Yusuf Ünal

Sevgililer Günü’nün Dâne-i Hakikatine, Kitapçılığıma ve Rızkın Küsmesine Dair (Kanada Günlükleri/ 6)

Okuma süresi: 5 dakika

16 Şubat Cuma,

Çiçekçi bir arkadaşım var. 14 Şubat’ta işleri bayağı yoğunmuş. “Kimler kimlere çiçek alıyor?” dedim. En çok anne- babalara ve kardeşlere alınıyormuş. Şaşırdım. “Nasıl yani, sevgililere alınmıyor mu en çok?” dedim. “Ancak yüzde otuzdur eşine veya sevgilisine çiçek alan.” dedi. İnanasım gelmedi, o da ısrarcı olmadı, “Valla benim satış istatistiğim böyle, ister inan ister inanma.” dedi.

Sonra bu işin peşine düştüm, oturdum klavyenin başına. Sevgililer Günü kutlamalarının kökeni Roma Katolik Kilisesi’nin bir inanışına dayanıyormuş. Valentine adındaki bir din adamı için ilan edilen bir bayram günüymüş başlangıçta. Bu yüzden İngilizcede bu güne Valentine’s Day deniliyor. Valentine ise hoşa giden, sevilen kişi veya sevgili anlamına geliyor.

Katolik kaynaklarında inancı yüzünden öldürülmüş üç tane Aziz Valentine adı geçiyor. Üçünün de romantik aşk ve sevgiyle alâkası yok. Aziz Valentinelerden birinin onuruna ilk kutlama Papa Gelasius tarafından 14 Şubat 496 tarihinde ilan edilmiş. Valentine ile romantizm ilişkisi 14. yüzyılda ortaya çıkmış. Fransa ve İngiltere’de 14 Şubat kuşların çiftleşme günü olarak bilinmekteymiş. Bugünde sevgililer birbirlerine güzel sözler yazan notlar verir ve hoşlandıkları kişiye Valentine diye hitap ederlermiş.

Bunları öğrenmek hoşuma gitti. Gerçi bütünüyle habersiz sayılmazdım ama üzerine eğilip anlamaya çalışmamışım demek. 14 Şubat deyince tüketim endüstrisinin oyunu gelirdi aklıma, insanlardaki sevme duygusunun nasıl sömürüldüğü, paraya çevrildiği. Şimdi tarihi gerçekliklerin nelere dönüşebileceği de gelebilir.

Bu günün neredeyse dünya çapında kabul görüp kutlanmasının arkasındaki sebebi de görüyoruz bu meselede. Malum ya, yaşayabilmek için her düşüncenin bir hakikate dayanması gerekir, velev ki hakikat bir dane kadar olsun. Sevgileler Günü’nün dane-i hakikati de bir azize duyulan hürmet ve karşılıksız sevgiymiş.

18 Şubat Pazar,

İki gündür bir çeşit fuardaydım. ‘Multicultural bazaar’ diyorlar adına. Çeşitli milletlerden yüz kadar satıcı ürünlerini sattı. Yiyecek, giyecek, tablo, takı, hediyelik eşya, koku, el emeği göz nuru işler. Ben de bu tür pazarlarda İngilizce İslamî çocuk kitapları satıyorum. Kazancı pek tatmin etmiyor ama her milletten insanlarla, kitaba değer veren insanlarla tanışmak hoşuma gidiyor. Onca gündelik eşyanın arasında bıcır bıcır kitapları görmek de onların hoşuna gidiyor sanırım. İlk zamanlarda şaşırıyorlardı, sanırım benden önce bu çeşit bir işi yapan yokmuş. Gerçi tezgâhındaki ahşap tabloların veya Ramazan süslerinin yanına üç beş kitap koyup satan varmış ama bendeki kadar kitap çeşitliliği ve miktarı ilk defa iniyor bu pazarlara.

Aklımın bir köşesinde kitapçılığı tam zamanlı bir işe çevirme düşüncesi hep var ama işin içinden çıkmak pek kolay değil. O yüzden elimin ucuyla yapmaya devam ediyorum. Yapabilsem 110 bine yakın Müslüman nüfusun yaşadığı şehrimizde bir kitap-kafe açmak istiyorum ama yazık ki cesaretlenmek için gereken ilgiyi henüz görebilmiş değilim. Ottawa’da kitap kafe kültürü yaygın değil, koskoca şehirde sadece bir tane böyle mekân var, o da kafeden çok sahaf gibi. Hâlbuki burada iki hatta iki buçuk üniversite, iki kolej yani bir çeşit meslek yüksekokulu var. Kanada’nın başkentindeyiz ama durum bu.  

Ottawa’da sekiz on bin kadar da Türk nüfusu var. Onların ne yiyip ne içtiklerini tahmin edebiliyorum. Son üç senede şehrimizde üst üste Türk marketleri ve kebapçıları açılıyor. Gelgelelim kitap ihtiyaç listelerine pek girmiyor. Olsun; ben sevdiğim, bildiğim ve inandığım şeyi yapmaya devam edeceğim. O bir çeşit tutamağım benim, tutmacım. Herkes böyle bir tutamağa ihtiyaç duyar yaşamını güzelleştirmek için, benimki bu.

Geceze’deki son yazısında söylediğine göre Meryem Bulut bir leylak fidanına tutunmuş misal. “Bahçeye ektiğim leylak ağacının kokusu ve rengi arasına sıkıştırdım içimdeki acıyı.” diyor, “Onu, o dinmeyen acıyı, kurutuyorum orada. Bir yandan da ağacım kurumasın istiyorum. Sararan yapraklarını koparıyorum. Bazı dallarını kesiyorum bahçıvan makasıyla. Sanıyorum ki o küçük ağaç güzelleşirse ben de güzelleşeceğim. Gülümseyeceğim bahara. Daha güzel olacak. Çok şey.  Işıl ışıl…”

İrfan Arslan Meryem Bulut’un bekleyişini bir direniş olarak yorumluyor: “Bence bir leylak çubuğu dikip yeşermesini beklemek de küçük bir direniştir. Diren leylak çubuğu.” Şaire kulak vereceğim ben de; dayanacağım kitap ile, iş ile. Tırnak ile, diş ile/ Umut ile, sevda ile, düş ile.

Uff, biraz coşkuya kapıldım sanki, yazının şehveti. Gerçekte kitapçılığa bu kadar anlam yüklediğimi sanmıyorum. Evet, o bir tutamak olabilir benim için ama tek tutamağım değil. Onun gibi bir düzine çıkar saymaya kalksam. Ama yazması güzel işte, okuması da güzeldir belki kim bilir…

20 Şubat Salı,

İşimi sevmiyorum. Sadece işimi de değil, çalışmayı sevmiyorum. Sürekli şikâyet halindeyim. Yaptığım işleri kendime layık görmediğimi düşündüğüm için böyle hissettiğimi sanabilirsiniz, ama öyle değil. Aldığım ücretin yaptığım işi karşılamadığı düşüncesi zoruma gidiyor evvela. İşin bütün zamanımı ele geçirmesi, kendinden başka hiçbir meşguliyete izin vermemesi. Haksızlığa uğradığımda hakkımı savunamayışım… Ya değilse ne araba kullanmaktan ne yemek dağıtmaktan ne de fayans döşemekten gocunuyorum. Yeteri kadar kazanabilsem ve makul sürelerde çalışarak geçinebilsem bunlardan keyif bile alırım.

Dün yine bir memnuniyetsizlik halindeydim. Arkadaşım, “Böyle yapma hocam” dedi, “rızkın küser sonra!” Bu da ne demekti, rızık küser miydi insana? Rızkın azalmasına sebep olan şeyler duymuştum ama küsmek başka bir şey. Arkadaşım babasından öğrenmiş; işini sevmezsen, sürekli ondan şikâyet edersen o da sana küsermiş.

Kafamda ölçtüm-biçtim, bir yere oturtmaya çalıştım. Bir hakikat payı olduğu kuşkusuz. İşini sevmezsen ona kendini veremez, gerektiği gibi yapamazsın bir kere. Gayr-ı memnun halet-i ruhuyenin yaydığı negatif enerji işin verimine de kalitesine de yansır. Gözün hep dışarıda, başka işlerde olur, odaklanamazsın…

Bunlara eyvallah. Ama bunlar olacak diye işin noksan yanlarını, emeğimizin sömürülmesini görmeyelim, görüp dile getirmeyelim mi? Bana kalırsa görmeli ve dile getirmeliyiz. Ancak enerjimizi tüketmeden, çalışma şevkimizi baltalamadan ifade etmenin yollarını bulmalıyız. Gerisi yorgunluk, ötesi umutsuzluk fabrikası…

Nitekim benimle aynı işleri yaptığı, aynı duygulara sahip olduğu halde işine ‘profesyonel’ yaklaşanlar var. İşi iş olarak görüyor ve duygusal alanlarına almıyorlar. Dünyayı kurtaramayacaklarının bilinciyle şartları değerlendirip kendileri için en kazançlı şey neyse onu yapıyorlar. Ben fazla duygusalım galiba. Biraz sekülerleşmem gerek. İş işlerimi iç dünyama almamayı öğrenmeliyim, işe iş olarak bakmayı bellemeli. Bunun böyle yazıldığı gibi kolay olmadığının da farkındayım. Sanırım bu benim büyük çaresizliğim olacak, ölene kadar sürüp gidecek bu kavgam. Rızkımı küstürmesem bari…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Captcha *Time limit exceeded. Please complete the captcha once again.