Şehirlerin Kokusu

Okuma süresi: 3 dakika

‘Sözcüklere sığmayan bir başınalığımızın acısı’ ile yola çıkıyoruz belki de. Bu yüzden yollar, yolculuklar… Şefaatle seyahati karıştıran, cerrahlık kesmeyince bir de seyyahlığa el atayım diyen ya da kişisel kalkınma planına gezileri koyan benim gibi planlayıcıların da aklına gelmeyen bu acıydı. Tam olarak anlamlandırmadığımız, kıyısından sezer gibi olduğumuz bu gerçekle yola çıkıyor; vardığımız şehirlerde koku arıyorduk. Koku: şehrin, rüzgârın, insanın…

İnsan demişken aklıma Âdem ve Havva geldi. Şöyle bir rivayet hatırlıyorum hayal meyal. Babamız, Mezapotamya civarında gezerken, anamızın kokusuna denk gelmiş; kokuyu takip ederek bulmuş onu. Yani koku meselesi köklü.

Şehirlerin kokusu varmış. Öyle diyorlar. Çiçeklerin, meyvelerin ve insanların olduğunu bilirdim de. Şehirleri yeni işittim. Sanki binlerce yıl öncesinden söylenmiş gibi. Seyyahların sultanlarından İbni Battuta söylemiş diye kalmış aklımda. Daha ipek yolu işlekken. Şehirler baharat kokuyor olmalıydı. Uzun yıllar. Sonra on dokuzunca yüzyıl. Ona gelince değişiyor birçok şey.  Fabrikalar çekiyor insanı, havayı, kokuyu. Sanayi devrimi ve hop, fabrika kokusu bastırıyor dört bir yanı.  Bir güzellik, belki birçok,  daha kaybolmuştur insanlığın tarihinden. Baharat kokulu ipek yollar eksilmiştir doğacak çocukların geleceğinden.  

Bazen o koca koca şehirleri gezerken, yüzlerce binlerce insanın bulunduğu meydanda ilerlerken. İnce bir rüzgâr nasıl dokunur içimizdeki sessizliğe. San Marco Meydanı’nda ruhumla hissettim bunu. Bu sessizlik üstelik çok derinlerde değildi. Yüzümde de görünmeye başlamıştı hem. Venedik, rüzgâr kokusuydu benim için. Sokakların arasında sular geziyordu. Adımlarken sokakları yine ince bir rüzgâr değiyordu ayak bileklerinize. Biraz da tarih kokuyordu şehir. Gün geçtikçe tarihe karışıyordu. Suya batıyordu şehir. Belki iki yüz yıl sonra Venedik’in yerinde sakin bir rüzgâr olacak.

Başka bir şehir aklıma geldi. Giza bölgesinde kervan yola koyulduğunda, çölde ağır aksak ilerlerken, sevgili binitimi tanımaya çalışırken,  rüzgârdan çok güneş cildimi yalıyordu. Güneşte insanın teni kavruluyor, bir süre sonra beyni kaynamaya başlıyordu. Her ne kadar Nil’in serinliği hafifletse de bu ateşi,  kolay kolay unutturamıyordu. Bu yüzden Giza, kavruk bir koku olarak duruyor hafızamda. Karpuz satıcılarının, meyve suyunu anında yapıp size veren satıcıların da yerli halkın da yüzünde aynı güzel, kavruk bir koku. Ne değişikti. 

Balkan incilerinden Üsküp,  Rıfai dergâhındaki, zikirden sonra içilen kahve kokusuyla yer etmiş zihnimde.  Balagay Tekkes’inin yeşiliyle ayıramaz oluyorum Balkan kelimesini. Oralar koksa koksa yeşil kokar diyorum. Renklerin de kokusu olmalı, sanki… Yeşil deyince çimen kokusunun akla gelivermesi tesadüfi değil. Pembe, gül kokusudur biraz da. Belki bir yaban gülü, nesrin, belki saray gülü.  Ama illa da gül. Kesin, gül.

İşte. Zaman zaman bir çağrışımın ardına düşüyor kalbimiz. Sonra pek emin oluyor, bırakıyor onu. Ben de döndüm sanki. Renklerin kokusundan. Ya da genellemenin pek de doğru olmadığını düşünecek yaşa geldim. Peki o zaman, baharda yeşilin kokusundan dönen başımı nereye koyayım! Ya da Igman Dağları’nın eteklerinde cennet misali duran Vrelo Bosna’da gezerken seni seviyorum Bosna diye bağıran başımı ne yapayım! Benle yeşil arasında bir ilgi olmalı değil mi! Şehirle yeşil arasında, şehirle koku arasında da bir bağ olmalı.

Birçok şehir varken, benim gördüklerim azıcık. On beş yirmi. Prag, mesela. Kar kokar. Viyana elma çayı. Budapeşte, kahve… Tecrübem az, bilgim az. Seyyah olmadığım için hayıflanıyorum bazen. Battuta’yı Çelebi’yi için için kıskanıyorum galiba. Kıskanmak mı, imrenmek mi? Kararsızım.

Kendimden yola çıkıyorum.  Renkler ve kokular hakkında aynı şeyleri düşündüğüm birilerini hayal ederek yola devam ediyorum.  Böyle şeyler. Şehirlerin kokusu. Rengi. Belki artık şehirlerin belirgin kokusu kalmamıştır. Yüzlerce yıl önceki kitaplarda kalmış bir tamlamadır, belki bir efsanedir bu. Ve ben buna inanmışken ve inanmışken şehirlerin kaderlerinin de sakince ve olması gerektiği gibi aktığına. Akış halinde olduğuna kentin ve insanın.

İnsan kokusunun bir metnin olmazsa olmazı olduğunu söyleyip meseleyi toparlayayım.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir