Sofraların En Yakışıklı Salatası

Okuma süresi: 5 dakika

Efendim dünyanın bin bir türlü hâli var derlerdi, doğruymuş. Sormayın, onlardan biri daha geldi yazarınızın başına, evden kovuldu! Lafı eğip bükmeye gerek yok, hem siz yabancı değilsiniz; düpedüz kovuldum işte.

Nedenini boş verin, yedik bi nane işte. Amma beni bırakın da siz kendi hâlinize yanın. Selim Güleç bile kapı dışarı ediliyorsa sizlerin başına neler neler gelir insan düşünemiyor. Her neyse, olan oldu. Nasıl edeyim, nereye başımı sokayım derken vaziyetimi duyan bir grup hayranım bana evlerini açtı. Üç bekâr âdem kendi yağlarında kavrulup giderlermiş gurbet elde. Bana da bir yatak gösterdiler,  şurası eğri burası yamuk demeden postu serdim.  

Evde yemekler nöbet usulü yapılıyormuş. “Benim günüm ne zaman?” diyecek oldum, “Estağfirullah üstadım, size de mi nöbet yazacağız!” dediler. Dediler demesine sağ olsunlar lâkin bilirsiniz ben kimseye yük olmayı sevmem, kendimi taşıtmam. Üsteledim, onlar da çok direnmediler doğrusu. Bir de değil ikişer günmüş nöbetçilik. Makarna, nohut, mercimek yemekten benizleri solmuş garibanların. Ben nöbet alınca ağızlarının suyu akmaya başladı. O nefis yemek yazılarını yazan lezzet ustası kim bilir ne yemekler kotaracaktı…

Heyhat! Onlardaki beklentiyi görünce yazılarımı hiç de okumadıklarını şıp diye anlayıverdim. Okusalardı Selim Güleç’in ustalığının yemek yapmakta değil, onu yemekte ve illaki yazmakta olduğunu da bilirlerdi. Bunu idrak etmem gönlüme bir miktar pus düşürse de gurbetliklerine verip mesele etmedim. Beklentilerini tam karşılamam mümkün olmasa da nöbet günlerimde kimse aç kalmadı şükür. Bu konuda bir iki mutfak hilesine başvurduğumdan onların haberi yok ama sizden saklayacak değilim. Milletin iyice acıkmasını bekleyip sofrayı hep geç kurdum. Acıkana kuru ekmekle soğanın bile yağ ile bal gibi geleceği sözüne uydum. Bir de tencerenin altını kapatır kapatmaz servise başladım. Kor gibi yemekleri ağızlarına atan zavallıların lezzet peşine düşmeyeceklerini biliyordum. Başlarda böyle idi ama gitgide ortalamayı tutturdum. En azından ev arkadaşlarımın arasında sırıtmaz oldum. Benden bir sanat eseri çıkmayacağını kabullendiler.

Eh, Selim Güleç’in itibarını kurtardığımıza göre mutfak kültürümüzü biraz daha genişletmekten zarar gelmezdi. Ahmet’i gözüme kestirdim. Bu mübarek Egeli, kendine has bir damak tadı var. Her şeyi yiyemez ama kibarlığından yiyemediğini de söyleyemez. Önüne konulanı zorsunarak olsa da yer. Yemek yaparken vazgeçemediği alışkanlıkları var. Domatesler illa soyulacak, icap ediyorsa rendelenecektir söz gelimi. Soğanı, patatesi, biberi ille de küçümen küçümen doğrayacaktır. Baharatlarla arası pek yok. Zeytinyağından başkasına asla tenezzül etmez. Salatalık malzemeyi neredeyse zeytinyağıyla yıkayacak. Yemeklik sebzeler yağda kulaç atmadıkça tatmin olmuyor. Pilava gelince iş değişiyor tabi. Bulgura ve pirince tereyağından başkası girmediği gibi et ya da tavuk suyu olmazsa olmaz. Ne yapıp edip Selim Güleç’in bile her zaman bulamadığı bu lezzet bombalarını pilava ekliyor adam.

Mutfaktan anladığını sanıyor bu kardeş, kendine güveni yüksek. Yine de benden geçer not almak için gözümün içine bakıyor. Benimse ona iltifat ettiğim yok. Kendisini daha geliştirmesi gerek, çıtayı düşüremem. Ama bu durum adamcağızın hakkını yememi gerektirmez. Malumunuz a; yazarınız hakkaniyetlidir, yiğidi öldürür lâkin hakkını yemez de yedirmez de.

İşte Ahmet’in de iyi hatta çok iyi yaptığı bir şey var, brokoli salatası. Daha önce sebzelerin bu en yakışıklısının çorbasını içmiştim, salatasına çatal uzattığım da olmuştu ama yine de kendisini pek kabul ettirememişti bu fakire. Gelgelelim bu mübarek, Ahmet’in hazırladığı her sofranın demirbaşı. İster patates yahnisi yapsın, ister makarna pişirsin, isterse yeşil mercimek; kayık tabakta mutlaka brokoli salatası.

Yalan yok, başlarda masa boş kalmasın diye koyduğunu düşünüyordum. Dalı budağından ayrılsa da bence hâlâ bonsai dallarından pek farkı olmayan haşlanmış brokoliler, tabağın ortasına devrilmiş melül melül bana bakarlardı. Bir baktım ki başlarda Ahmet’e ayıp olmasın diye kıyısından köşesinden bir iki lokma t brokoliye alışıvermişim.

Öyle hafif, hazmı kolay, öyle leziz ki sormayın. Artık her sofrada gözüm onu arar olmuştu. Demek ki brokoli dosyasını açmanın zamanı gelmişti. Önce geçmişini sonra pişirmesini öğrenecektim.

Bunun için önce ev arkadaşımı biraz kurcalamam gerekiyordu. Ana yemeği yapıp sıra brokoliyi haşlamaya geldiğinde yanına sokuldum. Brokoli paketini önüne iteleyerek, “Nedir birader senin şu minyatür ağaçta bulduğun?” dedim. Sevgilisinden söz açmaya fırsat bulmuş bir âşık gibi sevindi Ahmet. “Bu bizim sofraların vazgeçilmezidir Selim Abi.” dedi gözleri ışıldayarak. “Yazın da kışın da soframızdan eksik olmaz. Brokolisiz marketten döndüğümü hatırlamam ben. Evde olsa bile çarşıda pazarda gördüm mü yenisini alırım. Dolabın sebzeliğinde bir çiçek buketi gibi yahut bir minyatür orman gibi yeşil yeşil uzanışını görünce mutlu olurum. Dolap tam takır kuru bakır olsa bile brokoli varsa her şeyim varmış gibi bir doygunluk duyarım.”

“Amma yaptın ha” dedim, “Biz yavuklumuzdan bile böyle söz etmeyiz birader!” “Nasıl etmezsin abi” dedi taze brokoliyi eline alarak. “Baksana şuna, Rabbim nasıl yaratmış. Sapı, yaprağı, çiçeği, her şeyi yenir mübareğin. Hem çiği hem pişmişi üstelik. Öyle gururu- kibri yoktur. Her yemeğin içine girer, her şeyi alabilir yanına. En iyi limon, sarımsak ve zeytinyağıyla anlaşsa da karnabaharla, havuçla, patates hatta kabakla yan yana gelmekten gocunmaz. Hem sonra bilir misin abi, hemşeriyiz biz, o da Akdenizli.” Bıraksam yemekler soğuyacaktı, kaptırdı gidiyor. “Hadi hadi acıktık” dedim, “yap şunu da yiyelim.”

Ahmet tencereye su koyarken ben de araya şu malumatları sıkıştırıvereyim ki okurlarım mahrum kalmasın. Bu bizim brokoli İtalya yarımadasından yayılmış yeryüzüne. Dünya çapında tanınmaya başlanması yirminci yüzyılın başlarında İtalyan göçmenlerin Amerika’ya götürmesi, orada yetiştirmesi ve pazarlamasıyla olmuş. Brokoli, İtalyancada “lahananın çiçekli püskülü” anlamına geliyormuş. Günümüzde en çok Çin, Hindistan ve Amerika’da yetiştiriliyor. İtalya zamanla gerilere düşmüş.

Ohoo, ben sizlerle sohbete dalmışken Ahmet neler yapmış neler. Brokolileri fazla ufalamadan sap sap ayırmış. Bir kabın içine doldurup sirkeli suyla bir güzel yıkamış.  Tenceredeki su kaynamaya başlayınca brokolileri içine atmış. Beş dakika geçmiş geçmemiş ocağı söndürmüş. Tabii, mutfağı ağır bir sülfür kokusu bastı. Eh, gülü seven dikenine katlanır. Aslında kokusundan arındırmak için pek çok yöntem varmış, Ahmet de suya bi çimdik tuz atmış, birkaç damla limon damlatmış amma velâkin ne yapsan tam olarak yok edemezmişsin. En güzeli alışmakmış. Bu arada ben de sosunu hazırlayayım dedimse de Ahmet elimi sürdürmedi. Neyse ki brokolileri kayık tabağa almama izin verdi. Kendisi de bir limonun suyunu iyice sıktı, birkaç diş sarımsağı rendeledi ve bir kâseye bolca zeytinyağı koydu. Sonra bu muhteşem üçlüyü karıştırıp haşlanmış brokolilerin üstünde gezdirdi. Onlar bir kuşun yuvasına dönmesi, bir derenin deryaya kavuşması gibi katılıp karıştılar.

Her zamanki gibi nefisti, silip süpürdük üzerimize afiyet. Sofranın sohbet mevzuu yine brokoliydi. Ahmet bu sefer şifa yönünü nazara vermeye başladı. Ölümden başka her derde deva imiş mübarek! Sapları ve gövdesi kemikler için yararlıymış. Bağırsak sağlığına ve sindirim kolaylığına iyi gelirmiş. Düzenli yenildiğinde insülin direncini ciddi oranda düşürmeye katkısı olduğu için şeker hastalarına tavsiye edilirmiş. Ee, ben de şekerli olduğuma göre brokoliyi sevmek için bir sebep daha çıktı. Artık ben onun peşini bırakır mıyım! Üstelik sadece salatası değil, çorbası ve fırınlanması da efsanedir. Selim Güleç bilmez olur mu. Herkes eteğindekileri döksün de sofra zenginleşsin diye bilmeze yatar o başka.

Bakın mesela benim mutfak bilgim brokolileri suda haşlamaktansa buharda haşlamanın daha doğru olacağını söylüyordu. O zaman sebze vitaminini kaybetmez, kendisini salıp pelteleşmezdi. Brokoli tam haşlanmaz, biraz diri kalması tercih edilir. Kafaya koydum, Ahmetlerdeki zorunlu misafirliğim bitmeden brokoli salatasının kralını öğrenecek eve öyle dönecektim. Bir çeşit eve dönüş armağanına çevirecektim salatayı, hatunun gönlünü alacaktım.

Nöbet gönüm geldiğinde evvela brokolileri kibar kibar dallarından ayırdım. Genişçe bir kaba koyup sirkeli suda beklettim. Bu şunun için önemli, o minik ormanın içinde haşerat nev’inden bazı davetsiz misafirler barınabiliyor. Sirkeli su onların icabına bakıyor icabında. Efendime söyleyeyim, tencerenin dibine beş parmak kadar su doldurdum. Su buharlaşmaya başlayınca brokolileri de haşlama süzgecine koyup tencerenin üzerine yerleştirdim. Sosunu hazırlamak çocuk oyuncağıydı; limonu sık, sarımsağı rendele, zeytinyağında karıştır. Yedi- sekiz dakika sonra kayık sofraya açılmaya hazırdı. Herkes parmaklarını yedi. Ahmet, “Artık benim brokoli yapmam yakışık almaz. Bu iş Selim Abinin.” dedi.

Yalan yok, bunun acemi şansı olduğundan şüpheleniyordum ama sonra yine yaptım yine tuttu, bi daha yaptım yine. Cezamı çekip eve kabul edildiğimde elimde bir kasa brokoliyle çaldım kapıyı. Çiçek değil, orman getirdim eve, minik bir orman. Hatun almasın da ne yapsın behey, hangi hanım düşmez buna.

Şşşt, gülmeyin bee; attan düşmedik yiğit olmaz…

2 thoughts on “Sofraların En Yakışıklı Salatası

  • Şubat 1, 2024 tarihinde, saat 04:50
    Permalink

    Bazı tatlar kendi zamanını bekler. En leziz brokoli yemeğini kestane kampında yemek nasip olmuştu. ( Enginarı mesela, şifa için yerdim; fakat markette ızgaralanmış enginar görünce denedim. Gerçekten lezzetli olduğunu öğrenmiş oldum.)

    Yanıtla
  • Şubat 3, 2024 tarihinde, saat 22:49
    Permalink

    tesekkurler selim bey elinize saglik.

    Yanıtla

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir