştirdikleri o çocuklar hani nerede?
Ağaca mı çıktılar, balta mı kesti, suya mı düştüler, inek mi içti, dağa mı kaçtılar…
Akşam,
“Esad ordusu 3 askerimizi şehit etti.” demek ne demek ulan!
Dilimde sıra sıra küfürler birikiyor.
Kasım 25,
Kimseyi yakından tanımaya mecalim kalmadı. Olduğum gibi görünmek istemiyorum. Bedeli ağır oluyor…
Bir Aytmatov romanında kaybolmak istiyorum şimdi. Baharları ve güzleri öyküye meyyal oluyorum. Uzun kış gecelerinde bir romanın koynuna girmeyi seviyorum. Yazları boşum, belki şiir.
26 Kasım,
Bugün arabamı çekip satış yaptığım sokakta bir öğrencimle karşılaştım. Hanım hanım bir kızcağız. Orada oturuyormuş, otobüsten inince karşı karşıya geldik.
Ne diyeceğimi bilemedim. Çocuk da anladı vaziyeti, selam verdi sadece gitti. Kim bilir okulda neler konuşuluyor arkamızdan…
Kasım 28,
Suyu çekilmiş ırmaklar gibiyim, dibim kupkuru. Zihnime bakım yapmam gerekiyor. Kalbimden söz etmiyorum bile…
Kasım 29,
İnsana dair umudum gün geçtikçe azalıyor. Hala, emmi, dayı; hepsinden aldık payı.
Yağmur yağan bir filmin kuytusunda uyuklamak istiyorum. Biraz daha genç olsaydım ben de umutla yüklü olabilirdim. Ama artık umutlarıma söz geçiremiyorum. Hayata bir ağacın dallarından bakmak vardı şimdi, âh. Yahut traktörüyle kavun satan bir köylü olmak…
Dünyanın en zor işi kendini idare edebilmek galiba. Olmuyor abi, tekerlek dönmüyor lan…
Aralık 2,
Oğlumun Türkçe ve Sosyal Bilgiler ders kitapları yeni geldi.
Oysa biz daha karpuz keseceğidik, oldu mu şimdi!
Aralık 3,
Bir stadyum dolusu insan kızlı/erkekli, dakikalarca bir futbolcunun anasına küfür ediyor.
Kusacağım geliyor, tiksiniyorum bu mahlûklardan.
Aralık 4,
Hakkın verilen değil, alınan bir şey olduğunu öğrenmek pahalıya mâl oldu bize. Bir şey alabilecekmişiz gibi de görünmüyor. Hadi hayırlısı…
Aralık 5,
Şu işportacılık bana neler öğretiyor.
Ayvayı dilimleyip üstüne limon sıkıp tuz atacakmışsın. Ayva satan amca öyle yapıyor.
Aralık 11,
Yaşatmayı beceremeyenlerin ölüme methiye düzmesi hiç samimi değil.
Senin işin yaşatmak beyim, ölümü de bırak biz yüceltelim yüceltilecekse.
Aralık 12,
Birini gerçekten sevmekle birini sevmeye mecbur kalmak aynı şey değil.
Evet, insan sevmeye de mecbur kalır bazen…
Aralık 14,
Bir kitapçıya geldim, rafları ergen kitapları doldurmuş. Aradığım edebiyat kitaplarının bir tanesi bile yok. Yeni çıkanlar rafı da öyle…
Nereye bu gidiş?
Akşam,
Bazı insanların maskeyle dolaşması daha iyidir. Sakın çıkarmasınlar da görmeyelim o mendebur suratlarını.
Aslında çoğu insanın…
Aralık 15,
Erken kalkmak güzel. Kaşarlı tost yemek güzel. Sırtını kalorifere yaslayıp çay içmek güzel. İşe gitmek güzel, işinin olması güzel. Âh bir de.. bir de…
Gece,
Kanadı bağlanmış bir kuşum şimdi.
Ne kaşarlı tost ne kalorifer ne çay ne iş kâr ediyor. Bu yara gönül yarası diyeceğim de beylik bir söz olacak.
Olsun bee…
Aralık 16,
Çay zahmetli iş birader, biz mandalinada karar kıldık.
Kızımla oturup üç kilo mandalinayı bitirdik. Çoğunu o bıcırık yedi ama.
Aralık 17,
Arabanın balataları buz tutmuş. El freni çekiliymiş gibi tekerler dönmüyor.
Kalbim gibi, gönlüm gibi.
Akşam,
Bugün bir hastaya kan vermeye gitmiştim. Ben kan veremeden hastayı kaybettik. Hayat dediğin bu işte, çok da ciddiye almaya gerek yok sanki.
Ya da daha çok ciddiye almalı. Ne edersen kendine…
Aralık 18,
Yeni başlanan her kitap bir parça namahremdir. İlk sayfalarda hemen öyle açıvermez güzelliklerini. Ona biraz naz etme süresi tanımalı, kolay vazgeçmemeli.
Aylardır elimde sürünen kitap bana kendini yenice açtı da ondan diyorum. Neredeyse vazgeçip mahrum kalacaktım.
Akşam,
Yılın kitaplarını seçen anketlerde oy kullanabilmek için o kitapların hepsini okumak gerekiyor. Okuduğun tek kitaba oy vermekle olmuyor o iş efendi.
Aralık 19,
Gücün insanları nasıl dönüştürdüğünü canlı canlı gözlemlemek insanı kahrediyor.
Bazı insanlar var, sen onları biliyorsun, onları affetme Allah’ım, affetme…
Toprak da kabul etmesin onları, âleme ibret olsunlar.
Aralık 20,
Allah lafzının ‘a’sını küçük harfle yazmak günah değil, sadece imlâ hatasıdır.
İlla günah arıyorsanız zulmedenler var, adaletsiz hükmedenler, yalancılar, müfteriler, haramiler var, gaspçılar var. Var, var, var; var oğlu var…
Amma onlar cıs tabi. Allah lafzının ‘a’sını küçük yazanlara sataşmak kolay, bedelsiz. Beleşe vicdan yellenmesi işte…
Aralık 21,
Okul açılalı şu kadar zaman olmuş, çocuğun haftada 4 saat dersine giren üstelik de sınıf öğretmeni olan kişi daha öğrencisinin adını bilmiyor.
Ben öğretmenken…
Aralık 22,
Okumalarım salkım saçak.
Ara sokaklardan eve gitmek gibi, yolu uzatıyor ama zevkli oluyor. Başka da gidecek yerim yok zaten…
Aralık 23,
Mine çiçeğinin çimenlerin arasında mavi mavi inci gibi parıldaması bile insanın bir gününü kurtarabilir.
Peki bir insan olarak ben kimin gününü güzelleştirebildim?
Kimsenin. Ha bire söylenirken yakalıyorum kendimi. Söylengen biri olup çıktım. Sadece söylensem yine bir parça, dilim küfüre de alıştı iyi mi. Sövmeden söylenemiyorum, bundan kurtulmalıyım.
Aralık 24,
Anlamadığım şu: Devlet Twitter’a girişi yasaklıyor ama devletin en tepe kurum ve yöneticileri çıt çıt tivit atıyor. Tuhaf.
İnternet günlerce kesiliyor veya yavaşlatılıyor ama biz hiçbir şey yokmuş gibi faturamızı tıkır tıkır ödüyoruz. Ne enayi insanlarız arkadaş.
Gece,
Bir Rus filmi izledim, Ostrov. Hoşuma gitti. Görselliği, müziği, oyunculuğu, hikâyesi iyi. Üstelik mutlu bitiyor, en sevdiğimden.
Aralık 24,
İlk defa okulumdan bir öğretmen arkadaşla karşılaştım pazarda. Sokaklarda satış yaptığımdan haberi varmış. Hiçbir şey olmamış gibi geldi yanıma. Geçmiş olsun hocam dedi, dönersiniz inşallah dedi. Bir sürü nevale aldı, pazarlık yapmadan parasını ödeyip gitti.
Galiba biraz da bana yardım olsun diye her şeyden fazla fazla aldı. Üzüleyim mi sevineyim mi karar veremedim…
Aralık 25,
Şunları şunları bilmeden öykü yazılamaz. Filan kitapları okumayan edebiyattan söz etmesin gibi laflara itibar etmem ben.
Bunlar boş laflar. Her yiğidin yoğurt yiyişi vardır ve Roma’ya giden pek çok yol vardır.
Akşam,
Çocukluklarında bir sanat dalında üstün başarı göstermiş çocuk dâhilerin yalnız yüzde onu büyünce sanatçı olabiliyormuş.
Yetenek öğütme makinası gibi işliyor yaşam çarklarımız. Yazık, israf, yetenek israfı.
Aralık 27,
Borges’e “Tanrı’ya inanıyor musunuz?” diye sormuşlar, “İlahiyatçılara rağmen evet” demiş.
Çoğumuzun durumu böyle değil mi? Dincilere ve dinbazlara rağmen dinimize sarılıyoruz…
Aralık 28,
Ankara’ya kar yağıyor. Yani kucak kucak sevinç… Akşam akşam dışarı çıktık. Bir biz değil, pek çok aile çıkmıştı. Sokak lambalarının ışığında karın yağışı şiir gibiydi. Kar topu oynadık, kaymaya çalıştık, ağaçların dallarına yağan karları silkeledik. Çocuklar gibi şendik, felekten bir gün çaldık.
Bursa, Konya, Ankara… Oldu olacak bütün ülkede okullar tatil edilsin. Çocuklardaki sevinci bir görseler bir daha açasıları gelmez okulları.
Akşam,
Bunu söylemek istediğim ne çok insan var: Üzülme, Allah’ın senin için daha güzel bir plânı vardır.
Gelgelelim sesim çıkmıyor, içine kaçtı. Minareden attılar beni…
Aralık 29,
İnsan en çok çocuklarından vurulur. Çocukluğundan da.
Viran olası hânede evlad ü âyâl var demiş ya evvel adam, o hesap.
Böyle demeye benim içim elvermiyor ama, elvermek bir yana insanın kendi evine beddua etmesini korkunç buluyorum. O yüzden değiştirerek söylüyorum: Âbâd olası hânede evlad ü âyâl var.
Aralık 30,
Damdan düşmeden, damdan düşenlerdeki olgunluk ve ferasetten istiyorum Allah’ım…
Gece,
Memleketinde kalmak yılan gibi içine kıvrılıp yaşamak demektir. Kelebek gibi uçmak, arı gibi dolaşmaksa niyetin, memleketinden çık. Çık, çık, çık…
Aralık 31,
Yeni yıldan hiçbir beklentim yok. Yıllara inanmıyorum.
Amma illa yılı kapatırken bir şey demem gerekirse şunu derim: Ben haysiyeti seçiyorum. Gerisi gelir.
Gece,
Yapımına 2004’te başlanan Keçiören Metrosu nihayet 13 yıl sonra 5 Ocak’ta açılıyormuş.
Eh, çıkmadık candan ümit kesilmezmiş…
Bizim davaları da böyle sürünceme de bırakmasalar bari. Kaç ay oldu ne arayan var ne soran bizi. Resmi gazetede adlarımız kurbanlık koyun misali liste liste yayınlandı ve olay bitti. İtiraz edecek merci bile yok.
Ölelim biz yaa, hayat hakkı yok bize…

